Ana Sayfa Blog

DERSİMLİ LUDDİSTLER VE YAPAY ZEKA

Yapay Zekâ ChatCBT’nin 30 Kasım 2022 de piyasaya sürülmesiyle hayatımıza girdi. Daha piyasaya çıkmadan önce de hakkında çokça yazı ve makale okuyarak izliyordum. İki ay sonra ChatCBT’yi kullanmaya başladım. Şu anda ikisi lisanslı olmak üzere bilgisayarımda altı tane YZ var ve hepsini yaptığım çalışmanın özelliğine göre kullanıyorum. Cep Telefonumdaki üç YZ  da ayrı. Ayrıca aldığım ve okuduğum yapay zekâ kitaplarının sayısı elliyi aştı. Anlayacağınız 2023-2024 te tamamen YZ’ya yoğunlaştım.

YZ’nın piyasaya çıkışından altı ay sonra Munzur Üniversitesinin düzenlediği Uluslararası KAYFOR’da bilim adamlarımıza şu soruyu sordum. Dedim ki; sizin bu yapay zekânız bizi köleci topluma geri götürecek, ben Dersimli bir çobanım ve buna razıyım ama köle olmak istemiyorum. YZ’nın beni, bizi köleleştirmemesi için ne yapmalıyız? Sizler bilim insanı olduğunuz için buna çözüm bulun.

Baktım bizim bilim adamlarının çoğu benden de cahil, kendi derdime kendim çözüm aramaya koyuldum. YZ’dan kaçmanın mümkün olmadığı kesin kanaatine erken vardım. Hem yok edici hem de var edici bu yeniliğin, yararlarından yaralanmayı, zararlarından da korunmayı ilke edindim. Bunu onlarca sosyal medya paylaşımlarım ve makalelerimde de işledim. Yine Munzur Ü. mizin düzenlediği uluslararası KAYSEM SEMPOZYUMU’nun 23 Ekim 2025 teki sunumumda ağırlığı Yapay Zekaya ayırdım.

Bana bu konuda “hoca bu YZ konusunu takıntı yapmış” diyen dostlarım var. Evet doğrudur. Ama kendim için değil, Dersimliler için takıntı yaptım. Bir an evvel Dersimlilerin özellikle de gençlerimizin YZ’yı en iyi ve en doğru şekilde kullanmalarını istiyorum.

Yoksa Luddistler kervanına katılırlar. Açıklayayım.  Luddistler ve Ludizm Nedir?

 Luddistler (Luddites)

, Bildiğiniz üzere sanayi devrimi buharlı makinanın icadıyla 19. yüzyılın başlarında İngiltere’de başladı. Hareket özellikle 1811–1816 yılları arasında Birleşik Krallık’ta yoğunlaşmıştır. Adlarını, efsanevi bir figür olan işçi Ned Ludd’dan alırlar.

Neden Ortaya Çıktılar?

Sanayi Devrimi sırasında:

  • Dokuma ve tekstil makineleri yaygınlaştı.
  • Usta zanaatkârlar işlerini kaybetmeye başladı.
  • Ücretler düştü.
  • Çalışma koşulları ağırlaştı.

İşçi Ned Ludd, arkadaşlarının işini ellerinden alan dokuma makinesine ilk balyozu indiren kişi olduğu için  bu direnişin sembolü olmuştur. O günden sonra bilim ve teknolojiye karşı direnenlere Luddistler denildi. Harekat da literature Ludizm olarak geçti. Ludizm, teknolojik gelişmelere ve makineleşmeye karşı duyulan tepkiyi ifade eden düşünce akımıdır.

Ey! Dersimliler; dünyada var olan yüz milyon canlı türünün doksan milyonu yok olup gitti. Geriye yalnız on milyon canlı türü kalmış durumda. 18. YY da dünyanın en büyük imparatorluğu olan Osmanlı bilek-kılıç gücüyle topraklarını büyütmeye çalışıyorlardı. Aynı dönemde aklını büyütmekle uğraşan İngilizler buharlı makinayı icat etti. Sanayi devrimnini başlatan İngilizler küçücük bi rada ülkesi iken, üzerinde güneş dünyanın batmayan en büyük imparatorluğuna dönüştü. İşte bu ingiliz “fendi” matbaaya, bilgiye ve bilime sırtını dönen Osmanlıyı yenerek dünyadan sildi.

Daha sonra, 500 yıl önce ingiliz çocoğu olarak doğan ABD bilişim ve teknoloji devrimiyle dünyanın ağası ve patronu oldu. Günümüzde yapay zeka devrimiyle hala bu dünya liderliğini sürdürüyor.

Ey! Dersimliler; kişibaşına düşen 85.000 dolar gelirleriyle dünyanın en zengin ülkeleri olan lüxsenburg ve Singapur ülkelerinin topraklarının toplamı Dersim’in iki ilçesi kadar. Akıl, Erdem, bilgi, teknoloji üretilirse Dersim’in de dünyanın en zengin memleketlerinden biri olması sağlanabilir.

Türlenin Kökeni’nin babası  Charles Darwin diyorki; “güçlü olanlar değil, çağa ve çevreye uyum sağlayanlar hatatta kalır.”  Bu yeni çağın adı yapay zeka çağıdır. Ya uyum sağlayacaksınız ya da yok olup gideceksiniz. Dün okuma-yazma bilmeyenler neyi ifade ediyorlarsa, yarın da YZ okur-yazarlığı olmayanlar aynı şeyi ifade edecektir.

YZ’nın fırsatlarından yararlananmaya, tehdit ve tehlikelerinden korunmaya hazırlanın.

Doğu Dersim’in en yiğit savaşçıları olan Hayradanların ve Demenanların, batı Dersim’in yürekli savaşçıları Koçuşaklıların ellerine mavzerlerini vererek sınırlarınıza bekçi dikseniz de engelleyemezsiniz. YZ Dersim’e, evinize ve size girecek.

Bu nedenle bu Dersim Çobanı’nı dinlemeyeceğinizi biliyorum ama bari siz büyük bilge Charles Darwin’i dinleyin.  Luddist olmayın. Uyum sağlayın.

Yapay Zekanın yararlarından yararlanmayı, zararlarından korunmayı bir an evvel yaşam ilkeniz haline getirmenizde yarar var.

DERSİM ÇOBANI

KİTAPLARIN İYİLEŞTİRME GÜCÜ

 

KİTABIN ADI                 : KİTAPLARIN İYİLEŞTİRME GÜCÜ

YAZARI                          : Hwang Bo-Reum

ÇEVİRMENİ                   : Müge Kübra Oğuz

TÜRÜ                              : Kitap okuma

YAYINEVİ                       : AthikaDestek Yayınları

SAYFA SAYISI               : 190

YAYIMLANMA TARİHİ: Kasım-2025

BASKI SAYISI                : 1. baskı

BAŞLADIĞIM TARİH    : 18 Şubat 2026                                                       

BİTİRDİĞİM TARİH      : 20 Şubat 2026

KİTABIN KONUSU       : Kitap okuma çeşitleri ve yararları

Yaşamımın uzun yılları boyunca Rus ve Batı edebiyatı okumakla geçti. Son on yıldır Çin, Japon, Güney Kore, İran vd Doğu Asya edebiyatıyla yönümü doğu edebiyatına çevirdim. Ne kadar geç kaldığıma üzülüyorum ve telafi etmeye çalışıyorum.

KISACA YAZAR HK.      : Güney Kore’li bibliyofil bir hanım. Kitap okumayı yaşamının merkezine koymuş bir hanımefendi. Oldukça güzel ve yararlı kitap.

KİTAPTAN ALINTILARIM VE ALTINI ÇİZDİĞİM CÜMLELER: 

  • “Yorgun bir akşamda, kendini eksik hissetiğin bir sabahta, bir kitap sayfasında karşına çıkan tek bir cümle seni ayağa kaldırabilir.” Arka kapaktan.
  • “Kalbini dillendirmek, kendine yeniden yaklaşmak isteyen herkes için bir davet. Arka kapaktan.”
  • “Hayatımda karşıma çıkan tüm sorunların ve sorunların cevaplarını kitaplarda aradım.” S.9
  • “Kitapları bilgi edinmek, bilgelik kazanmak ve duygularımıza dokunmak için okuruz.” S.31
  • “Okumanın özünde en önemli şey hatırlamak değil, değişmektir. Bir kitabı okumadan önceki halim ile okuduktan sonraki halim arasında küçücük bir fark bile varsa hatta o kitabı sonradan hatırlamasam bile bu yeterlidir.” S.33
  • “Bu romanı okuduktan sonra nasıl hala roman yazmayı düşünebilmişler ki? Bu kitap insana nasıl yaşaması gerektiğini zaten tamamen anlatıyor.” S.43
  • “Sadece klasikler okunursa, geçmişin zaman ve mekanına hapsolup, şu anda bulunduğumuz yerde yönümüzü kaybedebiliriz. Buna karşılık, yalnızca çağdaş kitaplarla yetinirsek, hayatın özünden uzaklaşıp yüzeysel bir Pratik içinde oradan oraya savrulabiliriz. İşte bu yüzden klasiklerle çağdaş eserler dengeli okunmalıdır.” S.45
  • “Elbette, yarısına kadar okuyup tamamen bıraktığım kitaplar da oldu. Devamını artık merak etmiyorsam fazla düşünmeden kitabı bırakırım. Yarım bıraktığım kitaba karşı pişmaklık hissetmem. Çünkü insanlar arasında olduğu gibi, kitaplar arasında da bir bağ olduğuna inanıyorum. Uyum sağlayamadığınız biriyle zoraki bir ilişkiyi sürdürmektense yeni bağlar kurmak nasıl daha iyiyse, kitaplar içünde aynısı geçerlidir.” S.66
  • “Ama yarım bırakmamak için inatla kitabı sonuna kadar okuyan insanlar da az değil. Okudukları kitabı mutlaka bitirmeleri gerektiğini düşündüklerinden, başka bir kitaba başlamaya cesaret edemiyorlar. Ellerindeki kitabı okumaya devam ediyorlar ama zorlandıkları için de sık sık ellerine alamıyorlar. Böylece yavaş yavaş kitaplardan uzaklaşan çok kişi vardır.” S.66
  • “Sen kitap okumaktan ne bekliyorsun? Sorusuna cevabım şudur: Kitap okuyarak daha sağlam bir insan olmaya çalışıyorum. Daha az sarsılan, daha olgun biri olmayı.. Ne kibirli ne de saf olmayı. Duygularıma karşı dürüst olmayı ama onların esiri olmamayı. Daha geniş çerçevede bilbelik kazanmayı… Dünyayı anlamayı ve insanları tanımayı istiyorum.” S.69-70
  • “Okumak, yalnızca başkalarının düşüncelerini yünelemekten ibaret değildir. Asıl değeri, bize düşünmeye değer ufuklar açmasında yatar.” S.82
  • “Biz kitapları hızlı okumak için değil, daha derinden hissetmek için okuruz. Mesleği gereği kitap okumak zorunda olanlar dışında, hızlı kitap okumak için başka neden yoktur.” S.94 Ben bu cümleyi okuduktan sonra hızlı okumaktan ve kursundan vaz geçtim. (Dersim Çobanı)
  • “Kitabı kapattığımda, sanki kendimi anlama eşiğim bir santim yükselmiş gibi hissederim. Bu duygu, aceleci bir okumanın asla veremeyeceği türdendir.” “ ne kadar hızlı okumak istesen de bir türlü hızlanmana izin vermeyen kitaplar da vardır.” S.94
  • “Yazarlar, mevcut kitaplarını yazarken geçmişte yayımlanmış sayısız kitaptan beslenirler. Tek başına yazıyor gibi görünseler de aslında yalnız değildirler. Zamanı ve mekanı aşarak el ele yazan yazarlardır.” S.105
  • “Kitap okumak için en uygun zaman her zamandır.” Holbrook Jacksonö s.131
  • “Kitaplar hayatın haritasıdır.” Lee Yun-gi s.133
  • “Duygusal biri gibi konuşmak istemem ama eğer artık okuyamaz ya da yazamazsam, hayat benim için bitmiş demektir.” S.137 (Benim için de MY)
  • “Okuma listeniz, başlı başına sizin otobiyografiniz ve ruhunuzun tarihçesidir.” Kim Kyung-uk. S.139
  • “Bir saatlik okumanın dindiremeyeceği bir keder bilmiyorum.” Montesquieu. S.143
  • “Dünyada günde yaklaşık üç kitap okuyan herkes iyi bir okuyucu olarak Kabul ediliyor ancak gerçekte üç veya dört kez okuyacağı tek bir kitaba sahip kişi gerçek kişidir.” S.160
  • “Bizi ısıran ve zehirleyen kitapları okumalıyız. Okuduğumuz kitap kafamıza balyoz indirilmiş gibi bir his uyandırmıyor ise neden okuma zahmetine girelim ki?” s.163
  • “Bütün duygularını kapatıp sadece görmek istediğini gören birinin mutlu olmamasını dilerim.” S.185
  • “Suyun olmadığı bir dünyayı hayal edemeyen insanlar vardır. Ben de kitapların olmadığı bir dünyayı hayal edemem.” S.189
  • “Kitapların olmadığı bir dünyayı hayal edebilirim ama okumanın olmadığı bir dünyayı asla…” s.190

DERSİM ÇOBANI

 

 

 

 

 

 

 

 

Dersim Çobanı Nedir ve Kimdir?

                                             

                                    (Bir Tanımdan Çok, Bir Duruş)

Dersim Çobanı; makam, meslek ya da otorite değildir.
Bu ad, Dersim’in kadim irfanından süzülen bir hâli anlatır:
Yol gösteren ama yönetmeyen, öğreten ama buyurmayan, eşlik eden ama sahiplenmeyen bir duruş…

Çoban Ama Sürüsüz
Dersim’de insan sürü değildir; candır.
Can; iradeli, sorgulayan, kendi rızasıyla yürüyen varlıktır.
Bu yüzden Dersim Çobanı’nın çobanlığı gütmek değil, yoldaşlık etmektir.
Yanında yürür; önüne geçmez.

                          Ruhânî Çoban ile Normal Çoban Arasındaki Ayrım

Bu ayrım, metnin özünü anlamak için kritiktir:

Normal çoban, sürüyü güder.
• Sürüye yön verir,
• Onları bir arada tutar,
• Kayıp vermemek için gözetler,
• Bir otoritenin temsilcisidir.
Bu modelde çoban merkezde, sürü ise edilgendir.

Ruhânî çoban ise bambaşka bir yoldadır.
• Gütmez; uyandırır.
• Buyurmaz; hatırlatır.
• Yol göstermez; yolun görünmesine vesile olur.
• Kendisini merkeze koymaz; insanın kendi merkezine dönmesine yardım eder.
Ruhânî çoban, sürü yaratmak için değil, ruhun kaybolmaması için yürür.

Modern felsefede ruhani çoban kavramını en güzel Michel Foucault  açıklar.

Foucault, “çoban iktidarı” kavramını şu şekilde tartışır.

🧩 İki tür çoban vardır:

❌ Sahte çoban

  • Kontrol eder
  • Bağımlı kılar
  • Korkuyla güder
  • Sürüyü kendine bağlar

✅ Hakiki ruhani çoban

  • Özgürleştirir
  • Kendi kendini gütmeyi öğretir
  • Sonunda kendini gereksiz kılar

📌 Hakiki çobanın hedefi:

“Bana ihtiyacın kalmasın”dır. Ruhani çoban, seni peşinden sürükleyen değil, kendi yolunu bulabileceğini sana hatırlatandır.

Dersim Çobanı, işte bu ikinci hâlin; ruhânî çobanlığın yerli, kadim, Dersimli karşılığıdır.

Ruhani Çoban, Yol Rehberi ve Dersim Hakikati

1️⃣ Sahte mürşit – Hakiki mürşit ayrımı

(Dersim geleneği bu ayrımı çok erken yapmıştır)

❌ Sahte mürşit kimdir?

  • Kendini merkez yapar
  • “Bensiz olmaz” duygusu üretir
  • Korku, günah, ceza dili kullanır
  • Biat ister
  • Sorgulamayı yasaklar

📌 Sahte mürşit sürü ister.

✅ Hakiki mürşit kimdir?

  • Kendini değil yolu işaret eder
  • “Beni aş” der
  • Sorgulamayı teşvik eder
  • Rızalıkla yürür
  • Bir gün geri çekilir

📌 Hakiki mürşit özgür can ister.

🗝️ Dersim’de bu yüzden denir ki:

“Pir kapıdan içeri girmez; talip hazırsa yol açılır.”

2️⃣ “Çoban–sürü” mecazı neden tehlikelidir?

Bu mecaz iki farklı biçimde kullanılır:

⚠️ İktidar diliyle:

  • Sürü = aklı olmayan kitle
  • Çoban = mutlak otorite
  • Amaç = itaat

Bu dil:

  • Devlet
  • Dogmatik din
  • Tarikat tarafından sıkça kullanılmıştır.
  • 🌱 Dersim yorumu:

Dersim irfanında sürü mecazı reddedilir.

Çünkü:

  • İnsan “koyun” değildir
  • Can, irade sahibidir
  • Yol zorla yürünmez

Bu yüzden Dersim’de:

  • “ümmet” yerine “canlar”
  • “kul” yerine “insan” denir.

📌 Dersim öğretisi şunu söyler:

“Koyun güdülür, cana yol gösterilir.”

3️⃣ Alevîlikte neden “kul” değil “can” denir?

Bu çok kritik bir ayrımdır.

“Kul” kavramı:

  • Hiyerarşik
  • Boyun eğen
  • Üst–alt ilişkisi kurar

“Can” kavramı:

  • Eşit
  • Özgür
  • Birlik içinde çoğulluk

📖 Dersim geleneğinde:

“Can cana candır, can Tanrı’ya kul değildir.”

Yani:

  • Tanrı korkulacak bir efendi değil
  • Hakikat, içte bulunan özdür

Bu yüzden Dersim’de:

  • Tanrı = Hak
  • Hak = İnsan
  • İnsan = Doğa

Rızalıkla Akan Rehberlik
Dersim Çobanı’nın tek ilkesi rızalıktır.
Rıza yoksa söz de yoktur; dayatma hiç yoktur.
Yol ancak talip hazır olduğunda açılır.
Bu yüzden Dersim Çobanı çağırmaz; bekler.
Buyurmaz; tanıklık eder.

İnsandan Büyük Bir Öğreti
Dersim’de rehberlik yalnız insana ait değildir.
Dağlar susarak öğretir, sular akarak konuşur, meşe hafızadır, ateş sırrı taşır.
Munzur bir öğretmendir; dağ sabrın dilini bilir.
Dersim Çobanı, bu kadim dili duymayı bilen kişidir.

Sahte Otoriteye Bir Karşı Duruş
Dersim Çobanı; korku yayan, biat isteyen, bağımlılık üreten tüm sahte mürşitlik biçimlerine karşı durur.
Çünkü hakiki ruhânî çobanlığın amacı insanı kendine bağlamak değil; insanın kendine dönmesine yardımcı olmaktır.

Bugün Dersim Çobanı Ne Söyler?

Bugünün dünyasında Dersim Çobanı demek:

  • İtaate karşı vicdanı,
    • Tüketime karşı sadeliği,
    • Tahakküme karşı rızalığı,
    • Doğa talanına karşı yaşamı savunmak demektir.

Ruhânî Çobanlığa Açılan Kapı

Dersim Çobanı, kadim metinlerdeki ruhânî çoban kavramının bu topraklardaki sesidir.
O, insanın önünden çekip götüren değil, ardına düşüp iten de değildir.
Karanlıkta bir ateş yakar; gören gelir, görmeyen başka bir yolu seçer.

Bu yüzden Dersim Çobanı:
• Kurtarıcı değildir,
• Sahip değildir,
• Hükmeden hiç değildir.

  • Çoban arkadan itmez
  • Önden yürür, isteyen izler

O, yalnızca insanın kendi vicdanının sesini duymasına aracılık eder.
Ve bir gün geri çekilir; çünkü gerçek rehber, sonunda kendini gereksiz kılar.

Dersim’de rehber:

  • Buyurmaz
  • Fetva vermez
  • Günah listesi yapmaz

Ne yapar?

  • Dinler
  • Tanıklık eder
  • Yol açar
  • Sessizlikle öğretir

🗝️ En önemli ilke:

Rızalık

Rızalık yoksa:

  • Cem düşer
  • Söz hükümsüz kalır
  • Pir susar

📌 Bu, dünyada çok nadir görülen bir inanç etiğidir.

5️⃣ Dersim’de neden dağ, su, ağaç “ruhani çoban”dır?

Dersim’de ruhani rehber sadece insan değildir.

Kutsal rehberler:

  • Munzur suyu
  • Dağlar
  • Meşe (palamut) ağacı
  • Gözeler
  • Ateş

Bunlar:

  • Öğüt vermez
  • Zorlamaz
  • Sessizce dönüştürür

🌿 Bu yüzden Dersim inancı:

  • doğa merkezlidir
  • ekolojiktir
  • şamanik izler taşır

📌 Dersim’de çoban bazen:

bir dağ,
bir su sesi,
bir yalnızlıktır.

Hakiki ruhani çoban,
seni peşinden çağıran değil,
bir gün yalnız yürüyebileceğini fark ettirendir.

Dersim geleneği bu yüzden yok edilmek istendi.
Çünkü:

  • İtaat üretmiyordu
  • Korku öğretmiyordu
  • Sürü oluşturmuyordu

Şamanizm – Zerdüştlük – Alevîlik İlişkisi

  • Şamanizm: Doğa ile doğrudan temas
  • Zerdüştlük: Ateş, hakikat, etik ikilik
  • Alevîlik (Dersim): Rızalık, can, cem

Dersim bu üç damarın yaşayan sentezidir.

Son Söz

Dersim Çobanı seni peşinden çağırmaz.
Sana bir bağlılık, bir kimlik, bir aidiyet dayatmaz.
Yalnızca sessizce şunu fısıldar:

“Yol sensin. Hatırla.”

Dersim ilkesi: “Talip hazırsa yol açılır; pir çağırmaz.”

“Koyun güdülür; cana yol gösterilir.”

Dersim öğretisi: “Can Tanrı’ya kul değildir; Hak, canın özündedir.”

“MEHMET YÜREK DERSİM ÇOBANIDIR, DERSİM ÇOBANI DA MEHMET YÜREK’TİR”

YZ İLE GELECEĞİN TARIMI BAŞLIYOR

YZ İLE GELECEĞİN TARIMI BAŞLIYOR

Bundan sonra bahçemde her biri 2-3 kg ağırlığında domates, 50-100 cm hıyar, kiloluk biber ve fasulye yetiştirebileceğim. Hem de GDO’suz, daha lezzetli ve daha kaliteli.
Hemen “bunu da nereden çıkardın DERSİM ÇOBANI?” Siz sormadan açıklayayım. CRISPR ile.

Bu kez de  CRISPR nedir diye soracağınızı bildiğim için hemen açıklayayım.
CRISPR: CRISPR-Cas9, bakterilerin virüslere karşı kullandığı bir savunma sisteminden ilham alınarak geliştirilmiş bir gen düzenleme aracıdır. DNA’da hedeflenen bölgeye kesik atar ve düzenleme yapılmasını sağlar. Bu teknoloji daha önceki yöntemlere göre daha hızlı, ucuz ve hassastır. Tarımda, tıpta ve mikrobiyolojide yaygın şekilde kullanılmaktadır.

Bir düşünün domates, biber, hıyarın genlerine müdahale ederek bu olumlu ve verimli değişimi yapan yapay zekâ iki ayaklı hıyarlarımıza da müdahale etmeden durur mu? Hem de ne güzel olur. Katil, hırsız, tecavüzcü, soyguncu, rüşvetçi vb hıyarlardan türeyen çocuklara daha küçükken kötü genlerini kesip atarak birer iyi insan olarak toplumda yer almasını sağlar. Böylece birkaç on yıl sonra kötüler biteceğinden, kötülükler de gider dünyamızdan. Sizce de iyi olmaz mı?

YZ ile güçlendirilmiş CRISPR teknolojisi, sadece geleceğin tarımı değil, aynı zamanda geleceğin dünyasıdır. Bu teknolojilerle kıtlık riski azaltılabilir, çevre dostu üretim artırılabilir ve besin değeri yüksek ürünler daha sürdürülebilir şekilde üretilebilir. Artık sadece ne ektiğimiz değil, nasıl ektiğimiz de önemli.

Önemli not ve teşekkür: HBT (Herkese Bilim Teknoloji) de her hafta bizi yeni bir yenilikle tanıştıran Reyhan Oksay hanıma sonsuz teşekkürlerimle. Bu bilgilerin tamamını bu hanımefendi sayesinde öğrendim ve uygulayacağım.

YENİ DÜNYA ESKİ DÜNYADIR, ESKİ DÜNYA DA YENİ DÜNYADIR.

 

“Sokakta karşılığı olmayan sözlerin haklılığı zamansız, sokakta karşılığı olan sözlerin söylenmemiş olması talihsizliktir.” Cambirdge Öğrteim Üyesi ve Oksijen yazarı Özge Öner’e teşekkürlerimle..

Seksenine merdiven dayamış bu Dersim çobanı ilk ve orta öğreniminde okullarda Dünya ve Osmanlı tarihini şöyle öğrendi. Ve öğretmen olunca da öğrendiği şekilde öğrencilerine öğretti. Yıl 1970 Tunceli Çemişgezek Toratlı köyü İlkokulundaki 4 ve 5. sınıf öğrencilerime tarih dersi anlatıyorum. Çocuklar Padişahımız Yavuz Sultan Selim ile Anadolu’dan Şah İsmail’in Safevi Devletini yenerek büyümeye başladık. Tabii önce Şah taraftarı olan kırk bin Kızılbaşı keserek ve diri diri kuyularda yakarak sefere çıktık.  Sonra Irak, Suriye, Arabistan, Mısır, Tunus, Fas ve Cezayir’i alarak Akdeniz’i  iç denizimiz haline getirdki. Doksan deve yükü altın getirdik. İşgal ettiğimiz ülkeleri yıllık şu kadar vergiye (haraca) bağladık. Şu kadar insan öldürdük, şu kadarını esir aldık. Heyecan dorukta. Nefes kesen sunumun bitiminde cılız bir kız öğrencimin parmağını ürkekçe havaya kaldırdığını gördüm. Buyur kızım dedim. Sesi titreyerek öğretmenim siz sabah ilk derslere başlamadan bize hep doğruluk, iyilik ve ahlak bilgileri veriyorsunuz. Başkasının malını, kalemini silgisini habersiz almak hırsızlıktır ve ahlaksızlıktır diyorsunuz. Hatta yerde bulursanız bile sahibini arayıp verin diyorsunuz.  Onlar doğruysa biz neden gidip o tanımadığımız insanların canlarını ve mallarını aldık. Onların bize bir zararları yokken? Öğretmen olarak donup kalmıştım. Bir süre sessiz kalıp düşündükten sonra zevahiri kurtarmak için şöyle yanıtladım. O günün dünyası ve koşulları öyleydi. Üreterek kalkınma yerine istila ederek, sömürerek kalkınma vardı diye yanıtladım.

Gerçekte böyleydi. Osmanlı kasası boşalınca sefere çıkıyor ganimet denilen haraçla besleniyordu. Devletini taklit eden memleketim Dersim aşiretleri de qola çıkıyor kelepur ile dönüyordu. Üreterek kalkınmanın yerine gasp ederek kalkınma vardı. Dünya böyleydi. Vahşi kapitalizm ile emperyalist talanlarla büyük balık küçük balığı yiyerek besleniyordu. Avrupalılar birbirlerini yiyerek de doymayacaklarını anlayınca sömürülecek yeni ülkeler ve halklar aramaya başladılar. Portekiz ve İspanyollar 15. YY’ın sonlarında Amerika kıtasını keşfetti. K. Kolomp ile başlayan Güney Amerika işgali gemiler dolusu altın vd ganimetler ile taçlandı. İngiliz, Fransız ve diğer Avrupa ülkeleri de Kuzey Amerika’yı işgal etti. Bunlar yüzbinlerce Kızılderili’yi katlederek topraklarına ve tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koydular. Portekiz ve İspanyollar da aynı zulmü Güney Amerika yerli halklarına yaptılar. İşgal ettikleri topraklardaki yerli halkı kendi mülklerinde köle olarak çalıştırdılar. Çalıştırırken de kölesine kendi dışkısını yedirecek kadar zulümde ileri gittiler. Bunlara tanık olan gezgin namuslu bir doğa bilimcisi Alman Alexsandre Von Humbold yazınca, Bolivar gibi yiğit Güney Amerikalı devrimciler devrim mücadelesi başlattılar. Amerika kıtasını da yiyen batılı emperyalistler yiyecekleri yeni bir kıta kalmadığını anlayınca birbirlerini yemeye başladılar. Birinci ve ikinci dünya savaşı denen bu savaşlarda milyonlarca insan katledildi. 1945 te atom bombasıyla, kimyasal silahlarla milyonlarca ölü ve sakat ile savaş son buldu. Nihayet bunun böyle gitmeyeceklerini gördüklerinden 1945 ve sonrasında BM, Nato, UCM gibi kurumlarla dünyayı bir hukuk düzenine bağladılar. Yani güçlü olmak değil, haklı olmak ve uluslararası hukuka bağlı olmak esas alındı. Bu da eski dünyanın sonu idi.

Bu gün ise Trump ile başlayan ve dünyanın gidişatını tekrar eski dünyaya, hukuksuzluğa, adaletsizliğe dönüştüren yeni bir çağa girdik. Baksanıza, yeni ABD Başkanı diyor ki; Kanada’yı, Görland’ı, Gazze’yi vd canımın çektiği yerleri ve şeyleri alacağım. Ukrayna’nın madenlerini, Panama Kanalını ve canımın istediğini alacağım. Ekibini de dünya teknoloji canavarlarından oluşturmuş. Yapar mı? Yapar.

Işid’in kelle kesen en büyük cani canavarına kravat takarak Suriye Cumhurbaşkanı yaptılar. Ben bu satırları yazarken bu cani lazkiye ve Humus’ta Alevi canlarımızı katletmeye devam ediyordu.

Yeniden ilk söze yani Özge Öner Hocanın sözüne dönersek; ““Sokakta karşılığı olmayan sözlerin haklılığı zamansız, sokakta karşılığı olan sözlerin söylenmemiş olması talihsizliktir.”

Ey dünyanın ezilen CAN(lı)ları; ya, Trump, Putin, Netanyahu, Ahmet El Şara vb  cellatlara kellenizi uzatacaksınız, ya da onur ve gururunuzla direnerek zulmü yerle yeksan edeceksiniz. Üçüncü bir yol yok. Bunları söylerken silahlı devrim çağının bittiğini biliyorum. Ama egemenlerin yeni geliştirdikleri yapay zekâ silahlarını vb lerini ellerinden alarak, Gandi, Mandela, Martin Lüther King ve benzerlerindeki mücadelelerle dünya devrimini yapabiliriz. İnsanlar arasındaki ırk, din, dil, ülke ve devlet ayırımlarını aşarak bu devrimi gerçekleştirebiliriz. Eski dünyada ülkeleri işgal ediyorlardı. Yeni dünya da ise dijital teknoloji ve sosyal medya ile halkların aklını, yüreğini ve vicdanını işgal ediyorlar. YZ ile dünya daha çok ve aleyhimize dönüşecek. Eski dünya güneşin etrafında dönüyordu.   yeni dünya dijitalizmin etrafında dönüyor. Dünya artık teknoloji devleri koalisyonu tarafından düşman algoritmlarla yönetiliyor.

Yeni diye bize dayatılan bu eski dünyayı, Trupm, Natenyahu, El Şara, Putin vb cani faşistler yönetiyor. Ya mırıldanarak, sızlanarak, ağlayarak bu canilere boynumuzu uzatacağız, ya da insan gibi direnerek onurumuzla yaşayacağız. Eski dünya yeni dünya olmuştur, yeni dünya da eski dünyadır. Ya yenilenerek yeneceğiz ve yenileyeceğiz dünyamızı, ya da yenileceğiz.

Bu makaledeki sözler tüm dünya sokaklarına ve halklarınadır.

Ne demişti büyük yazar Victor Hugo: “NAMUSLULAR DA NAMUSSUZLAR KADAR CESUR OLMALI.”

                                                                                                                                               DERSİM ÇOBANI

Eski Türkiye, Yeni Türkiye ile devam edeceğim.

 

 

DERSİMLİ ÇOBANIN RÜYASI

                             

Bu gün (31 Martı 1 Nisana) bağlayan gecenin saat 03.28 zi. Aşağıda aktaracağım rüyayı, rüya tabirinden anlayanların yorumlamalarını rica ediyorum. Sevgili eşim CANE çok iyi bir rüya yorumcusu ama şu anda Kerbela’da Hac’da. Çünkü artık hacı annemiz olarak dönecek ve hacılar rüya yorumu yapar mı, yapmaz mı bilemiyorum. Çünkü! Hac yolculuğuna çıkmadan çıralığını alıp Piri Uzun Memed’e helalleşmeye gitti. Piri uzun Memed ona, nefsini körelteceksen git, yoksa gitme diye kesin talimat vermiş.

NEYSE BENİ GECENİN BU SAATİNDE YATAKTAN FIRLATAN RÜYAM ŞÖYLE:

Bir kadın CHP’nin Maltepe mitingindeki kalabalığın 4-5 katı kalabalığa sesleniyor. Canan Kaftancıoğlu’na benziyor. Milyonlara şöyle haykırıyordu:

  • Bu dava İmamın Oğlunun davası değildir, sizin davanızdır ve devrim davasıdır.

  • İmamın oğullarından size hayır gelmez, tıpkı KARAOĞLAN diye peşinden yıllarca koştuğunuzun iktidarında kazıklandığınız gibi.

  • Takiben de yıllarca YAĞIZ OĞLAN diye peşinden gittiğiniz ama onun sizi uçkuruna tercih ettiği gibi.

  • Onu takiben de bu kez ben Ehlibeyt evladıyım yani Arabım diyeni Baykal’ın uçkurundan çıkarıp size dayattıkları gibi.

  • Artık uyanmayacak mısınız? Yarım asırdır yukarıdakilerin peşinden sürüklenerek süründünüz, çeyrek asır da İMAMINOĞLU’nun peşinden sürünebilecek mecaliniz var mı?

  • O nedenle bu bir devrim meselesidir diyorum ve o devrimi de şimdi burada sizlerle birlikte başlatıyoruz. Hem de silahsız, savaşsız, kansız olarak. Tamamen demokratik yollarla. Aşağıda sıralayacaklarımı sizlerin yani halkın emirleri olarak bu hükümete bir hafta içinde yerine getirmeleri, getirmezlerse istifa ederek gitmelerini ve halkın önüne seçim sandığını getirmelerini, bu seçimlerin de kendi YSK’sı ile değil, Uluslararası bağımsız bir yapı tarafından yönetilmesini sizin adınıza bildiriyorum.

  1. Asgari ücret ve en düşük emekli aylığını hemen 40.000Tl ye çıkarın.

  2. Beşli çetenin ve iktidarınız dönemindeki tüm hırsızların, özellikle 17/25 Aralıkta yatak odalarındaki para kasaları, ayakkabı kutularındaki dolar balyaları yakalananlar başta olmak üzere tüm hırsızların mal varlılarına el koyarak bu halka aktarın. Hırsızları da yargılayıp zindana atın.

  3. Yerel yargıdan yukarıya HSK ve AYM’ne kadar ne kadar hukuk ve adalet dışı kararlarıyla iktidara uşaklık eden yargı mensupları varsa derhal yargılayıp fetöcüler gibi zindana atın.

  4. Bu hukuk ve adalet düşmanı yargıçların hukuksuz olarak zindanlara koyduklarının hepsini hemen çıkarıp yerlerine onları oraya koyanları koyun.

  5. Köylünün tohum, gübre, ilaç, mazot vd tarımsal girdilerinin fiyatları yarıya indirilecek, ürünlerinin fiyatları iki katına çıkarılacak.

  6. Üniversiteler özgür ve özgün bırakılacak. Üniversite öğrencilerinin aylık bursları asgari ücrete eşit olacak, yemekler ve yurtları ücretsiz olacak.

  7. Yandaş medyanızı ve trollerinizi tarihin çöplüğüne gömerek, medyayı tarafsız, bağımsız ve özgür bırakacaksınız.

  8. TUİK, RTÜK, YÖK gibi yalancı kurumlarınızı lağvederek yargılanmak üzere yeni yargıya teslim edeceksiniz.

  9. DİB’i ve tüm tarikat ve cemaatleri lağvedilerek mal varlıklarını halka vereceksiniz.

  10. Tüm bunları gerçekleştirmek için yalnızca bir hafta süre veriyoruz. Bir hafta sonra ya yukarıdakileri gerçekleştirmiş olacaksınız ya da çekip gitmiş olacaksınız. Yoksa biz sizi göndermek üzere seçim sandığımızla geliyoruz.

Tüm bunları yüksek bir binanın çatısından izleniyorum. Aşağıdaki kalabalığın içinden Tonya’dan arkadaşım ve adaşım Mehmet bana çağırıyor. “Uşağum, sen ne yapaysun oraya. Biz devrum yapayruk buraya. Düşersun da, in gel ha buraya. Sol tarafa bakıyorum dostum Meral Muğla’dan sesleniyor. Mehmet Abe, naptırıp durursun. Biz kaktırıp gidiyoz devrime. Gel buraya diye sesleniyor. Güneye bakıyorum, Amed’den  dostum İbrahim Güçlü şöyle çağırıyor: Memed gel Kürtler kurtuluyor. Kürt düşmanı Apo, apocularını aldı MHP’ye gitti. Bahçeli öldü, MHP’nin başına da APO geçti. Türk ve Kürt ırkçıları Apo’nun başkanlığında birleştiler. Geriye kalan Kürtler de demokrasi devriminin yapıldığı yeni Türkiye’de kardeşçe, özgür ve özgün yaşayacaklar diye haykırıyor.”

İşte tam burada uyandım ve rüyamı olduğu gibi yazdım. Bu arada saat te 04.24 ü gösteriyor.

Lütfen yorumlayın bu rüyamı, sayeniz de ben de anlayayım. Nisan-1

                                                                                                                             DERSİM ÇOBANI

YENİSİ VE ESKİSİYLE İNSAN KUŞAKLARI

En eskisinden başlayarak günümüzdeki en yenisine doğru gelirsek, kuşakların dökümü şu şekildedir:

  • Sessiz Kuşak (1928-1945): 1945 öncesi doğanlar. Bu kuşağa “dinozor kuşağı” da denilebilir.

  • 68 Kuşağı (Baby Boomer Kuşağı) (1946-1954): İkinci Dünya Savaşı sonrası çok fazla bebek doğduğu için bu ad verilmiştir. Ancak bu kuşak, Dünya genelinde devrim meşaleleri yakarak egemenleri titreten bir nesil olarak bilindiğinden, ben 68 kuşağı dedim.

  • X Kuşağı (1965-1980): Teknolojinin ilk kıvılcımlarıyla tanışan bir kuşak.

  • Y Kuşağı (Milenyumlular) (1981-1996): Hem analog hem dijital dünyayı deneyimleyen ara bir kuşak.

  • Z Kuşağı (1997-2009): Teknolojinin içinde doğmuş bir kuşak.

  • Alfa Kuşağı (2010-2024): Dijital dünya ile büyüyen ilk kuşak.

  • Beta Kuşağı (2025-2039): Henüz doğmamış, geleceğe dair öngörülerle tanımlanan bir kuşak.

Sessiz Kuşak (1928-1945): Bu kuşak, benim kuşağımın (1950 doğumluyum)  babalarının kuşağı. Artık son kalıntıları kaldı. Yaşamın doğal döngüsü bu; en alttan sırayla gidilecek ve yerlerine yeni kuşaklar gelecek.

68 Kuşağı (Baby Boomer Kuşağı) (1946-1954): Benim kuşağım. Çarıktan sonra lüks olarak gelen Ankara lastiğiyle hayata başladık, İtalyan makosenleriyle veda ediyoruz. Radyo ve televizyonla ilk tanışan kuşak biziz. Sabit telefonlardan cep telefonlarına, PTT mektuplarından e-postalara, at arabasından modern otomobillere uzanan bir dönüşümü yaşadık. Daktiloyla başlayan gazetecilik kariyerim, bilgisayar ve internetle devam etti. Şimdi yapay zekâya yazılarımı düzenlettiriyorum.

X Kuşağı (1965-1980): Benim iki oğlum da bu kuşaktan. Benim çocukluğumda oyuncaklarım kendi yaptığımız toplar ve uçurtmalardan ibaretti. Ama çocuklarım 1985 yılından itibaren, Commodore-64 bilgisayarı ve diğer elektronik oyuncaklarla büyüdüler. Şimdi onlar, tüm işlerini cep telefonlarıyla hallediyor.

Y Kuşağı (Milenyumlular) (1981-1996): Bu kuşak, internetin yükselişi ve sosyal medyanın doğuşuyla büyümüştür. Teknolojiye hâkimdirler ancak analog dünya ile dijital dünya arasında bir köprü işlevi görmüşlerdir. Geleneksel kurumları sorgulayan, esnek ve değişime açık bir yapıya sahiptirler.

Z Kuşağı (1997-2009): Z Kuşağı, teknolojinin içinde doğmuş ve büyümüş bir nesildir. Akıllı telefonlar ve sosyal medya, yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olmuştur. Farklı kimlikleri kabul eder ve toplumsal normları sorgularlar. Teknoloji kullanımında oldukça beceriklidirler.

Alfa Kuşağı (2010-2024): Dijital dünya ile büyüyen ilk nesildir. Teknolojiyle entegre bir eğitim sistemi içinde büyüyen bu kuşak, küresel farkındalık ve çeşitlilik konusunda duyarlıdır. Ancak sosyal medya kaynaklı risklerden korunmaları önemlidir. İleri düzeyde bir teknoloji bağımlılığı riski de göz ardı edilmemelidir.

Beta Kuşağı (2025-2039): Beta Kuşağı, yeni teknolojilerle yoğun bir şekilde etkileşimde olacak. Sürekli gelişen otomasyon sistemleri, sanal ve artırılmış gerçeklik gibi yeniliklerle tanışacaklar. Küresel sorunlara karşı daha bilinçli ve aktif bir tutum sergilemeleri bekleniyor.

SONUÇ

75 yıllık ömrümde yedi kuşakla yaşadım. 2040 yılına kadar yaşarsam, henüz adını bilmediğimiz sekizinci kuşakla da tanışmış olacağım. Kuşakların hızla değiştiği bu dönemde, her yeni kuşağı bir çağ olarak değerlendirmek gerekiyor. Çağlar değiştikçe insanlığı da olumlu/olumsuz yönde değiştiriyor. Maalesef doğayı da olumsuz yönde değiştiriyor.

İnsan bilim ve teknolojide ilerledikçe insanlıkta geriliyor.

İnsanlığın başlangıcındaki ilk çağ olan Paleolitik ( Taş devri, kaba taş devri) M.Ö 600.000 yılından M.Ö. 10.000 yılına kadar sürmüş. Proto atalarımız Homo sapiensler taş aletleri yapmaya başlayınca yeni bir çağ başlatmışlar. Bu taş alet icadıyla M.Ö. 10.000 de başlayan çağa da Mezolotik çağ (Yontma taş çağı) demişler.  M.Ö 8.000 bin yılındaki atalarımız hayvanı evcilleştirip tarıma geçince Neolitik çağı başlatmışlar. Dikkat ettiyseniz bir Taş çağının üç evresi arasında 610.000 yıllık bir zaman geçmiş.

Şimdi bir de benim yukarıda verdiğim kuşaklara bakın. Hepsi benim 75 lik ömrümün içindeki yedi kuşak. Bu her bir kuşağı bir çağ olarak değerlendirmek gerek. Bu yeni kuşak-çağların değişim ve yenilenme süreleri on binlerce yıldan on yıla inmiş.

İyi insanlar tarafından iyi niyetlerle kurulmuş olan Dersim Platformundaki arkadaşlar, Zazaca dil kursu kadar da Yapay Zekâ işini önemseyip hatta önceleyerek öğrenseler ve öğretebilseler. Dersim uçar.

Bu yazıyı bana YZ hocalığı yapan 15 lik arkadaşım olan, dostlarım Çilem ve Dr. Aydın Tütmez çiftinin oğlu Mert Tütmez’in desteğiyle yazdım. Mert 15 yaşında alfa kuşağı bir ilköğretim öğrencisi. Okul ödevlerini yaparken YZ dan yararlanıyor. Bu konu ileri batı dünyasındaki öğrencilerde henüz %23 tür. Türkiye’de herhalde ancak binde üçtür ve üniversite öğrencileri arasındadır. Boşuna dememiş filozof;  “Ben babamdan ileri, doğacak çocuklarımdan geriyim” diye. Torunumdan da yedi yaş küçük olan Mert bana YZ öğretiyor. Arkadaşımdan ricamdır. Mert’çiğim  bu 75 lik arkadaşına nasıl yapay zekâ öğretmenliği yaptıysan, 1940 tan sonra da mezarıma gelip bu ihtiyar dostuna haber ver. Sen hangi çağdasın? Çocukların hangi çağda ve hangi araçları kullanıyorlar. Ben inanıyorum ki o güne kadar yapay zekâ ölülerle iletişim işini de çözecektir. Gelirken biraz pirzola ile bir şişe rakı getirmeyi de unutma.

MEHMET YÜREK  DERSİM ÇOBANI

 

2037/38 SOYKIRIMININ 100. CÜ YILINDA DERSİM

Yüz yıl önce soykırıma çıkan iki millet olan Almanlar ve Japonlar Yahudiler başta olmak üzere birçok millete soykırım yaptılar. Ama bu ırkçı faşist savaşın sonunda kendi halklarını da soykırım uyguladıkları uluslar kadar mağdur ettiler. Aynı tarihlerde Türk devleti de kendi halkı olan Dersimlilere soykırım uyguladı. Soykırımcılığın baş aktörü Almanlar bu yenilgilerinden sonra bir enkaza dönüşen ülkelerini bilim, sanat, felsefe, teknoloji ve hukuk ile dirilterek dünyanın en güçlü ülkesi olmayı tekrar başardılar.

Soykırımın diğer mağdur muhatabı Yahudiler ise; ağlamak, “sızlamak ile bir yere varamayız. Haklı olmamız bize bir şey kazandırmaz ve kimse bize hakkımızı vermez dediler. Biz güçlü olmak zorundayız dediler. Ancak güçlü olursak hakkımızı bileğimizin hakkıyla kazanırız dediler ve bunu başardılar.” Günümüzün Orta doğusu bunun en güzel kanıtı.

Japonlara gelince, 1945 te atom bombasıyla yok edilen bu halk nasıl dirilerek günümüz dünyasının en güçlü devleti ve milleti oldu?

Bizi bilimsel bir icat olan atom bombasıyla imha ettiler. Öyleyse bizde madem bilimle yok edildik, bilime sarılarak dirilecek ve var olacağız dediler.

Savaş biter bitmez ABD’ de süreleri dolarak serbeste dönüşmüş tüm icatların patentlerini alıp ülkelerine getirerek bilgi havuzları kurarak halkının hizmetine sundular.

İKİGAİ* dediler. Gambarimasu* dediler. Şinkansen* yaparak dünyanın en hızlı trenini icat ettiler. Şu anda saatte 200 km/saat hızla gidiyor ve Tokyo ile Nagoya arasındaki 286 km yolu 40 dakikada gidiyor. 2027 de ise saatte 700 km hızla gidecek tren üzerinde çalışıyorlar. Halen 2120 deki Japon’yanın geleceğini planlamakla meşguller.

Yetişecek her gencine bir Senpai* tahsis ettiler. Ama biz Dersimlilerinki  gibi bu senpailer Apo’cu, Ato’cu, İbo’cu, Alo’culardan değillerdi.

Japonların da bizim Düzgün Baba benzeri Şintoist tapınağı var. Ama işlerini ona havale etmiyorlar ve sorunlarının çözümünü de ondan beklemiyorlar.

100 yıl önce yıkıma maruz kalmış bu dört halktan üçünü yukarıda kısaca özetledim. Peki! Aynı dönemde kırıma uğrayan dördüncü millet olan biz Dersimliler ne yaptık, ne yapıyoruz ve neredeyiz?

“Hayatı geçmişe bakarak anlayabilirsiniz ama yalnızca geleceğe bakarak yaşayabilirsiniz.”

                                                                                                                            Sören Kierkegaard

Dersimliler olarak biz saza sarılıp ağladık. Yandı anam, öldü babam, vah dedem ağıtlarıyla bu günlere geldik. Geleceğimiz olan gençlerimizi Apo’culuk, Ato’culuk, İbo’culuk, Mao’culuk yollarında kurban ettik.

Hiç birine ecelleriyle ölüm nasip olmamış, kılıçla kafaları kesilerek, hançerlenerek veya zehirlenerek katledilmiş 12 imamlardan hala medet umuyor Dersimliler. Hem de bu Yapay Zekâ çağında.

1937/38 de soykırıma uğradıklarında bu vahşeti ‘seyreden’ Düzgün Baba ve Munzur Babalarını sorgulayan Baş Köylü Hasan efendi dışında sorgulayanı yok Dersimlilerin.

2037/38 DERSİM’İ İÇİN BU DERSİM DELİSİ 37-38 ‘DELİ’ İNSAN ARIYOR.

Şurada 12 yılımız kaldı 100 cü yıla. Dünya yeni bir çağa hızlı girdi. Bu yeniçağın adı dijitalizm, Yapay zekâ çağıdır. Dersimliler olarak bu yeniçağa Japonların yüz yıl önce yaptıkları gibi İKİGAİ, Gambarimasu  Şinkansenlerimizle koşar adım yetişir ve diriliriz ya da yokluğa ve yok olmaya devam ederiz.

Şimdiye kadar ki akıl hocalarınız hep karga çıktı. Artık biraz da biz deliler Senpailik  yapalım. Geleceğimizi geçmişin pişmanlıklarıyla berhava etmemenin en iyi yolu mevcut ana ve yarına odaklanarak farkındalık yaratmaktır.

Biyoloji ile teknolojinin evliliğinden yeni nesiller, yeni işler, yeni ürünler ve yeni bir dünya doğuyor. Gelin gecikmeden biz Dersimliler de bu yenidünyada yerimizi sağlıklı bir çabayla sağlamlaştıralım.

CRISPR Cas9* ve Yapay Zekâ ile insanlar, işler, meslekler, ürünler vd her şey değişiyor ve daha da çok değişecek. Bu teknoloji ile artık domatesin lezzetini, kalitesini, ağırlığını belirlemek elimizde. Domatesin, hıyarın, havucun standartlarını belirleyecek bu teknoloji elbette insan genleriyle de oynayacak. Genlerinde hıyarlık bulunan insanlardaki hıyarlık genini alacak. Genlerinde orospuluk (bacak arasındaki orospuluk değil, yüreklerdeki ve beyinlerdeki orospuluk) taşıyanları bundan mahrum bırakacak. İnsanlardaki hainlik, katillik, puştluk, hırsızlık, vicdansızlık vb tüm kötü genlerin bu teknolojiyle yok edildiğini düşünün. Hepimizi Xace Bektaşı Veli, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre vd Erenler gibi İnsanı Kâmiller olarak düşünün. Kötülerden ve kötülüklerden arındırılmış bir dünya. Hayali bile güzel değil mi? Bunları hayal veya ütopya sanmayın. Çok yakın geleceğin gerçekleri. İnanmayanlar bu teknolojinin anası Ayşegül İldeniz hanıma sorsun.

Elbette bu teknolojileri kötüye kullanarak kötülük genleri ekenler de olacaktır. Onları öldürmeye, hapiste beslemeye gerek olmadan, laboratuvara çekerek kötülük genlerini iyilik genleriyle değiştirmek yeterli olacaktır.

Gelin CAN’lar artk bu İmamınoğulu’nun, Ato’nun, İbo’nun peşinden sürüklenmekten vazgeçelim ve vaz geçirelim. Bu ülkede Dersimlilerin partisi hiçbir zam var olmadı ve var olmayacak. Biz kendimiz bir iyilik, güzellik, doğruluk ve üretkenlik partisi olalım. Dünyanın en güzel doğalarından birine sahibiz. Munzur ve Pülümür vadisinin doğal güzelliğini koruyarak ve daha da zenginleştirerek Slikon vadisine dönüştürebiliriz. Bu cennet doğamız da bizi yok etmek üzere kurulmuş onlarca atıl karakol var. Buralarda eko-köyler kurarak CRISPR Cas9 teknolojisiyle agro – ekolojik tarım yapabiliriz. Köy Enstitülerinin iş içinde, yaparak yaşayarak uygulamalarını günümüzün teknolojiyle bütünleştirerek dirilip irileşebiliriz.

Bunu başarabilirsek 2037/38 de Almanların, Japonların, İsraillilerin düzeyine yaklaşabiliriz.

Bir projeye havi bu çağrıya katılacak benim gibi 37-38 Dersim delisi bulamazsam alıp başımı gideceğim bu memleketten. Nereye ve nasıl gideceğimde ikinci bir yazı konusu.

 

 

* İKİGAİ: Hayatın anlamı, hayatta olm027a, hayatın yaşamaya değer olduğu her şey.

* Bir amaca ulaşmak için kendini maksimum seviyede adamak ve elinden gelenin en iyisini yapmak.

* Yeni ana hat.

* Akıl hocası, usta danışman.

* Gen düzenleme

MUNZURLAR, MUNZURLULAR, TALANCILAR VE DEVLET

“Babaannem ANASEM (1878-1967) ve Alexander von Humboldt’un (1769–1859) Anısına.

Ve bana doğa bilgi, bilinci ve sevgisi aşılayan üstadım, dostum Ali Titar Gök’e saygıyla..”

  Doğup şekillendiğim Dersim, Ovacık, Çağperi köyünde kadim dostum bin yaşlı bir palamut ağacım var. Bu güne kadar gizli aşkım ve özel dostum olarak saklı tuttum. Fakat bir gün serihoş kafa ile onunla sarmaş dolaş halindeki fotoğraflarımı facebook sayfama koydum. Bu da tam olarak paparazzilere yakalanan ünlülerin aşk maceraları benzerliğinde ifşa olundu. Tanıyanların bu ağaç da ne iş? Yoksa ziyaret mi? Nere de vb yoğun soruları topluca yanıtlamak ve kör inançlıların gelip çaput bağlamamaları için yazmaya karar verdim. Ama asıl maksadım o ağacın asla yalnızca bir ağaç olmadığını, bir CAN, bir dost olduğunu benim ve sizin gibi hakları, hukuku, dili, duyguları, beyni ve zekâsının olduğunu açıklamak. Bu Anasem ağacımdan hareketle etrafındaki tüm canlılarla birlikte Munzurlarımızın doğasını anlatarak, onlara gelecek zararları önleyemesem de asgariye indirmek.

 “İnsanın ilk atası Homı Sapiens 160 milyon yaşında. Ağaçların ilk atası Archaeopteris ise 383 milyon yaşında. Bizler insan olarak ağaçlardan sonra ve ağaçlar sayesinde var olduk. Ancak ağaçlarla birlikte yaşayabiliriz. Ormanlarımızı, ağaçlarımızı yok edersek insanda, insanlıkta yok olur.” https://yurekvakfi.org

Bu yaşlı palamut ağacı bizim Çağperi bükündeki çayırımızın güneybatı hududunda bulunuyor. Ben yürüyüşlerimi genellikle ya bizim ormanın içinde ya da Munzur çayının kenarındaki büklerde yaparım. Her yürüyüşte bu dostum ağacıma mutlaka uğrar konuşurum. Ne zaman insanlardan bunalsam bu dosta sığınır dertleşirim. Özel konuklarımı da oralarda gezdiririm. Onbeş yıl önce konuğum olan bizim köylü orman mühendisi Kenan Ölçmez ile İstanbul’dan gelen Orman Yüksek Mühendisi arkadaşını bu ağacıma götürdüm. İki orman mühendisi bakıp incelediler. Bu iki ormancıyı bilinçli oraya götürdüklerimden haberleri yok. Sordum onlara, bu ağaç kaç yaşında. Halen İstanbul Anadolu yakasında aktif Orman Müdürlüğü yapan arkadaş dedi ki, bu ağaç yaklaşık bin yaşında. Eğer ben bir matkap ile bunun gövdesinden girip karşıya kadar delersem size net yaşını söyleyebilirim. Aman kalsın, teşekkür ederim dedim ve oradan ayrıldık.

1950 lerden 1960 lı yılların sonuna kadar bizim köye ABD liler gelirlerdi. Munzur çayının kenarına kamp kurarak alabalık avlarlardı. Munzur Dağlarında bitki ve kuş türleri araştırmaları yaparlardı. Biz çocuklar da balık tutanların malzeme çantalarını ve tuttukları balıkları taşırdık. Munzur dağlarına gittiklerinde ise atlarımızla onları götürürdük. Bunun için kendimiz ve atlarımız için ayrı ayrı yevmiye alırdık. İşte bir gün bizim bükten geçerken hizmetinde çalıştığım Amerikalı benim koca meşenin yanından geçerken durdu ve inceledi. Sonra Munzur’da balık avlayan iki arkadaşını da çağırıp ağacı incelediler. Üzerinde tartışarak bolca fotoğraf çekip gittiler. Yukarıda bu yazıyı anısına adadığım benim için doğanın babası olan Alexander von Humboldt’tan ve onun Munzur’un Türkiye’nin ikinci Milli Parkı olmasındaki rolünden bahsedeceğim. Ama şimdi Humboldt’un çağdaşı olan Babaannemin bu konuyla ilişkisine döneyim.

1960’lı yılların ortalarında bir yaz mevsimi tırpanla bizim çayırı biçiyorum. Babaannem Anasem bana yemek getirdi. Gel, bu palamudun gölgesine hazırlıyorum burada yersin dedi. Tırpanı bırakıp Munzur suyunda elimi yüzümü yıkadım ve ağaca doğru yürürken baktım ki, Babaannem ağacın köküne secde etmiş durmadan dua ediyor. Benim de Allah’ı tanımadığım 68 li zır zır solculuk yıllarım. Babaanneme kıçımla gülüp geçerek yemeğe oturdum. Ben yerken o anlattı. “Bak oğul, 38 de asker teyyarelerle köyü bombalamaya başladı. Herkes bir tarafa doğru kaçıyor. Ben de iki küçük çocuğumdan biri olan halan Dıle’yi kucağıma aldım, babanın da elinden tutarak bu büke doğru kaçtım. Buraya gelince bizim dilde bir ses duydum. Baktım ağacın üstündeki amcan Bego yan ağaçtaki Xıde uşi (Hıdır Uçar, yazımı okuyup bana soru sorarak bu yazıyı yazmama vesile olanlardan biri olan Nesimi Uçar’ın ve bugünkü köy muhtarımızın dedesi.) hemen şurada bunun gibi dev bir palamut daha vardı. O ağacın üstünde ki Xıde Uşi pipo içiyor. Duman ağacın tepesinden çıkıyor. Amcan Bego da ona; “ bomo xerepay, düye to reşto asmen. To mara çı vazenay. Nıka esker yeno ma bombua qırkeno. Pufkı a mırdara xo.” Türkçesi: Batacısa bomo, senin dumanın gökyüzüne çıkıyor. Söndür şu laneti. Şimdi asker gelip bizi bombalar, kırar. Babaannem onlara yalvarıyor. Diyor ki, gelin beni çocuklarımla çaydan geçirin. Kendimi karşı ormanın içine atıp kurtulayım. Onlar ağaçtan inmiyorlar ve şöyle diyorlar. Su azdır. Az aşağısı geçittir. Gir korkma geçersin. Babaannem çaresiz, bu palamuda sarılıp tüm içtenliğiyle yalvarıyor. Koca palamut titreyerek sanki dile geldi ve bana seda ile cesaret verdi. Çocuklarımın biri sırtımda, biri kucağımda zor bela karşıya geçip ormandan Çolaklar köyündeki pirlerimize kadar gidip kurtulduk, dedi. Babaannem, ben o gün bu ağaca sarılıp dua ettim. Bu ağaçta bana el ve güç verdi de karşıya geçebildiğine tüm kalbiyle inanmıştı. Babaannemden bunu dinledikten elli yıl sonra da aynı şekil de bu Xıde Uşi’nin büyük oğlu Efendi Uçar amcadan dinledim bu olayı.

Şimdi gelelim bir doğa ve ağaç canavarı olan cahil Ben’in bir doğa ve ağaç dostu olmamı sağlayan uyanışına. Yaklaşık 30 yıl önce idi. Marmaris’te yaşıyorum. Susanna Tamaro’nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” kitabını okuyorum. Mutsuz bir evliliği olan kadın kahraman, bir tatil için bir kaplıcaya gidiyor. Uzun yıllardır evli olmasına rağmen çocuk sahibi olamıyor. Kaplıcanın doktoruyla bir gecelik ilişki yaşıyor ve hamile kalıyor. Özlemle beklediği annelik duygusundan asla vazgeçemeyeceği ve bu durumu nasıl açıklayacağını bilememenin şaşkınlığı içinde. Evinin önündeki koca çınar ağacına içtenlikle sarılarak ona derdini anlatıyor. Koca çınar titreyerek ona yanıt veriyor. İşte tam bu satırları okurken Dersim’de benim bu koca palamut ağacına sarılarak dertleşen, dua eden babaannem gözlerimin önüne dikildi. Şaşkınlıkla ağaçlar da konuşurmuş deyip düşünmeye ve araştırmaya başladım. Bu konudaki okuma ve araştırmalarımın, ağacı görünce odun, bitkiyi ot, hayvanı da et gören Ben’i nereden nereye getirdiğini anlatacağım. Bunun içinde benim doğa rehberim ve pirim olan Alexander von Humboldt’u anlatmam lazım.

Alexander von Humboldt

Bu anlatılamaz büyük adam bana tüm doğayı ve insanlığı anlattı. Bir tek kendisini anlatmadı. Şimdi de tüm dünya onu anlatıyor. Öyle bir adam ki, ölümünden 112 yıl sonra bile benim memleketim Dersim’deki Munzur’u Milli Park ilan ettirerek canavarların elinden kurtarmaya çalışan bir ADAM.

Kim bu Alexander von Humboldt’ nasıl biri diye soracaklar için anlatayım. O günkü Prusya, bu günkü Almanya’nın başkenti Berlin de 1769 da varlıklı bir alman ailesinde doğmuş. Ailesi ona maden mühendisliği eğitimini sağlamış. Fakat o mesleğini bir kenara iterek ölünceye kadar kendini doğa çalışmalarına adamış. Varlıklı ailesinden kalan büyük mirasın tamamını da bu yolda tüketmiş.

Tam bir eylem ve söylem adamı olan bu büyük ADAM; tüm Amerika kıtası başta olmak üzere Avrupa ve Rusya’dan Hindistan hudutlarına kadar giderek 89 yıllık ömrünü doğaya vakfederek incelemiş ve onlarca eser yazarak bize bırakmış.

  • Bu muhteşem adam, tarihler 23 Haziran 1802 yi gösterirken, o gün için dünyanın en yüksek dağı olarak bilinen 7000 m. Yükseklikteki Güney Amerika’daki Chimborazo dağına tırmanıyordu. Daha önce hiç kimse bunu aklından bile geçirememişti.

  • Tanışı ve çağdaşı olan Napolyon’un ardından o günkü dünyanın en ünlü insanıydı.

  • Hemşerisi ve yakın dostu olan büyük şair ve filozof Volfgang von Goethe onun için şunları yazdı. “Sekiz gün kitap okusanız onun size bir saatte öğrettiklerini öğrenemezsiniz. Humbold ile birkaç saat birlikte olmak, yıllarca yaşamış olmak gibi bir şeydir,” diyordu.

  • 14 Eylül 1869 da bütün dünya onun doğumunun yüzüncü yılını kutladı. Avrupa, Amerika, Afrika ve Avusturalya’da törenler düzenlendi. Partiler verildi. Melbourne, Adelaide, Buenos Aires, Mexsico Cty ve Moskova’da insanlar kutlamalar yaptılar. Paneller düzenlediler. İskenderiye’de ve Newyork’ta büyük törenler yapıldı.

  • Ülkesi Prusya’nın Kralı Frederic’in sarayında sürekli danışmanı ve ABD’nin Başkanı T. Jefferson’ın evinde bir ay konuk ettiği dostuydu.

  • Güney Amerika’nın efsanevi devrimci lideri dostu ve arkadaşı Bolivar’ı Paris’in içki, kumar ve seks partilerinden çıkarıp memleketine devrim yapmaya gönderen oydu.

  • Arjantin de bir kasabaya, Brezilya’da bir nehire, Ekvador’daki bir sıcak su kaynağına ve Kolombiya’daki bir koya onun ismi verildi.

  • Şili ve Peru boyunca uzanan akıntı onun adını aldı.

  • Grönland’da Humbold Buzulu, Çin, Güney Afrika ve Yeni Zellanda’da birçok yerlere onun ismi verildi.

  • Çocukken babasının dostu Prusya Kralı Büyük Frederic başını okşayarak O’na şu soruyu sordu. Söyle bakalım sende adaşın Büyük İskender gibi Dünyanın tamamını fethedecek misin? O’da yanıt olarak; evet efendim, ama kılıcımla değil, aklımla fethedeceğim, yanıtını verdi.

  • Darwin, “Humbold olmasaydı asla o gemiye binemezdim ve Türlerin Kökeni yazılamazdı,” dedi. Humbold’un takipçileri ve sonrasında onların takipçileri, onun mirasını ileriye taşıdılar ve bu günümüzde hala devam ediyor.

  • Güney Amerika incelemelerinde Avrupalı ırkdaşlarının yurtlarını işgal ederek köleleştirdikleri yerli halka kendi dışkılarını yedirdiklerine tanık oldu ve bunu yazdı. Bolivar’ı onun bu kışkırtmaları Avrupa’dan ayrılıp ülkesine devrim mücadelesine gönderdi.

  • Irkçı faşist Avrupalılar için şunları yazdı. “Kölelik müessesi doğal değildir. Doğaya aykırı olan hiçbir şey adil değildir. Kölelikte doğaya aykırıdır, kötüdür ve adil değildir diyordu.

  • Tüm insanlar eşittir, çünkü hepsi diğerleri gibi özgür olmak için yaratılmıştır. Hiçbir ırk diğerinin üzerinde değildir, diye yazdı.

  • 1804 Haziran ayının sonunda beş yıl süren Amerika araştırmalarını geride bırakarak Avrupa’ya dönerken bir kahraman olarak karşılandı. Bavulları ve sandıklarında binlerce bitki türü, onlarca bilgi notlarından oluşan defterler, jeolojik, meteorolojik ve gökbilimsel örnekler vardı. O günkü dünyada 6000 bitki türü bilinirken, Humbolt 60.000 bitki örneği getirmişti. Bunların 2000 tanesi Avrupalı botanikçiler için yeni türlerdi.

  • Humbolt’un sıkı takipçisi olan John Muir (21 Nisan 1838 – 24 Aralık 1914, Amerikalı doğa bilimci, yazar, çevre filozofu ve doğa savunucusudur. “Dağların John’u” ve “Milli Parkların Babası” olarak da bilinir.) Mariposa grove’ daki yüz metre uzunlukta ve iki bin yaşındaki sekoya ağaçlarını 1903 te ABD Başkanı Theodore Roosevelt’ i Yosemite vadisine götürerek milli park ilan ettirip korumaya almada onun büyük etkisi vardı.

  • 6 Mayıs 1859 saat 14:30 da Berlin’deki evinde hasta yatağında son kez gözlerini açarak pencereden sızan güneş ışınlarına bakarak, şu son sözünü söyledi. “Güneş ışınları ne kadar da muhteşem! Yeryüzünü göklere çağırıyorlar sanki’” diyerek ruhunu teslim ederken 89 yaşındaydı.

  • Ertesi gün Berlin halkı tarihin gördüğü en büyük kalabalıkla onu Tegel kalesindeki aile mezarlığında sonsuzluğa uğurladı. Cenaze töreninde bir konuşma yapan Prusya kralı IV. Frederich şöyle dedi. “ Büyük tufandan beri dünyaya gelmiş en büyük insandı.” Dedi.

  • Dünyanın beş kıtasındaki ülkelerde insanlar yasa boğuldu. Birçok ülkede bayraklar günlerce yarıya indirildi. Elbette bizim Osmanlı hariç. Onlar için bir gâvur ölmüştü, ne vardı bunda. Onlar ancak artçılarının yaptıkları gibi Suudi Kralı ölünce yas tutar, bayrağını yarıya indirebilirlerdi.

Neyse bu kadar yeter. Daha fazlasını merak edenler ve benim gibi bir kitap okudum hayatım değişti diyecekler şu kitabı okusunlar. “DOĞANIN KEŞFİ” ‘Alexsandder von Humboldt’un Yeni Dünyası’ alt başlıklı Andrea Wulf’un Ayrıntı yayınlarından çıkan kitabı okusunlar.

Doğanın Keşfi Andrea Wulf-Ayrıntı Yayınları

HIRSIZDAN HIRSIZLAMAM ve ALEXSANDER VON HUMBOLDT’UN MUNZUR MİLLİ PARKI İLİŞKİSİ

“Doğaya hükmetmeye çalışan ve kendini doğanın efendisi gören kişi doğanın canavarıdır. İnsanların doğadan her eksilttiği kendisinden eksiltmedir. Doğaya yaptığı her katkı da kendisine yaptığı katkıdır. İnsanlar elbette doğadan yararlanacaklardır, ama doğadan sağlanacak hiçbir yarar doğanın zararına olmamalıdır.” https://yurekvakfi.org

Yukarıda aktardığım gibi çocukluğumuzda bizim köye ABD liler gelirlerdi ve bizde onlara para karşılığı hizmet ederdik. Uçaklarının rahat inmeleri için biz yatılı okul öğrencileri, ortaokul öğrencileri ve askerler bu günkü konutların olduğu yazıda taş toplayarak pist yapardık. Pist kenarına dizdiğimiz taşları beyaz kireçle boyardık. Küçük uçakları kolayca inerdi. Biz Amerikalılardan önce balık makinası, meps vb oltalar görmemiştik. Bu konuda tek bildiğimiz çiviyi eğerek ucuna bir solucan takarak ip bağladığımız sırıkla balık avlamaktı. Bu yeni teknoloji ürünleri bizi çok fazla cezbetti. Onların her gelişinde misine ve olta ister ve alırdık. Misine ve oltası olanlar balık tutmada çok avantajlı oluyorlardı. Bizim köyün bizden büyük gençleri organize olarak bu Amerikalılara ait uçağı soydular. Aklıma gelenler Hasan Yürek, Hüseyin Varlı, Mehmet Ali Yürek, Ali Yılmaz Yerlikaya, Hüseyin Uçar, Emirali Yürek, İbrahim Tur ve Aydın Yerlikaya var. Aklıma gelmeyenler ve hatalı yazdıklarım hoş görsün. En büyük ve en ağır bavulu bizim ahmak amcaoğlu Hasan Yürek çalmış. Kendi abilerinden korktuğu için getirdi bizim samanlıkta otların içinde sakladı. Ben bildiğim için gece kalkıp lamba ile samanlığa gidip bavulu açtım. Amacım birkaç olta, misine vb balık tutma malzemesi almak. Ama ne göreyim açtığım bavul tıka basa tuğla kalınlığındaki kitaplarla dolu. Kitapların çoğunun kapağında büyük harflerle ALEXSANDER VON HUMBOLDT yazıyor. Günlerdir kamp ateşinin etrafında viskilerini içen Amerikalıların tartışmalarında da hep bu isim kulağıma çalınmıştı. Bavulda olta çıkmayınca kör pişman kapatıp çıktım. Ertesi gün olay patladı. Asker köyü bastı. O zaman Ovacık Kaymakamlığında tahrirat kâtibi olan halamın eşi Ahmet Eren araya girerek köylülerle toplantı yaptı. Tabi köy basılınca bizim soyguncuların çoğu köyden kaçmış. Ahmet Eren’in uzlaştırıcı aracılığı sayesinde muhtar ve köylüler çocuklarına baskı yaparak çalınanları getirip teslim ettiler. Büyüklerin bu işten haberi yok. Ben de bizim samanlıktaki bavulu babama gösterdim. Herkesin çaldığı bavul ve valizler eksiksiz sahiplerine teslim edilerek olay kapatıldı.

ABD’liler 1950 yılların başından 1968 devrimcileri devrim ateşini yakıncaya kadar her yaz geldiler. Yalnız alabalıklarımızı, bitkilerimizi vd türleri götürmediler. Bazı moda ve kültürlerimizi de götürdüler. Bizim köyümüzde harman zamanı genç, yaşlı, evli, bekâr ve çocuklar hep bir arada anadan üryan yüzerdik. Çünkü don ve mayo yoktu. Aksakalları göbeğine inen amcam Ağa (Ağaye Baçi), Seymamude Lıli, yeni evli Hüseyin Uçar, Hüseyin Varlı ve benim gibi onlu yaşlarındakiler hep bir arada anadan üryan yüzerdik. ABD’liler de bol bol fotoğraflarımızı çekerdi. Yine Amerikan tıraşı denilen saç tıraşı modası bizim Dersim’den giden saç tıraşı modasıdır. Annelerimiz biz çocukların kafasına bir kase koyar etrafını makasla keserdi. Benim yaştakilerin o günkü tıraşları öyle tıraştı. ABD’liler bunları da fotoğraflayıp götürdüler. Bizim Dersim tıraş modası sonra Amerikan tıraş modası olarak bize geri döndü. Benim şahsen yanında çalıştığım en son ekip 1967 yazında geldi. Bizim o günkü Genel Kurmay Başkanımız Cevdet Sunay ve ABD Gen. Kurmay Başkanı da vardı. ABD liler her yıl gelişlerinde onlarca bitki, böcek, kuş vd canlı türü örnekleri götürdüler. Munzur da ağ ile yakaladıkları meşhur kırmızı benekli alabalıklarımızı canlı olarak getirdikleri şişme havuzlarda memleketlerine götürdüler. Şu anda da 1872 yılında elbette Humboldt etkisiyle dünyanın ilk milli parkı olarak ilan Yellowstone Millî Parkında Munzur’dan giden alabalıklar üretilmekte ve porsiyonu 500-600 dolardan satılmaktadır.

GELELİM HUBOLDT İLE MUNZUR MİLLİ PARKI İLİŞKİSİNE

“Munzurlar Dersimlilere ait değildir, Dersimliler Munzurlara aittir. Dersimliler olmadan da Munzurlar yaşamlarına devam eder. Ama Munzurlar olmadan Dersimliler yaşayamaz.”                         https://yurekvakfi.org

En uzun süre Ovacık Belediye Başkanlığı yapan merhum kayınpederim Ali Yerlikaya anlatıyor. “1950 Ellilerin sonu, bizim Başbakanımız Adnan Menderes Davos zirvesinde ABD Başkanı ile ayaküstü sohbet ediyorlar. Bizim ki konuya girmek için şöyle diyor. Ne güzel memleket değil mi Sayın Başkan diyor. ABD Başkanı da yanıt olarak diyor ki; burada ne var, senin memleketin Dersim’deki Munzur vadisi ve gözeleri ve Ovacık ilçeniz buradan çok daha güzel diyor. Bizim ki şaşkın ve mat oluyor. Ne duymuş ne de görmüş. Meğer Dwight David Eisenhower ABD Başkanı olmadan önce asker iken gelip Munzur’da on gün kamp yapmış ve hayran kalmış biri. Ülkeye döner dönmez en güvendiği Milli Savunma Bakanı ve çocukluk arkadaşı olan Ehtem Menderes’i derhal Munzur’u incelemek üzere gönderiyor. Belediye Başkanı Ali Yerlikaya, Kaymakam ve askeri yetkililer karşılayarak gezdirip konuk edip gönderiyorlar. Bakan bol fotoğraf ve bilgi ile Ankara’ya dönüyor. Menderes döneminden başlayarak ABD’liler Türk hükümetlerine Munzurları Milli Park ilan etmek üzere telkinlerde bulunuyorlar. Bu emellerini ancak ABD’deki görevinden dönerek Süleyman Demirel’e Başbakanlık Müsteşarlığı yapan Turgut Özal sayesinde 1971 de ulaşıyorlar. Bu durumu Özal Başbakan iken 1987 deki bir toplantı arasında da kendisine teyit ettirmiştim. O zaman ben İstanbul’da Holdinglerde üst düzey yönetici olarak görevli idim. Toplantı arasında ki ayaküstü sohbette Sakıp Sabancı, Vali Nevzat Ayaz, Bakan İmren Aykut ve daha birkaç kişinin huzurunda ben Dersimliyim deyince; iftiharla onlar benim dayılarımdır. Munzur’u ben müsteşarken Demirel hükümetine Milli Park yaparak kurtardım, dedi. Tabii, Humboldt ve ABD lilerin etkisinden bahsetmeden.

Bu gün ise, ALEXSANDER VON HUMBOLDT bir doğa insanı Alman’ın etkisi, ABD yönetiminin baskısı ile 1971 yılında Milli Park ve daha sonra da 1. Derecede sit olarak ilan edilen Munzur Milli parkı yok edilmeye çalışılıyor. Geçtiğimiz yaz doğa düşmanı rantçılar devlet ve yargı işbirliğiyle Munzur’un statüsünü 1. Dereceden 2. Dereceye düşürdüler. 1. Derecede sit demek çivi dahi çakılamaz demektir. 2. Derecede sit demek belli oranlarda inşaatlar vd işler özel izinlerle yapılabilir demektir. Bu karar daha sonra Cumhurbaşkanı kararnamesiyle tekrar değiştirilerek eski haline dönüldü. Fakat Munzur da doğa katliamı devam ediyor. Bizim Çağperi köyündeki asma köprünün olduğu yere Munzur çayına sıfır bir tesisi devletin kendisi yaptı. İşletmesini bile kiracısına verdi. Hani derler ya, imam yellenirse cemaat pisler. İşte devlet bu Munzur’umuza yellendi, cemaatte elbette pisleyecektir. İşte bu uzun yazının amacı bu Munzur doğa katliamını engellemektir. Amerikan ve Almanların kurtarmaya çalıştıkları bu dünya güzeli memleketimizi biz bizimkilerin katliamından kurtarmaya çalışıyoruz. Nasıl?

“Daha iyi, daha güzel ve daha zengin bir Dersim yaratmak, Dersim’in doğasını koruyarak yenilenmesini sağlayarak zenginleştirmeye bağlıdır.” https://yurekvakfi.org

DERSİM ÇABANININ ABD NİN SIRRINI KEŞFİ

Tam çeyrek asır önce, 2000 yılı Mayıs ayının sonları İstanbul’dan gezi amaçlı New York’a uçuyorum. Çantamda Amerika ile ilgili 4-5 kitap var. Elimde ise Buket Uzuner’in bana harika rehberlik yapan “New York Seyir Defteri” adlı kitabı var, onu okuyorum. Kafamda onlarca soru dolaşıp duruyor.

  • Henüz beş yüz yıllık bir ulus iken nasıl olup da beş bin, on bin yıllık bizim medeniyetleri geçerek dünyanın ağası, kıralı oldu bu ABD?

  • Yüzlerce ırk, din ve dilli insanların oluşturdukları bu toplumda neden bizdeki gibi iç isyanlar, savaş ve terör yok?

  • Bu vd kafamı kurcalayan onlarca soruyla indim New York’a.

New York’a inince Marmaris’ten arkadaşım olan ABD vatandaşı Antik Yunan Felsefesi uzmanı Prof. Hanım arkadaşıma bu soruları soruyorum. Araştırmaları nedeniyle Anadolu ve Yunanistan’da 15-20 yıl geçirmiş. Türkçesi benden iyi. Uçakta beynimi kurcalayan yukardaki soruları evindeki yemekte soruyorum. Yanıtlıyor. Sevgili Mehmet; bu vahşet konusunda biz ABD’liler en öndeydik. Hatırlasana, önce yerli halkları yok ettik. Sonra anlamsız kuzey-güney savaşlarıyla birbirimizi yok etmeye çalışırken sağduyulu bir Başkan olan Abraham Lincoln 1809-1865 geldi ve bu vahşeti bitirdi. Bilim insanları sayesinde doğayı yok etmenin kendimizi yok etmek olduğunu öğrendik. Şimdi Amerika’da bir ağacı kesmek bir insan öldürmekten çok daha zor. Bu size de gelecek, ama zaman, bilinç, bilgi ve kültürle alakalı. ABD yönetenleri ve kapitalistlerinin doğayı tahrip etme, Amerikan halkının da doğayı koruma mücadelesi hala tüm yoğunluğuyla devam ediyor, dedi.

Yanımda götürdüğüm cep bilgisayarım velo (Philips) ile günlük izlenimlerimi yazıp otelin resepsiyonun daki ortak bilgisayardan Marmaris’te çıkarmakta olduğumuz DEĞİŞİM Gazetemize gönderiyorum. Tabii bahsettiğim bu 2000 yılında Türkiye’de bilgisayar, internet gibi şeyler hak getire. İnsanların bilgisayarı yolda gördüklerinde bomba diye karakola götürdükleri yıllar. Marmaris’te benimle birlikte 3-5 kişi ve kurumda internet ve e-posta var. Bir gün Corc Washington’un heykelinin önünde çektirdiğim bir fotoğrafımı da yazıya ekleyip gönderdim. Ertesi gün gazeteyi eline alan bizim Oflu İbrahim Demirci bizim dükkâna gelerek nereyedur bu uşak diye soruyor? Bizim mağaza müdürümüz Zafer bey de Amerika’da diyor. Gazeteyi önüne atarak peki bu nedur? Fotoğrafımı göstererek bu dün çekildiyse buraya ne ara ve nasıl geldu? Sekreter hanımı göstererek o bilir ona sor diyor. Kızcağız dilinin döndüğü kadar anlatmaya çalışıyor ama nafile. Bu Kizilbaş ne yapayi diye söylene, söylene çıkıp gidiyor.

Yazılarımı devamlı okuyan ve lise, Üniversite ve doktorayı ABD de yapan Marmaris’teki dostum Dr. Tamer Özel dönünce ziyaretime geldi. Elindeki, son ABD Gezi Notları yazımın olduğu bizim gazeteyi önüme koyarak şöyle dedi. Benim çocukluğumdan bu güne kadar ki hayatım Amerika’da geçti. ABD ruhunu iyi bilirim. Amerika’ya gelen hiçbir Türk şimdiye kadar senin baktığın gibi bakmadı, görmedi ve düşünmedi. Hepsi ABD’ye iner inmez, moda merkezlerine, giyim, alış, veriş ve eğlencesine dalıp döndüler. Bir tek sen bu analitik akılla baktın ve ABD gerçeğini gördün, dedi. Peki, nedir bu sır diye sordum? Gazetedeki son yazımın son üç cümlesini önüme koydu. Orada şöyle yazıyordu. Bana göre bu Amerikalıların başarı sırrı; araştırma, sürekli öğrenme, bilim, yüksek teknoloji ve bilgi, bilgi, bilgi. Dr. Tamer Özel bey halen ABD üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmaktadır ve İletişim yayınlarından çıkan “ABD MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ” kitabının yazarıdır. Gelelim bu günkü ABD’ne.

ABD’NE DOĞANIN TOKADI

Ben bu satırları yazarken AMERİKA en zenginlerinin yaşadığı yerlerde hala söndürülemeyen tarihin en büyük yangını olan “Sunset Yangını” ile boğuşmaya devam ediyor. Los Angeles’ta başlayan orman yangınları, özellikle Hollywood bölgesini ciddi şekilde etkilemeye devam ediyor. Hollywood Hills’teki yangın ABD’nin en zengin ve en ünlülerini vurdu. Yangınlar nedeniyle yaklaşık 130.000 kişi tahliye edilmiş ve 2.000’den fazla yapı yanmıştır.

Tam bir Alevi inançlısı olarak Dersim coğrafyasındaki tüm ziyaretleri her yıl çok sayıda kurban, adak, niyaz ve miyazla ziyaret eden eşim Cane diyor ki; bunlar kıyamet alametidir. Mehdi gelecek. Ben de diyorum ki, hayır doğanın kendisine en fazla zarar veren katillerine tokadıdır. Bir düşünün bu evleri yanan ABD zenginlerinin her birinin özel uçakları, helikopterleri ve onlarca arabasının doğaya saldığı karbon gazı ile yarattığı kirliliği. Elbette doğanın tokadını hak ediyorlar.

Proto atalarımız olan Homo Sapiensler, avcı toplayıcı iken aralarında pek fazla kavga, gürültü yoktu. Yakın akrabaları kurt, ayı, domuz çakal vd gibi avlanıp karınlarını doyuruyorlardı. Et oburlukla beraber ot oburdular. Bilim insanları onların günümüz insanından daha iyi beslendiklerini tespit ettiler. Ne zaman ki, hayvanları evcilleştirip, tohumları ıslah ederek tarım ve hayvancılığa başladıktan sonra, işte o günden beri de savaşlar başladı. Bu hayvan senin, şu mera benim kavgaları başladı ve hala tüm hızıyla devam ediyor. Avcı, toplayıcı iken toplama, artırma olmadığından BİZ idiler. Tarım ve hayvancılıkla toplamaya ve artırmaya başlayınca SEN ve BEN olarak ayrıştılar ve kavgalar başladı. Savaşmaları hem birbirleriyle oldu hem de doğayla.

“Doğa insanlara ait değildir, insanlar doğaya aittir. Tıpkı ormanın yaprağa ait olamayacağı, tam tersine yaprağın ormana ait olduğu gerçeğinde ki gibi.” https://yurekvakfi.org

Şimdi benim de naçizane katkılarda bulunduğum Ali Tiyar Gök Bey’in “DERSİM’İN YABAN BİTKİLERİ VE BÜYÜLÜ DÜNYASI” kitabına yazdığım kısa Dersim Tarihi kitabındaki kendi satırlarımdan iki-üç satır aktarayım.

“Dünyanın ilk oluşum evrelerinde yüz milyon canlı tür vardı. Bu yüz milyon canlı türünden biri de insandı. İnsan denilen canavar yaratık bu yüz milyon canlı varlık türünün doksan milyonundan fazlasını yok etti. Yeryüzünde şu anda yalnızca 8 milyon 700 bin canlı türü bıraktı. Bu kalan canlı türlerinden biri olan insan yok olursa, acaba doğa kendisini nasıl ve ne kadar zamanda onararak eski sağlığına kavuşur?”  

                                           

Ali Bey’in “DERSİM’İN YABAN BİTKİLERİ VE BÜYÜLÜ DÜNYASI” Yazar Ali Tiyar Gök. Hayy kitap. 2023 baskısı s. 633. Bu kitabı her Doğaseverin ve her Dersimlinin okuması gerekir. Bu kitabı evlerinde başucu kitabı yapmayanlar Dersimli olamazlar.

İnsan denilen bu yaratık, kanatları olmadığı halde uçtu ve şimdi de uzayı kirletiyor. Yüzgeçleri olmadığı halde denizlerin altında, üstünde dolaşarak okyanusların içinde çöp adaları oluşturdu. Fareler gibi toprağın altını oyuyor.

                                                                   

Şimdi size dünyayı en fazla kirleten ve en fazla katleden ABD’lilerin kendi gazetesinde kendi adamının yazısından birkaç satır vereyim.

James Overbye’nin Ocak 2025 tarihli The New York Times’tan:  “İnsanın 100 katı plastik: Yaşam uzun zaman önce başladı ve ilk başta yavaş ilerledi. Bugün Dünya’nın biokütlesinin yüzde doksanı bitkilerden oluşuyor. Diğer büyük bir kısmı da mikroplar – virüsler, bakteriler, algler ve mantarlar – bizi birbirimize bağlayan biyokimyasal iplikler. Bar-On’un çalışmasına göre insanlar -120 milyon ton ağırlığında yaklaşık 8 milyar insan- Dünya’nın mevcut biyokütlesinin yalnızca binde birini oluşturuyor. Son tahminlere göre termitler 445 milyon ton.

Ancak biz insanlar, özellikle son zamanlarda gezegenimiz üzerinde çok daha büyük bir etkiye sahip olduk. Şu anda gezegende 1.3 trilyon ton insan yapımı şey var ve bunların neredeyse tamamı 20. yüzyılda inşa edildi. Bunun en büyük kısmını 600 milyar tondan fazla beton oluştururken, bunu yaklaşık 400 milyar ton kum, çakıl ve inşaatlarda kullanılan diğer malzemeler takip ediyor. Menard e-postasında, dünyalıların 2 milyar araba ve bunları sürmek için 70 milyar ton asfalt inşa ettiğini yazdı.

Örneğin, insanlar vahşi hayvanlardan 10’a 1 oranında daha ağır basıyor ki bu Menard’ı şaşırtmış. Yani yemek için beslediğimiz hayvan sürülerinin sadece yarısı kadar ağırlığımız var. Belki de daha kaygı verici olanı, insanlar kendi kütlelerinin 100 katı kadar plastik kullanıyor.”

“Gezegende herkesin ihtiyacına yetecek kadar varlık vardır ama herkesin sahip olma, açgözlülük tutkusunu tatmin edecek kadar yoktur. M. Gandhi

Doğadaki bu hızlı tükenişe bilim insanları Kolapsoloji (Çöküşbilim) adını verdiler ve bu hızlı çöküşü durdurmak ve yavaşlatmak için tüm güçleriyle çabalıyorlar. Devletler ve halklar ise bu çöküşü hızlandırmak için tüm hızıyla çalışıyorlar. Bu paradoksu birinci guruptaki Doğa savunucuları kazanamazsa 2050 den sonra çöküş gerçekleşecek. Önemsediğim bir özdeyiş var.

“Herkes kendi evinin önünü temizlerse sokak temiz olur. Giderek kentler ve dünya da temiz olur.”

Bu gerçeklikten hareketle ve dünyayı, Ülkemi bu konuda değiştirmeye gücüm yetmeyeceğinden kendi doğamız olan Munzurlarımıza odaklandım. İnsanı değiştirmeden dünyayı değiştiremezsiniz öz sözünden hareketle Dersim insanlarımızı eko okur -yazar ve doğa dostu yapmak için çabalıyorum. Buna tüm varlarımı ve benliğimi koyarak 4KYÜREK VAKFI kurdum. Bu konuda yakında Munzurlarımızla ilgili yeni hukuki süreçler başlatmayı hedefliyoruz.

Bir doğa canavarı olan ben nasıl doğa dostu ve koruyuculuğuna evirildiysem, her Dersimli hemşerimiz de olabilir. Ben doğa savunucusu olduktan sonra katıldığım tüm cenazelerde hocanın ve/ya dedenin; ey cemaat merhumu veya merhumeyi nasıl bilirdiniz sorusuna, doğa nasıl biliyorsa, ben de öyle bilirim.” Yanıtı veriyorum. Yine hocanın, “merhuma hakkınızı helal ediyor musunuz? Sorusuna da, doğa hakkını helal ediyorsa ben de helal ediyorum,” diyorum.

İnsanlar doğadan elbette yararlanacaklardır, fakat hiçbir insan yararı doğanın zararına olmamalıdır.” Dersim Çobanı.

Ormanı kökten tıraşlamak yerine, budayarak odun ihtiyacını karşılamak gibi.  Hayatımda hemen hiç kötülük yapmadığım ve elimden geldiği kadar iyilik yapmaya çalıştığım köylülerimi ve komşularımı ormanı hızarla ot biçer gibi biçtikleri için şikâyet ettim. Hem de bir Pazar günü evinde uyuyan orman şefini yatağından kaldırarak. Arabamız yok deyince, al sana araba diyerek arabamı vererek. Bu nedenle hala benimle konuşmayan, kurbanımı almayan, bana kurban vermeyen komşularım var.

Unutmayalım ki, Munzur’un tahribatı Dersim’in tahribatıdır. Munzur Baba beş bin yıldır bu coğrafyanın Alevi halkına pirlik yapıyor. İnanmayan kendisi de Dersim Mazgirt’li olan arkeoloğ Dr. Serkan Erdoğan’ın kitabında; “Yerli ve Yabancı Kaynaklara göre, DERSİM VE ÇEVRESİNDEKİ ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR-1” kitabına baksın. Kalan Yayınları. 1. Basım-2004. Burada Sümer ardılı Asurlar ve Hititler döneminde M.Ö iki binli yıllardan itibaren Munzur adında bir ülkenin olduğu ve bu ülkeye yapılan seferleri okuyabilir.

Bu yazının başlığındakilere (MUNZURLAR, MUNZURLULAR, TALANCILAR VE DEVLET) söyleyeceklerim şunlardır.

DEVLETE VE RANTÇILARINA ÇAĞIRI

 2009 da TBMM de zamanın Başbakanı R. T. Erdoğan ile Dersim heyeti olarak görüşmüştük. O toplantıda ben Munzur’un önemi, değeri ve kutsiyeti üzerine Başbakanın gözlerinin içine bakarak şöyle demiştim. Sayın Başbakanım, ben altmış yaşındayım. Bizim ilçede 2-3 metre kar yağar. Ben bitkisel hayattaki yatalak hastaların kızakla Munzur kenarına götürülüp kurban kesilerek hastaya Munzur suyu içirilip, kesilen kurbanın kanından bir damla hastanın alnına sürüldükten sonra sedyeden inerek yürüyerek evine dönüp iyileşen hastalara tanık oldum. Sayın Başbakanım, dünya İslam âlemi için Mekke ve Kâbe neyi ifade ediyorsa, biz Dersim Alevileri içinde Munzur onu ifade ediyor. Başbakan o ana kadar sayfalarca tuttuğu notlarını iterek ve elindeki kalemi bırakarak yanındaki Bakan ve MV arkadaşlarına dönerek; arkadaşlar biz niye bu insanların inançlarıyla uğraşıyoruz. Memlekette başka su mu yok. Hangi arkadaş yapıyor bu işi diye sordu. Toplantımızda bulunan o günkü Gn Sekreter Hüseyin Çelik dedi ki, Orman ve su işleri bakanımız Veysel Eroğlu bey ilgileniyor. Bir daha baksın bu işe, yeniden değerlendirelim dedi.

Şimdi Cumhurbaşkanı olan Sayın Erdoğan’a yeniden hatırlatıyorum. Roma ve Vatikan Dünya Hristiyanlığı için neyi ifade ediyorsa. Mekke ve Kâbe Dünya İslam âlemi için neyi ifade ediyorsa, Dersim Munzurları da dünya Alevileri için onu ifade ediyor. On binlerce yıldır özgür ve özgün akıyor Munzur, dokunmayın, dokunan yanar, Munzur akar. Bakın dünyanın en ünlü ve en zenginlerini Hollivud’da doğa nasıl yaktı. Sizi de Munzur boğar. Dokunursanız dokunur size. Munzur’u yok etmeye çalışanlar yok olup giderler ama Munzur yok olmaz. Dokunmazsanız akar gider.

Yakın zamana kadar haklı olarak Dersim terör başkenti olarak bilinirdi. Dersim artık terörü bitirdi. Dersim artık en güzel doğa başkenti. Doğamıza dokunmayın. Doğamız Munzurlarımız, dağlarımız, nehirlerimiz, göl ve şelalelerimiz, alabalıklarımız, dağ keçilerimiz, sarımsağımız vd börtü böceğimizle kutsallarımızdır. Biz Dersimliler de doğamızı namusumuz gibi görüp koruyoruz. Dokunmayın dokunursanız yanarsınız.

DERSİMLİLERE ÇAĞIRI

 Munzurların katledilmesi, Munzurluların da katledilmesidir. Unutmayın ki; suyu yok edilen halkların soyu da yok olur. Bu gün öyle bir noktadayız ki; Munzur’un ve Munzurluların varlıkları ve geleceği bizlerin bu konuda vereceği mücadelenin muhtevası ve kalitesine bağlıdır. Bunun için tüm kişi ve kurumlar olarak Dersim genelinde ekolojik okur yazarlık eğitim çalışmaları yapmalıyız. Eko okuryazarlık; yeryüzünde yaşamı mümkün kılan doğal döngüleri, ekosistemi anlama becerisine sahip olmak demektir. Yaşamı bu döngülere uyumlu hale sokmak, aynı zamanda sürdürülebilir yaşamı mümkün kılmak anlamına gelir… Bana göre doğa ve çevre bilincine sahip olmaktır

Kişi değişmeden, dünya değişmez kuralını rehber edinmeliyiz. Ağacı görünce odun, bitkiyi görünce ot, hayvanı da et gören anlayışı hızla değiştirip dönüştürmemiz gerekiyor. Dersim Platformu, Munzur Çevre Derneği, Dersim Barosu, Ticaret Odası, Esnaf ve Sanatkârlar Derneği vd. meslek kuruluşları ve STK lar eko okuryazarlık konusunu önemle ve ivedilikle ele almalıdırlar. Eğer biz Dersimliler Dersim’in doğasına sahip çıkarsak, bu doğamız Dersimlilerin yedi sülalesini, yedi göbek besler ve korur. Doğamız yok oldursa biz de birlikte yok oluruz. Bu konuda yukarıda önerdiğim ve aşağıda önereceğim kitaplar önemli kaynaklardır.

Munzurları tümüyle korumayı temel amaç ve görev edinmiş vakıf sitemizin ana sayfasındaki kayar pano sözlerinden bir kaçı ile bitireyim.

  • Ağacı kereste, ormanı da yakacak deposu olarak gören vatandaş zihniyetinden, ormanı yaşam iksiri olarak gören vatandaş anlayışına gelmeli ve getirmeliyiz.

  • Ormanlar insanlığın su ve oksijen fabrikalarıdır. Yok edersek, yok oluruz.

  • Ormanı yok eden toplumların yok olacağını, ormanlarını çoğaltan toplumların çoğulculaşacağını her insana ek(le)meliyiz.

  • Ormanı yok edenlerin yağmur bulutlarını, kar ve yağmuru, nehirleri ve bu nedenle tüm gıda kaynaklarını da yok edecekleri bilgi ve bilincini tüm topluma vermeliyiz.

  • Ormanın insanların en büyük dostu olduğunu akıllara ve yüreklere ekmeliyiz.

  • Orman yıkıcılarını orman yapıcılarına dönüştürmeliyiz.

  • Kirleterek yok etme sınırındaki Dünyamızdaki karbondioksit miktarının %25 şini tek başına ormanların emerek temizlediğini ve bu işleviyle ormanın insanların akciğerleri olduğunu unutmamalı ve unutturmamalıyız.

  • Ormanlarımızın yağmur gözeleri olarak mahsullerin, tarımın vd tüm besinlerimizin ser çeşmesi olduğunu akıllara kazımalıyız.

  • Ormanlarını yangınla veya kesip yakacak olarak tüketenlerin kendilerini ve gelecek nesillerini yok edeceklerini aşılamalıyız.

Ya Munzurlarla beraber, bir ve var olacağız. Ya da Munzurlarla birlikte yok olacağız. Munzurlar Dersimlilerin namusudur. Namusunuza sahip çıkın.

Unutmayın ki, herkes yaptıkları kadar yapmadıklarında da sorumludur.

                                                                                                       DERSİM ÇOBANI

 

HANGİSİ DOĞRU, EHLİ-BEYT Mİ KUREYŞANLARIN EVLADI, YOKSA KUREYŞANLILAR MI EHLİ – BEYT’İN EVLADI?

AÇIKLAMA VE KAYNAKLARA İLİŞKİN OKUMA YÖNTEMİ: Doğu halkları günümüze kadar olan süreçte dünya ve kendi tarihlerini Batılılardan ve Batılı bakış anlayışıyla öğrendiler. Son yıllarda Doğu ve Rus kaynaklarına da bazı yayınevlerinin çevirileri sayesinde ulaşır olduk. Bu çalışmada Rus, Azerbaycan, İran ve diğer Doğu ve Ortadoğu kaynaklarının en yeni ve geçerli kaynaklarına önem ve öncelik verdim. Sokaktaki okumayan ve okusa da okuduğunu zor anlayan sade vatandaşı hedef okur olarak önceledim. Bu nedenle Aziz Nesin’in “Bizim anladığımız, bir bilimsel konuyu, o bilimi bilmeyen halka anlatabilecek biçimde yazmaya, anlatmaya vulgarisation (halklaştırma) denir,[1] doğru yöntemini önceledim. Akademik çevreler için yararlandığım tüm kaynakları dipnotlarla verdim. Okumayı akıcılıktan koparmamak için her kaynağı bir kez açık kimliğiyle yazıp, tekrarında ise alıntıyı takiben yanına ve parantez içinde yazarın adını ve kaynağını vererek geçtim. Ayrıca Prof. Dr. Selçuk Şirin’in Ocak-2023 te yayınlanan “YA ADALET YA SEFALET”[2] kitabındaki “YAŞAYAN ANLATSIN” başlıklı formatını kullanarak tanıklıklara ve sözlü tarih çalışmasına yer vereceğim. Yaptığım bu çalışmanın birçok kişiye aykırı geleceğinden, tepkiler alacağının bilincindeyim. Benim önerim yalan,  yanlış algı ve ön yargılarla dolu kafaların önce kafalarına doldurulmuş yanlış bilgilerden kurtararak bu makaleyi okumalarıdır.

Ne demişti Alvin TOFFLER, “21. Yüzyıl cahilleri okuma yazma bilmeyenler değil, öğrenmeyen, öğrendiği yanlışlardan vazgeçmeyen ve yeniden öğrenmeyenler olacaktır.”

GİRİŞ: Tarih doğuda Doğulular tarafından yapıldı. Fakat batıda Batılılar tarafından yazıldı. “Tarih; insanın kendini bilgisiz saydığı konulara ilişkin belirli soruları yanıtlama çabasıdır. İnsana insanı anlatmak için var olmuştur. Bir bilim olarak tarihin bir Yunan icadı olduğu adından bellidir.* History, salt bir soruşturma ve araştırma anlamına gelen Yunanca bir sözcüktür. Heredot yaklaşık tüm ömrünü (elli yıl) bu hakikati aramaya adayarak ve tüm Ortadoğu, Asya, Balkanlar, Kafkasya’yı karış karış gezerek tarihin babası olmuştur.”)[3]

Batılı bir kısım namuslu araştırmacı ve aydınları dışında tutarsak, kalanların büyük bölümü tarihi saptırarak kendilerinin ve uluslarının çıkarlarına hizmet aracına dönüştürdüler. “Aslanlar tarih yaptı, tilkiler aslanların tarihini yazdı” gerçeği bu duruma işaret etmektedir. Bu konuyu uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. TBMM de görevli dostum Dr. Melih Yürüşen  bir watshap mesajıyla bana K. Kılıçdaroğlu’nun 2023 seçimleri çerçevesinde Akşehir’e atası Seyyid Mahmud  Hayrani Türbesini ziyareti nedeniyle sorular sordu. Ben de wathhap mesajı olarak verdiğim yanıtta atası olduğu doğru ama ehlibeyt evladı olduğu yanlıştır özetli kısa bir yanıt yazdım. O kısa yanıt beni tatmin etmediğinden bu konuyu detaylı yazmaya karar verdim. Son zamanlarda Alevileri İslamlaştırarak Araplaştırmaya çalışan görevli ekol bu tür çabalara hız verdi. Kureyşanlar ile ilgili son yıllarda yapılan saçma yayınlar beni bu konudaki araştırmalara dayalı bildiklerimi yazmaya itti. Bu makalede arkeolojik veriler, yazılı kabul görmüş ciddi akademik kaynaklarla konuyu aydınlatmaya çalışacağım.  Ehlibeyt’ten ve dolayısıyla İslam’dan 1200 yıl önce yaşamış büyük zat Kureyş Baba’nın kendisinden 1200 yıl sonra Hz Hüseyin’in eşi Sah Banu’dan  doğan torununun nasıl evladı yapılabildiği yanlış ve/ya yalanını açıklamaya çalışacağım.

“Cahille tartışan bilgeler cehalete düşer.” GOETHE

Önce kafalara yanlış kazınmış algılardan kurtulmamız gerekiyor. Onlarca halkın yaşadığı ülkemizde nasıl ki herkes Türk değilse, İran’da da onlarca halk yaşamaktadır ve herkes Farisi değildir.  Her iki ülkede de değişik din ve ırklara mensup çok sayıda halk yaşıyor. Ama iktidarı eline geçiren ırkın, dilin ve dinin mensupları o ülkenin diğer ırk ve inançlarını yok edemeyince yok sayarak kendi ırk, dil ve dinlerinin damgasını vuruyorlar. ‘Türkiye’nin yüzde doksan dokuz Müslüman ve Türklüğü’ gibi İran’da ‘yüzde doksan dokuz Fars ve Şii Müslüman’ olarak akıllara kazınmış. Oysa, her iki ülkenin gerçekleri tam tersi. Günümüz İran’ında nüfusun çoğunluğunu Azeri vd halklar oluşturuyor ama Molla rejimi farklı din, dil ve ırktaki halkların üzerini gerici İslam perdesiyle örtüyor.

ALEVİLİK, DERSİM, AŞİRETLER VE OCAKLAR BAĞLAMINDA KUREYŞANLAR:  Kureyşanlarla Dersim tarihi iç içe olduğu için kısaca Dersim tarihinden kısa bir özet aktaralım. 1968-1970 yılları arasında Pulur (Sakyol) Höyüğünde gerçekleştirilen Arkeolojik çalışmalar sonucunda ortaya çıkan bulgularla, bölgenin Kalkolitik Çağda (M.Ö. 5500-3500) yerleşime sahne olduğunu göstermektedir. Pulur’daki kazılarda kale benzeri evler, ocaklar, dibekler, çeşitli öğütme araçları, hayvan resimleri, tunçtan yapılmış iğne ve kazma gibi çeşitli metal eşyalar ortaya çıkmıştır. Bölgede, M.Ö. 2200’lere tarihlenen İşuva (Hurri-Mitanni) adıyla anılan yazılı tarih de Subarrularla başlamaktadır. M.Ö. 4. yüzyıla ait bilgilere göre, Yunan gezginleri burayı “Daranis” olarak adlandırmıştır. M.Ö. 519 yılında Dara (Darius) Perslere kral olduğunda, tarihçi Ptolemy’nin kayıtlarına göre bugünkü Tunceli, “Daranalis” olarak geçmektedir ve bu isim uzun yıllar boyunca kullanılmıştır.[4]

Dersim adının kökeni konusunda başka bir görüş ise Dersimlilerin, Hazar Denizi’nin güneyindeki Deylemliler ile ilişkilendirilmesidir. Deylemliler, Pers öncesi bir halk olup, önce Selçuklularla sonra da Moğol işgali sırasında 1256 yılında kaçarak Dersim bölgesine yerleşimler olmuştur. Dersim, Anadolu’da büyük bir siyasal birlik olan Hitit egemenliğine de girmiştir. Hititler’in M.Ö. 13. yüzyılda bölgeye hâkim oldukları bilinmektedir. Hurriler, Babiller ve Asurlar da sırasıyla Dersim üzerinde egemenlik kurmuşlardır. Hitit Devleti’nin yıkılmasından sonra M.Ö. 12. yüzyılda Urartuların bölgeye hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Mazgirt ilçesinde bulunan çivi yazısı belgeler, Urartuların Dersim’de etkili olduklarını göstermektedir. Urartulardan sonra Dersim, M.Ö. 7. yüzyılda Azerbaycan yöresinde ortaya çıkan Medler’in, ardından M.Ö. 4. yüzyılda Persler’in egemenliğine girmiştir.

Dersim, tarih boyunca stratejik bir konuma sahip olması nedeniyle Bizans İmparatorluğu’nun dikkatini çekmiş ve Sasanilere karşı doğal bir kale olarak değerlendirilmiştir. Sasani saldırılarına karşı bir savunma noktası olarak kullanılan Dersim, bir süre Bizans’ın kontrolü altında kalmış, ancak 639 yılında Arap ordularının bölgeyi fethetmesiyle egemenlik değiştirmiştir. Araştırmalar, Bizans İmparatorlarından Leon  Çimişkes’in bu bölgede doğup gençliğini geçirdiğini ve imparator olduktan sonra Çemişkesopolis adıyla şehirleştirdiğini göstermektedir.

Anadolu Selçuklu Devleti ile Büyük Selçuklu Devleti arasındaki egemenlik savaşını fırsat bilen Filaletos, 1086’ya kadar bölgede hüküm sürmüştür. Ancak 1087’de Türklerin Anadolu’ya girişiyle Dersim’in egemenliği Türklere geçmiştir. 1243’e kadar Anadolu Selçukluları’nın kontrolünde kalan bölge, Kösedağ Savaşı’nda Selçuklular’ın yenilgisiyle Moğol egemenliği altına girmiştir. Dersim, Moğol istilasından kaçan Türk boylarına sığınak olmuş ve çeşitli Türk beyliklerinin egemenliği altında yaşamıştır.

1473’te Otlukbeli Savaşı’nda Osmanlı egemenliğine giren Dersimi, kısa bir süre sonra Safevi  yönetimi altına girmiştir. Ancak 1514’te Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi sonrasında tekrar Osmanlı kontrolüne geçmiş ve Çemişgezek Beyliği’ne bağlanmıştır. Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği döneme kadar, Dersim, Osmanlı İmparatorluğu’nun kesin denetimi altına girmemiş ve çeşitli direnişlerle karşılamıştır. 1726’da Diyarbakır Valiliği’nin bölgede düzeni sağlamak için ordu gönderdiği bilinmektedir.

Daha önce birkaç makalemde yazdığım ve katıldığım TV programlarımda açıkladığım konuyu tekrar aktarayım. Dünya Hristiyanlığı için Roma ve Vatikan neyi ifade ediyorsa, İslam âlemi için Mekke ve Kâbe hangi önem ve değerde ise, Dünya Alevileri için de Dersim ve Munzur Baba aynı önem ve değerdedir. Dersim Dünya Alevilerinin başkenti ve ser çeşmesidir. Aleviler Selçuklu, Osmanlı, Safevi ve Türkiye Cumhuriyeti gibi dört devletin kurucu öncüsü ve temel harcı olmalarına rağmen bu dört devlet tarafından tek gerekçe ile sürülmüş, kıyılmış, ötekileştirilmiş ve dışlanarak  günümüze kadar devletsiz kalmışlardır. Bu dört devletin tek ve ortak gerekçesi de, Sünni Hanefi ve Şii İslam’ı resmi devlet dini yapmaları ve Aleviliği İslam dışı görüp Alevileri de Müslüman kabul etmemelerinden kaynaklıdır. Bu dört devlet de Alevileri İslam’ın dışında; gavur, zındık, mecusi, harici görmüşlerdir. Alevilik senkretik olduğu için Aleviler de bu bağdaştırmacılıklarından gelen kucak açmalarının bedelini kucağına aldıklarının sakallarını yolmalarından tarih boyunca kurtulamamışlardır. Aleviler biz de Müslümanız takiyyeleri ile onları kandıramamış ancak kendilerini kandırmışlardır. Ne yazıktır ki; günümüzde halen bu takiyye yalanına sarılan Aleviler çoğunluğu oluşturmaktadır.

“ALDATMANIN EN KÖTÜSÜ KENDİ KENDİNİ ALDATMAKTIR.” Platon

KISACA ANTİK ÇAĞ’DA ALEVİER VE KUREYŞANLAR: Kureyşanlar Dersim’e İç Asya’dan, Altay-Ural’dan Zagroslara oradan da İran ovasına indiler. Oradan da Anadolu’ya gelmiş birçok aşiretten biridir. Kureyşenlarla ilgili en yeni çalışmayı yapan Prof. Dr. Alemdar Yalçın ve Yrd. Doç. Dr. Hacı Yılmaz; “Sonuç olarak Koreşan’ın Afganistan’ın Hace  Hatran bölgesinden geldiğini söyleyebiliriz,”[5] diyorlar. Kureyşanlara ilişkin bir diğer çalışmada kendisi de Kureyşanlı olan akademisyen Kibar Taş’ın çalışmasıdır. Ne yazık ki bu çalışma da bilimsellikten uzak, çoğunlukla hurafelere dayalı sözlü tarih çalışmalarıyla uydurma secereler esas alınmıştır. Kibar taş’ın bu çalışmasında; “ Kureyşanlarda olduğu söylenen ve kimsenin görmediği (gösteril(e)meyen secereye göre 7. İmam Musa-i Kazım’dan Hz. Ali ve Hz. Muhammed’e yani Arap’tırlar. Kureyş ile Seyyid Mahmud Hayrani karıştırılarak bazen biribirlerinin oğul ve torunları yapılarak karışıklıklara neden olunmuştur. Seyyid Mahmud Hayrani’nin kardeşi veya öz amcasının oğlu olup Nasreddin Hoca olarak bilinen Ahi Evran’dan pek bahsedilmemiştir. Oysa Seyyid Mahmud Hayrani’nin kendi adına kurduğu adını taşıyan vakfiyesinde Ahi Evran (Nasreddin Hoca) nın imzası vardır.”  Prof. Dr. Mikail Bayram; “Kureyşanların Batı Azerbaycan’ın Türkiye sınırına 60 km mesafedeki Hoy’dan geldiğini açıklamaktadır.”[6][7] Ayrıca Kureyşanların Horasan, Deylam’dan  geldiğinine  ilşkin kanıtlar daha güçlüdür. Dersim de eski yerel otokton aşiretlerin yanında, dışardan gelen göçlerle birçok halkın sığındığı bir coğrafyadır. Bunun birinci nedeni de Dersim’de var olan ve tanrısı doğa ve insan olan kadim Alevilik inancıdır. İnsanı İNSAN görür ve 72 millete eşit bakar. İkinci nedeni ise etrafı sarp Munzur Dağlarıyla çevirili olup korunaklı doğal kale konumundaki doğasıdır. Bizim Kureyşanların bu konuda yazanları her nedense ilk atalarını  Seyit Mahmut Hayrani’den başlatırlar. Ondan öncesine gitmezler. S. M. Hayrani’den 1800 yıl önce yaşamış büyük ataları Kureyş Baba’yı görmezler. Bir Kalenderi, Haydari Dervişi olarak Hoy’dan gelen S. M. Hayrani sokaklarda yatıp kalkan saf, temiz bir Kalenderi- Haydari piridir. Tıpkı bizim Şe Usen gibi. Bir milletin özüne sözünden yani dilinden ulaşılabiliriz. Milletlerin dilini tarihinden ayırmak olanaksızdır. “Dersimlilerin ve  dolaysıyla Kureyşanlıların öncü ataları olan halkların dili eklemeli, Ural- Altay dizgeli dildir.”[8] Dersimce (Zazaca) bu eklemeli dil gurubundan olduğuna göre Dersimliler ve dolayısıyla Kureyşanlılar da bu öncü halkın ardıllarıdır.

  1. KİMDİR BU ÖNCÜ HALKLAR? Verimli ve ılıman iklimli Mezopotamya, kuzey-güney, batı ve özellikle de doğudan yoğun göçler almıştır. Bu göçlerin doğudan gelenleri Sümer, Elam, İskit, Akad, Asur, Med, Babil, Gutti, lullubi, Kassitler, Hürremiler vd birçok halklar vardı.
  2. Sami dili konuşan Sami Halklar: Bunlar Araplar, Yahudiler, Mısırlılar, Afrikalılar ve Fenikelilerdi. Güneyden ve batıdan Mezopotamya’ya
  3. Hint Avrupa dili konuşan Hint Avrupa halkları: Hint, Rus, Fars ve Avrupa halkları. Bunlarda kuzeyden ve Avrupa’dan geldiler.
  4. Altay- Ural dilleri konuşan Altay Ural halkları: İskitler, Elamlılar, Hurriler, Guttiler, Persler, lullubiler, Mannalar, Medler, Kassitler, Huziler ve Sasanilerdi.

Yukarıdaki kaynağım Piyer Amiye’nin Elam Kitabından aktaran Ferhad Rahimi: “Elam uygarlığı İ.Ö. 7000 yıl önceden, onun düşüşü, yani İ.Ö. 640 yılına değin sürmüş ve çanak, çömlek, boyalı çömlek, tunç ve demir devirlerinden şehir devletleri ve baştanbaşa devlet yaratmakla (İ.Ö.2200. yılda) hüküm sürmüşlerdir. Bu büyük uygarlığın yapısı ve tutumu elimizde vardır. Onların okunamamış on bin levhası Şikago Üniversitesi’ndedir. Eğer onların hepsi okunursa Elamca’nın dilbilgisi de elde edilecektir. Elamlılar ne Sami ne de Aryani idiler. Vildorant (uygarlık Tarihi), Serpersi,   Sayenks, Kelman   Huvar, Petroşefski ve Hanri Fild’in açıkça yazdıklarına göre Elamlıların dili Fin, Türk, Macar, Moğol vs dilleri (Bu vs nin içinde bizim Zazaca- Dersimcemiz de var. M.Y.) gibi Ural- Altay dillerindendir.  Elam dilinin Akhamenidlerin üç dilinden biri olması ve Akamenidlerin ilk başkentinin aynı Elamlıların başkenti Susa olması kesin olarak bunu gösteriyor.” (Ferhad Rahimi S.110-111)

Bu kaynak, Altay- Ural halkı olan ve o bölgeden Mezopotamya’ya Sümerlerin yazıyı oradan getirdiklerini ve bunu çağdaşı hatta öncüsü Elamlılardan aldıklarını söylüyor. Bizim Kureyşanlıların bu Elamlıların ardılları olan Kassitlerden olmaları kuvvetle muhtemeldir.

KUREYŞANLARDA KASSİT İZLERİ: Antik Çağ uzmanı Avustralyalı Prof. Dr. Trevor  Bryce şöyle açıklamış. “Hammurabi’den sonra tahta geçen beş ardılı ile ülke 155 yıl daha varlığını sürdürdü. Fakat son dönemlerinde ülkede önemli huzursuzluklar başladı. Bu huzursuzluklar Babylonia’ya yeni aşiretlerin gelmesi ile daha da arttı. Gelenlerin arasında önceleri Dicle’de konuşlanmışken Babylonia’ya yayılıp Fırat’ın ortalarına kadar ulaşan ve at yetiştiren göçmenler vardı. Başlangıçta Babylonia’da barış içinde yaşadılar; metinlerde paralı askerler oldukları, tarım alanlarında ırgatlık yaptıkları ve kimi zaman da arazi satın aldıkları görülüyor. Sonradan Babylonia halkı ile çatışmalara girdikleri anlaşılıyor. Bunlar Kassitler adıyla anılıyordu.”[9]

Kassitlerle ilişkimizi daha önce açıklamıştık. Bu açıklamamızı destekleyen T. Bryce ile konuya devam edelim. “Avrasya steplerinden ya da Zagros Dağlarından kopup gelen bu grup, Eski Babil Krallığının yıkılışı esnasında tüm Babylonia’ya ve komşu yörelere yayılmıştı ve buralardaki halklarla barış içinde yaşamaktaydı. Kendilerine Galzu adını veriyorlardı ama biz onları – Akad dilinde Kassu adına izafeten- Kassitler olarak anıyoruz. Kassitler o dönemde Babylonia’da yerleşen göçmen topluluklardan yalnızca biriydi. Burada Asurlular, Elamlar, Aramilerin ataları ve diğer halklar da vardı. Ama Kassitler dilleri açısından onlardan net bir şekilde ayırt ediliyordu. Kassitçe sözcükler aracılığıyla günümüze ulaşabilmiş durumda. Bu çok kısıtlı bilgi dahi Kassit dilinin gerek Akadcadan gerek diğer Sami dillerinden tümüyle farklı olduğunu ortaya koyuyor. O dönemdeki Yakın Doğu krallıklarının yöneticileri Babylonia’daki  Kassit krallarından ‘karduniaş ülkesinin kralı’ olarak söz etmekteydiler. Kassit dili hakkında çok az bilgi olmasının nedeni Kassit Krallarının ve genelde tüm halkın, yerleştikleri ülkenin dilini ve geleneklerini hızla benimsemeleridir. Metinlerinde ve yazıtlarında Babil ve Sümer dilini kullandılar. Buradaki gelenekleri benimsemekle yetinmeyerek daha da canlandırıp güçlendirdiler. Yerel halkla yapılan ve soylular arasında diplomatik nedenlerle gerçekleştirilen evlilikler de ayırt edici etnik özelliklerini giderek yitirmelerine yol açtı.” (T. Bryce. S. 50)

KUREYŞANLI PİR ALİ KOÇ VE HZ. MUSA’NIN KAYINPEDERİ ALİ’NİN EŞDEĞER KERAMETİ. (YAŞAYAN ANLATSIN): İyilik ve doğruluk abidesi kayınvalidem Mazgirt’in Kalearkası’ndan  Adile Arslan anlatıyor: “Henüz 16 yaşında yeni evliyim ve ilk çocuğum Memed doğdu. Kocam Almanya’da işçi. 1965 yılıydı. Oğlum hastalandı. Yemeden içmeden kesildi. Ölüm noktasında. Artık umudumuzu kestik. Can vermesini bekliyoruz. Kureyşanlı pirimiz Ali Koç Mazgirt’in Kılaçi Köyünde oturuyor. Her  sabah atıyla gelip bizim kapıdan geçip gidiyor. Çocuktan umudu kesmişiz. Kaynanam Şah Hanım dedi ki, kız sabah geçerken çocuğu götür atının ayaklarının önüne indir. Taze gelinim yüzüm kapalı. Baktım karşıdan atıyla geliyor. Bebeğimi kucaklayıp yola indim. Tam hizama geldi, bebeği götürüp atının önünde yola bıraktım. Atı durdurdu ve bana şöyle dedi. Kızım al götür çocuğunu, o iyileşecek, korkma. Fakat bu gün bu köyden başka bir adam ölecek. O gün çocuğum iyileşti ve dediği gibi köyümüzden başka bir adamda aynı gün öldü.”*

Şimdi de Garald  Messadie’nin MUSA adlı kitabının 1. cildinden aktaralım. Önce kitabın ilgili kısmına ilişkin bir açıklama: Kitapta bahsedilen konu halk Sina’ya göçlerle gelmiş Altay-Ural halkı. Arap değil. Elam’lı olması kuvvetle muhtemel. Musa (o zamanki adı Mos) Peygamber olmadan önce Mısır Firavunlarından kaçıp gelince Sina’da sığındığı bu halktan ailenin babası Hasan, oğlu Ali ve kardeşleri kucak açıyorlar. Musa onların yanında soyguncularla savaşıp güvenlerini kazanıyor. Sonra bu Ali’nin amcası Yetro’nun  kızı  Tsippora ile evleniyor. Ondan doğan çocuğuna da Göçmen (Gerşom) adını veriyor. “İki gündür çocuğu meme de emmeyen ölmek üzere olan bir kadın, kucağındaki bebeğiyle Yetro’ya (Musa peygamberin kayın pederi) yaklaştı ve yalvardı. Ne olursun çocuğumu öldürme onu kurtar dedi. Yetro o çocuk senin günahlarını çekiyor dedi. Çocuğu sütanneye ver dedi. Senin sütün çocuğu zehirliyor dedi. Kızına bıçak getir dedi. Gelen bıçağı alıp kadının saçlarını kesti ve günahlarından arın dedi. Kadın söz verdi. Ölmekte olan çocuk iyileşti.”[10]

Evet demek ki, Hz. Ali’den iki bin yıl daha önce yaşamış bir Ali daha varmış. Her ne hikmetse bu Ortadoğu Ali’sinden 3355 yıl sonra Mazgirt’in Kılaçi Köyündeki Kureyşan Piri Ali Koç’ta benzer kerameti göstererek Mazgirtli bebek Mehmet Arslan’a yeniden can veriyor. Kayınbiraderim olan Mehmet Arslan halen kışları 27 yıl çalışarak emekli olduğu Mersin’de, yazları da Pir Ali Koç’un yeniden can verdiği Mazgirt’in Kale arkası köyündeki bahçesinde, bostanında çalışıyor. Takdir ve değerlendirme sizin.

ANTİK ÇAĞDA KUREYŞ VE KUREYŞANLILAR

Günümüz İran’nın Molla rejimi her şeyi İslam’a dâhil etme ve İslam’a dâhil olmayan her şeyi reddetmekte ve inkârla engellemektedir. Mollalar iktidarından önce şah Rıza Pehlevi İran coğrafyasını Batılı arkeolog ve araştırmacılara açınca çok kıymetli bulgu ve belgelerle tarihin karanlık kısmının önemli bir bölümü aydınlandı. Şurası hiçbir tarihçinin reddetmediği bir gerçekliktir ki, dünyada kurulmuş olan en büyük ilk imparatorluk Akhamenid (Akhaimenid) imparatorluğudur. Perslerin Hakhamaniş  soyundan gelen bir boyun öncülüğünde kurulmuştur. (Hak’tan gelenler, Hak’kı hak edenler.)  Aşiretler konfederasyonudur. Onlar kendilerine Parsa diyorlardı. Diğer bir adları da Anşanlılar. Bu Anşan ise yaşam yurtlarının adıydı. Anşanlılar, günümüzde Kureyşanlılar.  Yunanlılar ve batılı tarihçiler ise onlara Persler dedi. Akdeniz havzasından Hindistan’a kadar uzanan o gün bilinen dünyanın üçte ikisine sahip olmuş en büyük ilk imparatorluktur. Kurucusunu, Heredot başta olmak üzere Greklerin;  Krus, Kiros, Kyros, Kuruş  vb adlarla niteledikleri Büyük Kuros bize göre Büyük Kureyş Babadır. Anşan’dan gelmiş ve Anşanlılar olarak anılan bir obanın (Aşiretin) mensubudur. Bizim Kureyşanlılar ile Anşanlılar yalnızca bir benzeme değildir.  Kryos  İ.Ö. 558-530 yılları arasında krallık yaparak dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuştur. Dünyada adından önce BÜYÜK sözcüğünü yazdırmış ilk imparatordur. Ardından torunu Büyük  Darius (Dara) ve onu takiben de batılı Makedon Kralı Büyük İskender gelmektedir. Ama gelin görün ki, batılılar bu ilk iki büyüğün büyüklüğünü görmezden gelip, son büyük olan İskender’i ise göklere çıkarmışlardır. Adına onlarca kitap ve sinema filmi yapılmıştır.

Bu konuya ilişkin bir anımı aktarmadan önce bir anımsatma. Benim kuşağım  (68 liler) ve daha evvelkilerden hafızası yerinde olanları iyi anımsarlar. 1970 yılında Şah Rıza Pehlevi İran’ın kuruluşunun 2500. yıl dönümünü kutlama amaçlı tüm Dünya liderlerinin davetli olduğu daha önce eşi benzeri görülmemiş görkemli bir tören düzenlemişti. Hemen tüm dünya liderlerinin yanında Türkiye’yi de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay temsil ediyordu. Her lidere pahalı pırlanta hediyeler verilecekti. Şah’ın Türk ve özellikle Atatürk dostu olarak sekiz batılı dünya devi ülke Başkanlarının en başına oturttuğu Cevdet Sunay’ın önüne altın tepside gelen pırlanta yüzüklerin en başında onun adı yazılı olan pırlanta yüzük vardı. Sekiz devlet başkanı için özel yapılan ve her birinin parmak ölçüsüne göre yapılmış içinde sekiz yüzük olan tepsideki yüzüklerin bizim ki; bu oğluma, bu kızıma, bu damadıma, bu da bana diyerek yarısını cebe indirince herkes şaştı, ortalık ve protokol karıştı. Görevliler ne yapacaklarını bilemediler. Uzatmayayım daha sonra talk Showun öncü babası Öztürk Serengil bunu sahnede canlandırınca 12 Martın darbecileri tarafından içeri tıkılmak üzere aranmaya başlandı. Bir yük gemisinin ambarında Libya’ya sığınarak canını zor kurtarmıştı. İşte Şah 1970 yılında büyük atası Kureş’in İ.Ö 530 yılında kurduğu devletinin 2500. Yılını kutlayarak tüm dünyaya kültürünü, geçmişini, birikimini tanıtıyordu. Rakamlara dikkatinizi çekeyim. Akhamenidlerin imparatorluk olarak kuruluş yılı M.Ö. 530 + 1970=2500 bu da Şahın kutlama yılı.

İRAN ŞAH’INDAN BANA KADAR GELEN BİR ANI

1980 lerin başlarında İstanbul’da Türkiye’nin ilk ve tek turizm gazetesi olan ITM (Internationel  Tourisme Magazine) de gazeteciliğe başlamıştım. İstanbul’u terk edip Marmaris’e yerleşince gazetenin sahibi Bülent Bey benim ege Bölge temsilciliğini yürütmekle görevlendirdi. Gazeteye turizm haberleri yapıyor ve köşe yazısı yazıyorum. Marmaris’te turizmin ne zaman ve nasıl başladığını araştırırken karşıma ilk otel olarak 1960 ların ortalarında yapılan Lidya oteli çıktı. Otelin kurucuları AP’li iki parlamenter olan Ziya Termen ve Hatay Senatörü Mustafa Deliveli idi. Kastamonu MV. Ziya Termen öldüğünden Mustafa Deliveli’den Gazete için söyleşi yapmak üzere randevu aldım. Bana ilk sorusu nerelisin oldu? Ben de her yerde ve her zamanki gibi Dersim’liyim deyince şaşkınlık geçirerek tekrar sordu. Tekrar aynı yanıtı verince hayret dedi, kimse bunu söylemez saklar dedi.  Sonradan samimi olduğum bu beyefendi soyadıyla mütenasipti. Yani deli dolu biriydi. Purosunu yaktı kahveleri söyledikten sonra şöyle dedi. Bu gün benden sana röportaj yok. Bu gün sen bana röportaj vereceksin. Yarın sabah saat 08,00 de bana kahvaltıya gelirsen bu sefer ben sana röportaj veririm dedi. Çaresiz kabul ettim. Başladı bana Alevilik inancıyla ve Dersim, Munzurlarla ilgili sorular sormaya. Ben burada ona verdiğim yanıtları aktarmayacağım ama onun benden aldığı yanıtlardan sonra anlattıklarını olduğu gibi aktarmaya çalışacağım.

YAŞAYAN ANLATSIN,  MUSTAFA DELİVELİ ANLATIYOR: “1960 ların ortasında bu oteli (Marmaris Lidya Oteli. Marmaris’in ve Türkiye’nin sahillerde yapılmış ilk ve en büyük otelidir.)  yeni açmışız. Parlamentodan arkadaşım Dış İşleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil,  İran Şahı’nın Türkiye’de bir deniz kıyısında tatil yapmak istediğini ve bunun bizim otelde olmasını istedi. Kabul ettim. Çağlayangil’in kızı İran sarayında Şahın yakını ile evli olduğundan hısımlardı. Çağlayangil Şahı getirip otele yerleştirdikten sonra gitti. Biz bu arada Şah ile samimi olduk. Bir gün kendisine dedim ki; siz nasıl Müslümansınız? Namaz kılmıyorsunuz, Hacca gitmiyorsunuz bu nasıl Müslümanlık? Dedi ki, bizim atalarımız eskiden bu topraklarda ki Munzur Baba’ya hâce olmak için gelirlerdi. Bizim kadim inancımızda hac yoktur. Hacelik vardır. İnsanı Kâmil olma, Hak (Tanrı) olma yolculuğuna çıkmaktır. Sizin Dersim’deki Munzur Baba, Sultan Baba ve Düzgün Baba bizim atalarımız. Atalarım Munzur Baba’ya bir hacelik   ziyaretine geldiklerinde taş duvarlarla düzenlemeler yaptırmışlardı. Hatta bu çalışma esnasında Munzur Baba’ya ait tas veya bakracın düzenlemeyi yapan atamız tarafından bulunup götürüldüğüne ilişkin iddialar oldu. Ben de bu tatilin sonunda Munzur Baba’ya gidip bu Hacelik  görevimi yapmak istedim fakat bizim elçilik görevlileri oranın tekin olmadığını söylediler. (1967/68 olaylarının başlangıcı ve DDKO’nın mitiglerinin başladığı yıllar. MY)” Kendisi de bir Nusayri Alevisi olan Mustafa Deliveli benden aldığı Dersim, Munzur Baba ve Alevilik yanıtlarından sonra Şah’tan bu anıyı aktarmıştı. Çağlayangil Celal Bayar’ın has adamıydı. Çağlayangil ile röportaj yapan K. Kılıçdaroğlu’nda da bu bilgilerin hatta daha fazlasının olması kuvvetle muhtemel.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım bizim Kureyş Baba, Kureyşanlılar ve Anşanlı Büyük Kuros benzerliği veya aynılığını onomastik ve prosopografi uzmanlarının gelecekteki çalışmalarında aydınlanacağına olan inancım tamdır. Ayrıca bizim Kureyşanlılar neden şu basit DNA testini yaptırmıyorlar. “DNA’ya Dayalı Zazaların Kökeni”[11] adlı çalışmada göstermektedir ki hiçbir Dersimlinin DNA sında Arap kırıntılarına dahi rastlanılmadı. Unutulmamalıdır kİ; Antropoloji, geçmişte kim olduğumuzu, bunun bugün insanlar için ne anlama geldiğini ve yarın kim olabileceğimizi anlamak için bu büyüleyici tarihsel ağı çözmeye çalışıyor.”[12]

KROS VE KUREYŞ BENZERLİĞİNDEN SONRA BİSÜTÜN DAĞI VE DÜZGÜN BABA DAĞI BENZERLİĞİ: Büyük Kros ve Büyük Darius’dan  (Büyük Kros’un torunu) günümüze kadar bozulmadan gelen iki önemli belge mevcuttur. Bunlardan birincisi; Bisütun kayalık yazıtı.

     

                                   Bisütun Dağı                                                                              Düzgün Baba Dağı

Bu yazıt bizim Düzgün baba dağına çok benzeyen Bisütun dağında yerden 60 m. yükseklikteki kayaya üç dilde yazılmıştır. Darius bu işi Yunanistan’dan getirttiği taş ustaları ve heykeltıraşlara yaptırmıştır. Askılı halatlar ve yüksek iskelelerle zor ve  yüksek bir kayaya kazınmıştır. Büyük Darius 2500 yıl öncesinden günümüzün yağmacı define avcılarının vahşetini görmüş ve eserini onlardan koruma önlemi almıştır. Yazıt Perslerin ilk ataları Elamların  dili olan Elamca, İbranice ve Babilce (eski Pehlevice-Persçe) olmak üzere üç dilde yazılmıştır.  “Kirmanşah ile Hamadan, yani Medya’nın ana bölgesi antik Ektabana arasında Akhamenidler döneminde Bagastana (Tanrıların Yeri) olarak bilinen Bisütun Dağı yükselir. Akhamenid Krallarının en ünlüsü olan DARİUS’un büyük bir anıtı burada bulunmaktadır. Bisütun kaya dağı Akhamenidler döneminde dinsel-kutsal bir öneme sahipti. Heredot’un, Perslerin Tanrılarına kurbanlarını dağların tepelerinde sunduklarını bildirmesi, onlar ayrıca dağların kendilerine de kurban sunuyordu.”[13] Demektedir. Bisütun kayalık yazıtının baş dili olan Elamca 323 satırdan oluşmaktadır. Bu satırlarda şu ifadeler yer almaktadır.

 “Büyük Kral, hukukun ve düzenin temsilcisi, toprakların ve köylülerin koruyucusudur, ona bağlı olanları ödüllendirir ve bu bağlılıktan kopmak isteyenleri cezalandırır.” Age. S.42

“Kral Darius bildirir ki: Sen ki sonradan kral olacaksın, yalan karşısında çok dikkatli ol. Bir yalan uşağı olan bir adamı çok sert bir şekilde cezalandır ki, ülken güçlü olsun. Sadakatsiz olmadığımı, ne ben ne de boyum (soyum), yalan uşakları ve zorba olmadıkları için, Ahura  Mazda ve burada olan diğer tanrılar bana yardım ettiler. Adalete göre davrandım. Ne bir zayıfa ne de bir güçlüye zor kullandım. Benim evimden yana davranan bir adamı ödüllendirdim. Zarar vereni, sert bir şekilde cezalandırdım.” Age. S.42

                                                                              Bisütün Dağındaki B. Darius yazıtı ve heykeli.

Cafer Çevik’in  yaptığı kapsamlı Dersim Tarihi çalışmasında; “Millattan altı asır önce Yunan tarihçi ve coğrafyacıları, Dersim yöresini ‘Daranis’ olarak adlandırmışlardır. Bisütun yazıtında ise “zuza” diye söz edilmektedir.”[14] Buradaki Daranis Dersim’i, Zuza da Zaza’yı çağrıştırmıyor mu?

Darius bu yazıtta icraatlarını anlatmış ve varislerine nasihatlerde bulunmuştur. Dileyen yazıtın tamamını Google dan  veya bu kaynaklardan okuyabilir.

Diğer bir kaynak kanıt ise Büyük Darius’un dedesi   Kiros’un (Kures-Kureyş),  Kyros Silindiri veya Babil Silindiri olarak günümüze gelen belgedir. Kiros Silindiri 1879’da, Asur bilgini Hormuzd Rassam tarafından Babil’deki Marduk Tapınağı‘nda bulunmuştur. Silindir günümüzde Londra‘daki Britanya Müzesi‘nde sergilenmektedir.

Elamca yazılan bu silindir mühür de Kral kendini şöyle tanıtır. “Büyük kral Anşan kralı, Kambyses’in oğlu, Kyros’un torunu, Büyük kral Anşan kralı Teispes’in soyundan gelen şeklinde tanıtır.”[15] Ayrıca Kürt tarihine ilişkin en kapsamlı araştırmalar yaparak bu konuda iki cilt kitap yayımlayan Malatyalı Bahoz  Şavata bu konuda şunları aktarıyor.

 “ Dara der ki bu kitabeyi Ahuramazda’nın yardımı ile yazdım. Ariaya (Ariyaca) – alfabesi komutu – ile ayrıca kil tablet ve parşömenlere uygulanmıştı. Ayrıca kendi figürüm olan bir heykel yaptım. Ayrıca soyumu bu kitabede – resim-heykel olarak- belirttim. Benden önce böyle bir eser hiç yazdırılamamış- bu yazdırılan ve okunan ilk eserdi. Diğer bir deyişle bu yazıtı iller arasında her yere ben gönderdim. İnsanlar bir araya gelerek onun üstünde çalıştılar.”[16]

Bir diğer önemli ve yeni kaynak da; En Eski Çağlardan Yirminci Yüzyıla- İRAN TARİHİ adlı yapıttır. Konunun en önemli uzmanları olan Rus, İran ve Azerbaycan tarihçilerinden, Mihail Sergeyeviç İvanov’un editörlüğünde yapılan çok kıymetli bir çalışmadır. Bu kaynağımız diyor ki; “Kutik  İnşuşinak yazıtına göre İnşuşinak, Zagros’tan Mezopotamya’ya akınlar yapan Gutileri mağlup etti. M.Ö. 3. Binyılın ikinci yarısına gelindiğinde Mezopotamya’nın kuzeydoğu bölgesinde zayıf ancak zamanla güçlenen kabile birlikleri ortaya çıktı. MÖ 23. Asırda Diyala nehri yakınlarındaki Zahob şehrinde bir kayanın üzerine Akadça yazılan lullubilerin Kralı Anubani’nin yazıtı bulunmaktadır. M.Ö. 2. Binyılda lullubi halkı, Urumiye’ye kadarki İran’ın kuzeybatı sınırlarında ve Irak’ın komşu bölgelerinde yaşıyordu. Gutilerin torunları o dönemde Luristan’ın kuzeyindeki Zagroslarda yaşıyordu. Kutik- İnşuşinak’ın geçici başarısına rağmen, Gutiler  Mezopotamyayı ele geçirdi. Muhtemelen Elamlıları da yendiler. Gutilerin Sümerler ve Akadlar üzerindeki hâkimiyeti bir asıra yakın sürdü. (M.Ö. 22. Asır) Kabile konfederasyonu olarak kurulan Guti ittifakı, birliğin zayıflamasıyla dağıldı ve Mezopotamya üzerindeki Guti  hâkimiyeti de sona erdi. O dönemde Elam ülkesinde hâkimiyet  Simaş hanedanına geçmişti. Simaş Hanedanı, Elam kraliyet listesine göre ülkeye hâkim olan ikinci hanedanlıktır. Daha sonra Anşan öne çıktı. M.Ö. 1900-1850 yıllarında Ebarti, Anşan ve Susa kralları hanedanı kurdu. Bu hanedanlık M.Ö 14. Asra kadar saltanat sürdü. Bu dönemde ülkeyi birkaç yönetici birlikte yönetiyordu.”[17] Buradaki Anşanlılar  Kureyşanlıların ön ataları olmaları kuvvetle muhtemeldir. Makedon Kralı İskender Pers Kralı Darius’u (Dara)*  yenerek Pers imparatorluğuna M.Ö. 330 da son verdi.  İskender fethettiği bu imparatorluk halklarını tanıyınca onlara hayran kaldı. Bu yerel halktan kimilerini kendine komutan yardımcısı yaptı. İlk resmi evliliğini Altay-Ural halkından Roksana (Ruke- Ruken- Ruka) ile yaptı. Komutanlarına da şunu söyledi. Bunlar çok asil bir halktır. Makedonya’daki eşleriniz dursun ama siz buradan da birer eş alarak kanlarınızı bu asil kan ile karıştırarak çocuklar yapın dedi. Tarihçiler İskender’in bu öncü ve örnek evliliğiyle on binlerce askerinin bu şekilde evlilik yaptığını yazar. İskender’in kendisine ilk eş seçtiği  Roksana bir Altay- Ural mensubu olarak bu halkın evladıdır. Kureyş kızı olması kuvvetle muhtemeldir. Elamlıların da Kureyşanlıların ilk otokton ataları olması olasılığını yukarıda aktarmıştık. Kürtlerin Kuzey Irak’ta katlettikleri Dersim, Nazimiyeli büyük deha hemşerimiz Dr. Şiwan’nın (Sait Kırmızıtoprak) tek kızının adının Ruken (Roksana), tek oğlunun adının da Dara (Darius) olması sizce nereden geliyor?

İskender’in ölümüyle dağılan Makedon İmparatorluğunun ardından M.Ö.247 de bir satraplık olarak kurulan Part devleti daha sonra bir imparatorluğa dönüşerek tüm İran ve Ortadoğu topraklarına sahip oldu. M.S 224 yılına kadar yaklaşık 500 yıl yaşadı. Ardından kurulan Sasani devleti de yaklaşık 500 yıl yaşadı. Bu iki devlet de Perslerin ardılı Altay-Ural kökenli olan Elamlıların, Kassitlerin, Anşanlıların, Gutilerin, Perslerin, Partların ve  Sasanilerin ardılı olup Kureyşanlıların ve Dersimlilerin Antik Çağdaki ataları olmaları kuvvetle muhtemeldir.

GÖBEKLİTEPE’DE ALEVİLİK İZLERİ: Prehistoriklerin özellikle mezolitik, paleolitik ve neolitik çağ ilgili ve bilgililerinin bileceği üzere; Göbekli Tepe 1995 te açılmadan önceki insanlık tarihi Sümerlerle başlıyordu ve beş bin yıllıktı. Ünlü Alman arkeolog Klaus  Schmidt’in kalan tüm yaşamını adayarak yaptığı Göbekli Tepe kazılarından çıkan bulgular insanlık tarihini oniki bin yıla götürdü. Dünyaca ünlü İngiliz tarihçi ve araştırmacı Andrew Collins ise “GÖBEKLİ TEPE VE TANRILARIN DOĞUŞU[18]” kitabıyla bu arkeolojik çalışmalardan çıkan bulguları en doğru yorumlayan kişi oldu.  A. Collins Göbekli Tepe ile birlikte, kadim Dersim coğrafyası olan Muş’un Varto İlçesine bağlı Muska (yeni adı Beşikkaya) köyündeki  Alevi Hıdır Çelik’in cennet bahçesine misafir oluyor. Collins’in 500 sayfalık bu kitabının özetini burada verme olanağım yok. Ama isteyen okurlar Collins’in Göbekli Tepe ve Alevilikle ilişkilendirdiği hususlara kitabın 340,341,468,470,471,472,484 ve 485. sayfalarına özellikle bakabilirler.

ANTİK ÇAĞ DÖNEMİNE ÖZET: Arkeolojik bulgular ve tarih araştırmaları şunu bize en açık biçimde aktarıyor ki, dünyanın ilk büyük imparatorluğunu kuran Persler İranlı ve Fars değildir. Elamlıların ardılı olup Ural- Altaylardan İran’a gelme olasılığı daha fazladır. Eklemeli dilli Ural – Altay dil ailesine mensupturlar. Kureyşanlar da bu halkın ardılı olup günümüz Dersim’ine buradan gelen kırmanç  halklardan bir boy, aşirettir. Dersim’de bir olma aşiretler, kadim, otokton halklar vardır. Bir de gelme aşiretler vardır. Kureyşanlılar da Saltuklular, Kalanlar, Kırğanlar, Ağuçanlar  vb gibi gelme bir aşirettir.  Kureyşanlıların  Elamlıların ardılı olan Perslerin bir kolunun ardılları olmaları kuvvetle muhtemeldir. M.Ö Antik Çağ ve öncesindeki Kureyşan bulgularından sonra artık M.S ve İslam’dan sonraki Kureyşanlılara geçebiliriz.

M.S VE İSLAMDAN SONRA KUREYŞANLILAR. Yaşayan anlatısından bir anım: 2006 yılında Orta Asya’daki Türki devletlerde Aleviliği araştırırken Kazakistan, Çimkent’teki (Türkistan) Ehli Beyt Vakfını ziyaret ederek Vakıf Başkanı ile röportaj yapmıştım. Ahmet Yesevi külliyesinden sonra Vakıf Başkanı ile A. Yesevi’nin doğduğu köye giderek anne ve babasının türbelerini de ziyaret etmiştim.

                                                                                        Mehmet Yürek Pir Ahmet Yesevi  Küllüyesi önünde-2006

Vakıf Başkanı ile yaptığım söyleşide şunları sormuştum. “Ben Türkiye’de soylarını Ehli Beyte dayandıran tüm Alevilerin Hz. Hüseyin’e bağladıklarını gördüm. Buraya geldim sizde Hz. Hüseyin atamızdır diyorsunuz, neden? Hz. Hüseyin’den Kerbela’da tek bir çocuk Zeynel Abidin kurtuldu. Oysa aynı Peygamber’in torunu ve aynı Hz. Ali’nin oğlu olan Hz Hasan’ın onlarca erkek çocuğu vardı. Neden kimse soyunu Hz. Hasan’a bağlamıyor?

                                                                          Mehmet YÜREK, Pir Ahmet Yesevi’nin sandukasının başında-2006

Yanıt şöyle geldi. Hocam Hz Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin bizim yeğenimiz idi, bizim kanımızı taşıyordu.

                                               

                                                                M.Yürek, Türkistanda Ehlibeyt Vakfı Başkanı ve yöneticilerle röportajda-2006

Nasıl, diye sordum?

Yanıtı: 639 Yılında Halife Ömer Müslümanlaştırmak amacıyla atalarım Sasanileri  kanla, kılıçla yendi. Kralımız Yezdigard yenilip yaralı olarak Hint bölgesine kaçıp canını zor kurtardı. Eşi ve tüm aile efradı esir alınarak Mekke’ye götürüldü. Bu esirlerin arasında Kral Yezdgard’ın dünyalar güzeli kızı Şahbanu’da vardı. Esirler Mekke’ye götürüldüğünde Halife Ömer, Hz. Ali ve diğer İslam kurmayları camide yuvarlak halka bağdaş kurmuş sohbet ediyorlardı. O anda içeri giren elçi Kumandan Halidi Bin Velid’in esirler gönderdiğini ve içlerinde çok güzel bir kral kızının da olduğunu Ömer’e haber verdi. Bunları ne yapalım diye sordu?  Hz. Ömer, götürün köle pazarında satın ve parasını beyte mala koyun diye emir verdi. Hz Ali, Peygamberimizin hadisi var dedi. Kral ailesi mensuplarına onlara layık olarak davranılacak. Ömer Ali’ye dönerek madem olmaz diyorsun çözümü de sen söyle dedi. Hz. Ali’de, getirin buraya ya içimizden birini kendine eş seçsin ya da köle pazarında satılmayı tercih etsin dediler. Kızı getirdiler. Halka yapmış Arapların etrafında bir tur atarak hepsini gözden geçirdikten sonra gelip Hz. Hüseyin’in başını işaret etti ve ona eş olarak verildi. İşte Kerbela’da kurtulan Zeynel Abidin bizim bu kızımız Şah Banu’dan doğan yeğenimizdir. Bizim soyumuzdandır, kanımızdandır dedi.)[19] 

                                    Mehmet Yürek, Pir Ahmet Yesevi’nin doğduğu  köyde. Pirin Anne ve Babasının Türbesinde-2006

Türkistan Ehlibeyt Vakfı Başkanının verdiği yukarıdaki bilgi başta bizim DİB kaynakları ve İlahiyat Akademisyenlerinin çalışmalarında olmak üzere diğer İslam ülkeleri kaynaklarında da farklı dil ve sözcüklerle olsa da aynı anlamda onlarca kaynakta işlenmektedir.

Araplarla bundan başka bağlarınız var mı diye sordum.

Var dedi Başkan ve anlatmaya başladı.

İslam’dan önce Hz Muhammed’in dedesi Abdulmuttalip  ticaret için deve kervanlarıyla Horasan’a memleketimize sıkça gelip giderlerdi. Bu geliş gidişlerde çocukları ve hatta torunu Hz Muhammed’in de defalarca bizim ellere geldiği vakidir. Bu geliş gidişlerde bazıları 6 ay, bir yıl kalıp çalışırlardı. Bir dahaki seferdeki kervanla memleketlerine dönerlerdi. Bizim Aryan atamız ve pirimiz Ali bey’in hizmetinde çok çalıştılar ve ona çok bağlandılar. Hatta bir seferinde Abdulmuttalip yanındaki oğlu Ebu Talib’i göstererek; bu oğlumun eşi hamile, erkek olursa sizin adınızı vererek sizin kirveniz yapmak istiyorum. Bu da torunum Muhammed onu da sizden bir gençle musahip yaparak yüksek ahlak ve vicdana dayalı olan sizin dininize girmek istiyoruz, dedi. Pir Ali Bey, bizim tanrımız da, şeytanımız da insandır. İnsanın iyisi, hakikisi yani eline, beline, diline sahip olanı tanrımızdır. Bunun aksini yapanı da şeytanımızdır, dedi. Eğer kendinize güveniyorsanız buna uygun yaşayabilecekseniz hay, hay diyerek kabul etti.  Abdulmuttalip ve beraberindeki akrabaları İkrar verip kirvelik ve musayiplik bağlayarak Alevi oldular.

Bunu nereden aktarıyorsunuz, kaynak var mı diye sordum.

Yanıt: Tüm bunlar ve daha fazlası Kazak, Rus, İran, Afganistan, Pakistan ve hatta Hindistan kaynaklarında var. Bir tek siz Türklerin kaynakları yazmayıp saklarlar. Çünkü o zaman İslam’a Alevi gölgesi düşer diye korkarlar.

. Hz Muhammed ile ilk eşi Hatice  islam’ı icat etmeden önce tüm ailesi ve sülalesi Alevi olmuştu dedi ve bana dönerek şöyle dedi:

Hep siz soruyorsunuz muallim efendi, iznin olursa 1-2 soru da ben size sorayım dedi.

Sor dedim.

Birinci sorum şu: Bakın bakalım Hz. Ali’den önce Araplarda hiç Ali ismi var mı? Yok, biz hiçbir kaynakta bulamadık. Eğer siz bulursanız bize de haber verin.

İkinci sorum ise, Amcası Ebutalip, Hz. Muhammed’e babalık yaparak büyüten kişi olmasına rağmen neden ölünceye kadar Müslümanlığı kabul etmedi. Aynı şekilde halalarının yarısı da Müslüman olmayı kabul etmeden öldüler. Sizce neden?

Son sorum ise şu: Hz Hüseyin 680 yılında Kerbela’da Yezit ordusu tarafından şehit edilirken sizce savaşmak için mi Küfe’den ayrılıp kuzeye doğru ailesiyle birlikte yolculuğa çıkmıştı? Siz Dünya savaş tarihinde beş bin kişilik orduyla savaşmak için 72 kişilik ailesiyle ve o ailenin de çoğu kundaktaki bebek, yaşlılar, kadınlar ve hastalarla savaşa girmiş başka bir kumandan ve kişi gösterebilir misiniz?

Vallahi bunu hiç düşünmemiştim. Bana çok ilginç geldi. Neden? Lütfen siz açıklar mısınız?

Bize göre; Halife Osman, Kahire Valisi Halife Ömer’in oğlu ve beraberindekiler tarafından öldürülüp gasp ettiği Yahudi’nin evinin fosektif çukuruna gömüldükten sonra, Hz. Ali Halife oldu. Daha önce kayınpederi olan İslam Peygamberinin cenazesinin üç gün yerde bırakıldığını yaşamış ve 14 kişi zar, zor bularak cenazeyi kaldırmıştı. Tüm bunları yaşayan Hz. Ali kendi sonunun da Hz. Muhammed, Ömer ve Osman’dan farklı olmayacağını gördü ve anladı. Halife olur olmaz iki oğlu Hasan ve Hüseyin’i çağırarak şu vasiyetini yaptı. Evlatlarım bu size kesin vasiyetimdir. Beni de Peygamber dedeniz veya diğer halifeler gibi bir gün şehit edecekler. Sakın o zaman halifelik davası gütmeyin. Hatta sizi ısrarla ve zorla halife yapmak isteseler bile sakın halife olmaya kalkmayın. Tüm aile efradınızı toplayarak bu toprakları terk edin. Doğruca Horasan’a kirvelerimizin yanına giderek hem canınızı ve ailelerinizi kurtarın hem de gerçek dininize kavuşun dedi.

Hz. Hasan şöyle itiraz etti. Ne diyorsun babacığım ne Horasan’ı hangi dinden bahsediyorsun dedi.

Bakın evlatlarım bu konuda itiraz istemiyorum. Bu size vasiyet ötesinde de kesin emrimdir. Harfiyen uygulayarak hem kendinizi hem de ailelerinizi kurtaracaksınız. Bu konudan şimdiye kadar size bahsetmediğim için hatalıyım. Ben büyük dedeniz yani babam Ebutalip’i dinlemedim, küçük dedeniz Muhammed’i dinleyip onun yolundan gittim. Yanlış yaptım ve yanıldım. İslam diye bir din yok, o ilk gelen ayetlerin hepsi Hatice’nin uydurmasıdır. Siz Horasan’a gittiğinizde büyük dedeniz Ebutalip’in dinini görecek inanacak ve o gerçek dini yaşayacaksınız, dedi.

Büyük oğlu Hz. Hasan babasının bu vasiyetini dinlemedi halifelik peşine düştü. Ne oldu Muaviye Hasan’ı karısına zehirleterek öldürdü. İşte tüm bunlardan sonra Hz. Hüseyin tüm aileyi bebek, yaşlı, çocuk ne varsa toplayarak Horasan yolculuğuna çıktı. Yezit önce, bırakalım cehennem olup gitsinler memleketimizden dedi. Fakat Yezid’in kumandanı Ömer bin Sa’d şöyle itiraz etti. Bunlar yukarıya Horasan’daki Kızılbaşlara gidiyorlar. Orada güçlenerek üzerimize gelirlerse halifeliğiniz de iktidarınız da gidebilir. Yezid karar değiştirerek, 10 Ekim 680 günü 5000 kişilik ordusuyla 72 kişiyi bir kaç çocuk ve hasta dışındakilerin tamamını kumandanı Ömer bin Sa’d‘a kılıçtan geçirterek katletti. Bunları anlattıktan sonra, şimdi siz söyleyin bakalım dedi, Orta Asyalı bu Ehlibeyt Vakfı Başkanı; Hz. Hüseyin savaş için mi Kerbela’daydı? Yoksa dayılarına, dindaşlarına katılmak için Horasan yolculuğunda iken yolu mu kesilmişti?

Tüm bu anlatılanların ve soruların karşısında donup kaldım. Ben Başkana bir cevap veremedim.

Bana dönerek biraz şaşırdınız muallim efendi dedi. Doğrusu evet dedim. Hatta biraz değil çok şaşırdım dedim.

O zaman daha fazlasını söyleyerek sizi daha fazla şaşırtmayayım, dedi. Hayır dedim, lütfen anlatın sayın başkan dedim.

Sizce Ömer Halife olur olmaz ilk iş olarak neden atalarım Sasanileri katletti? Bilmiyorum, siz anlatın dedim.

Madem ısrar ediyorsunuz son bir tane daha anlatayım dedi ve başladı anlatmaya: Hz Ömer Halife olur olmaz ilk iş olarak atalarım Sasanileri katlederek 500 yıllık ülkemizi aldı. Son kralımız Yezdigard’ın eş ve kızlarını esir alarak Mekke’ye götürdü. Hz. Hüseyin’nin eşi Şahbanu’nun Kralımızın esir alınan kızı olduğunu ve Kerbela’da hasta ve çocuk olduğu için kurtulan Zeynel Abidin’in annesi olduğunu yukarıda söylemiştim. Ömer niye ilk iş olarak Zerdüşti Alevi olan atalarımız kırdı biliyor musunuz?

Hayır dedim. Anlatın lütfen.

Çünkü Ömer, Hz Muhammed’in dedesi Abdulmuttalip’den başlayarak, Hz Ali’nin babası Ebutalip ve kardeşlerinin Alevi olduğunu biliyordu. Zerdüşti Alevi karışımı bir inanç sahibi olan Sasanileri yıkan Ömer Hz Ali sülalesinin bu bağını da yıkmış oldu. Biz bu Halife Ömer’i en zalim, en adaletsiz kişi olarak biliriz. Siz Türkler ise en adaletli bilir hatta Hz. Ömer adaleti dersiniz. Sizin orada bir Fetullah Hocanız var. Gelip buradan bizim gençlerimizi toplayıp götürüyorlar orada güya İslam’ı öğretecekler. Gençlerimiz sizin İslami tedrisatınızdan döndükten sonra bakıyoruz ki, Müslüman olacağına Arap’çı olmuşlar. Bu zehirlenen gençler yakında El-Kaide, İşid, Hizbullah gibi teröristler olup Müslümanların ve insanlığın başına bela olacaklar. Biz sizdeki dini Müslümanlık değil, Arapçılık, hatta Bedevicilik olarak görüyoruz, diyerek kestirip attı.

Türkistan Piri Başkan’dan  bu dinlediklerimden çarpıldım. Otelime döndüm uyuyamıyorum. Kafamda derin ve deli fırtınalar kopuyor. O gece aklımdan geçenleri not defterime şöyle kaydetmişim.

“Acaba Hz Muhammet’ten amcası Ebutalip ve dedesi Abdulmuttalip’e uzanan bu Horasan’daki Pir Ali Bey ilişkisi bizim Kureyşenların Mazgirt’in Klaçi Köyündeki Pir Ali Koç’un atası olabilir miydi? Duyduklarım, gördüklerim ve izlenimlerim bana bunları düşündürdü. Siz olsaydınız nasıl düşünürdünüz, ey okur? Merak ediyorum?

Ben Türkistan Pir’inin bu sorularını yanıtlayamadım. Yanıtı olanlar yazarlarsa sevinirim.

“Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder ve şimdiki zamanı kontrol eden geçmişi yönetir.” George Orwell

ÖN ATALARIMIZ ARYENLERDE VE GÜNÜMÜZ DERSİM ALEVİLERİNDE SU KÜLTÜ, GOLA ÇETU, MUNZUR BABA VD.LERİ: Bu bölümde değerli dostum ve bu konuların Türkiye’deki en büyük uzmanı olan Bingöl – Kiği,  Bıleceli Hüsnü Gürbey’den aktaracağım. “ Su’da hayat, dinçlik ve ebedilik bulunur. Sular her şeyi temizleyip yeniden canlandırır. Zerdüşt inanışının su tanrıçası Ardvi  Süra  Anahita’dır. Anahita, sürüleri, varlıkları, zenginlikleri, toprağı çoğaltan, bütün insanların tohumunu, bütün insanların rahmini temizleyen, onlara gereksindikleri sütü veren azize olarak tasvir edilir. Zerdüşt geleneğinde Anahita’ya  seremoniyle kurbanlar sunulur. Mithra diye adlandırdıkları Güneş (Helius) ve ay (Selene ve Anahita (Artemis) ve ateşe, toprağa, suya taparlar. Tanrı diye bu ziyaretlere bir yüksek mevkide kurbanlar sunarlar. Kurban törenini idare eden pir (maği) eti taksim eder ve herkes payını alıp gider. ”[20]

“Artık su tanrıçasının yerini Anafatma almıştır. Anahita süreç içinde Anafatma olmuştur. Munzur Dağı mitolojiye göre mukaddes bir dağdır ve su ilahesi Anahita bütün ari kavimlerin anası olup o annenin sütünü içmek anlamında olduğu için, Zerdüşt dini ananesine göre avuçla su içerek bir şeye söz vermek, hilafına hareket edersem ilahe annemin sütü bana haram olsun demektir. Toplumsal kurallara aykırı hareket edenlere sütü bozuk denilir. Tersi dürüst çalışkan toplumsal kurallara uyanlara da sütü helal denir.” (Gürbey, s. 64)

“Suyun kutsiyeti Aryen uygarlığının ortak özelliklerinden biridir. Hind inanışında Ganj Nehri kutsal bir Ana’dır. Kızılbaşlarda olduğu gibi Budizmde de iki nehrin birleştiği yer, kutsiyetin en yoğun olduğu yerdir.” (Gürbey Hüsnü. S. 65) Bizim Gola Çetu örneği.

KUREYŞ’İN KERAMETİ HURAFESİ: Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat zamanında uydurulmuş şecereler mevcuttur. Bu hurafe şecerelerde; Kureyş yanan fırına girip bıyığı buz tutmuş olarak çıkar. Baba Mansur taş duvara binip yürütür. Kureyş Baba aslana binerek yılanı asa olarak kullanır vb hurafeler mevcuttur. Sormak gerekir ki; Kureyşanların soyunu dayandırdıkları Hz. Muhammed ve Hz. Ali böylesi kerametler gösterememişken ardılları nasıl bu kerametleri gösterebiliyor? Bu uyduruk şecereler Selçuklu Sultanının Kızılbaş topluluklarını devletine bağlama çabasından başka bir şey değildir.

“Sultan’ın neden olduğu keramet, şecere geleneği gibi hurafeler, Kızılbaşlık gibi materyalist bir düşünce geleneğine sahip Aleviliğe girmesine neden oldu ve inanç bunlardan yakasını bir türlü kurtaramadı.

İnsanı Kamil’dir her derde derman,

Hurafeye değil, bilime inan.

Ayakta durduğun dünyayı kuran,

Sana melek, bana insan görünür.

Ozan’nın  Kevn-ü mekân adlı beyiti.

 Kızılbaş Alevi inancı için şunu net söyleyebiliriz ki, klasik/ semavi bir din değildir, temel prensipleri, ilkeleri ve ahlaksal değerleri olan bir doğa, felsefi inançtır. Tanrı anlayışı bu felsefeye göre düzenlenmiştir. Tanrılar tümüyle insandırlar, insan suretinde veya donunda yeryüzüne zaman zaman gelip gitmelerine rağmen ölümsüzdürler ve insanüstü güçlere sahip olmakla insandan ayrılırlar. Kızılbaş Alevi inancında Allah yoktur, Allah Arapça bir terimdir. Onun yerine Hak, Hek, Heq vardır. Kızılbaş inancına göre tek ve sonsuz varlık doğadır, doğadan başka hiçbir şey var değildir.”[21]

 KUREYŞANLAR VE DERSİM: Yukarıda kısaca değindiğim gibi Dersim’de bir yerli pirler vardır, bir de Orta Asya’dan gelme Horasan ocakları vardır. Kureyşanlar, Sarısaltıklar, Ağuçanlar ve Seyrıza’nın mensup olduğu Kalan-Abasanlar  ve daha birçok ocak Selçuklular ve daha sonra da Moğollarla Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Kureyşanlar ilk geldikleri dönem de Selçuklular tarafından Konya, Kırşehir, Akşehir, Kayseri gibi iç ana dolu kentlerine yerleştirilmişlerdir. Bu yıllardaki Kureyşan ataları ve liderleri olan Seyit Mahmut Hayrani ve kardeşi veya amcasının oğlu olan ve daha çok Nasreddin Hoca olarak bilinen asıl adı Ahi Evren Hace  Nasirü’d-din Mahmud el Hoyi’dir. Bu konuyu aşağıda geniş açıklayacağımdan şimdilik kısa geçiyorum.  Ahi Evren yani Nasreddin Hoca ve Seyit Mahmud Hayrani gibi Kureyşan atalarının öncülüğündeki Aleviler Babai isyanlarında Baba İlyas’ın safında yer almışlardır. Selçuklu sarayına yaslanan ve onlardan beslenen Mevlana’nın kışkırtması ile Selçuklu zulmüne maruz kalarak sürülmüş veya doğuya doğru kaçmışlardır. Adıyaman, Malatya, Erzincan ve Dersim’e gelerek yerleşmişlerdir. Dersim’e gelenler ağırlıklı olarak; Mameki (Tunceli), Nazımiye ve Mazgirt’e yerleşmişlerdir. Kureyşanlar Mazgirt’e geldiklerinde Mazgirt’te iki önemli ve saygın pir ocağı bulunuyordu. Biri  Turabi Ocağı, diğeri de Çoban Baba ocağı idi.

                                                                   

                                  Çoban Baba Türbesinde Mazgirtli ziyaretçiler. Öndeki kayınvalidem Adile Arslan -2023

 Bu Çoban Baba’nın türbesi halen Mazgirt mezarlığının girişinde bulunmaktadır ve geçen yıl yitirdiğimiz şair dostum Dedocan  Luvi’nin dedesidir. Mazgirt Cem Evini de bu Dedocan’ın  büyük abisi Veli dede AKP hükümetine yaptırmıştır. Kureyşanlar ve Baba Mansurlar gelince bu yerli pirler olan Turabi Dede ve Çoban Babaya savaş açarak öz vatanlarından zorla çıkarmışlardır. Çoban Baba Tercan’a, Turabi dede de Bingöl, Kıği, Bılece’ye gidip yerleşmişlerdir. Bu konuyu yine konunun uzmanı dostum Hüsnü Gürbey’in üçüncü kitabından aktarayım.

Mazgirt- Çoban Baba Türbesi-2023

 “Şedadilerin/Şadiyanların en büyük ocakları olan Turawiler ocağı; Dersimlilerin kutsal ocakları olan Kureyş ve Baba Mansur Ocaklarından çok önce, ilk Muxundi’de (Darıkent) kuruluyor. Muxundi Sanskritçe kökenli olup, kelime anlamı ‘kutsal ziyaret yeri’ anlamına geliyor. Deylemlilerin göçleri ile birlikte gelen ve Muxundi’ye yerleşen Baba Mansur ve Kureyş Ocakları, Turawi ocağını baskılıyorlar. Turawi ocağı baskılanırken, Kureyş ve Baba Mansur ocakları öne çıkıyor. Yaklaşık olarak 1800 lü yılların başında bilemediğimiz bir sebepten dolayı Muxundi’den göç eden Turawi ocağı mensubu Memede Şeman, Bılece’ye yerleşir ve ocağın devamı olan ‘Ocağe  Qeresli’ yi (Karesi Ocağını) kurarak Rayverlik ve Pirlik hizmetine devam ederler. 1994 te vefat eden son raywer Mehmet Efendi hep şunları derdi: “Kureyş ve Baba Mansur ocakları hakkımızı gasp etmişlerdir.” Nedenini de şöyle açıklardı. Muxundi’ye gelen Baba Mansur burada bir ocak inşa etmektedir. Kendisi duvar yaparken ceddimiz Turawi’de ona mışaklık (yardımcı usta) yapar. O esnada Kureş rüyasında Baba Mansur’u görür ve onu ziyaret etmeye karar verir. Duvar üstünde olan Baba Mansur, uzakta bir ayıya binmiş elindeki yılanı da kamçı yerine kullanan Kureş’in tozu dumana katarak kendilerine doğru geldiğini görür. Onu karşılamak isteyen Mansur, Turawi’ye dönerek,  Raywerim himmet eyle ki Kureyşi karşılamaya gideyim. Turawi’nin himmet erenlerin olsun demesiyle, duvar Kureyş’e doğru gider. Duvarın yürüdüğünü gören Kureyş, ayıdan inerek, Mansur’un ellerine yapışır ve şunları söyler: Beni bağışla pirim, keramet sendedir, ben canlıyı yürüttüm sen ise cansızı, bundan böyle pirimiz sizlersiniz.

Baba Mansur Turawi’yi göstererek: Keramet benim değildir himmet eyleyenindir. Bundan dolayı Raywer Mehmet Efendi, Kızılbaş Kürt taifesinin üçte biri Turawi ocağına bağlıdır ama bu hakkı gasp edilmiştir, der.”[22]

 “Bu evrensel aldatmaca çağında gerçeği söylemek daima bir eylemdir.”

                                                                                                    George Orvell.

  KUREYŞANLARIN BİN YIL ÖNCE YAŞAYAN EN ÖNEMLİ ATASI NASREDDİN HOCA OLARAK BİLDİĞİMİZ ANADOLU AHİLİĞİN KURUCUSU AHİ EVREN’DİR.

 Bu konunun Dünyadaki en büyük uzmanı Prof. Dr. Mikail Bayram’dır. Yedi yıl önce yayımladığı bu kıymetli eserini okuyunca kendisine telefonla ulaşıp sordum. Hocam Ahi Evren yani Nasreddin Hoca ile Seyyid   Mahmud Hayrani’nin akrabalıkları var mıdır, varsa nasıldır?  O Saygın Hoca önce bir Dersim Çobanı olarak bu kitabını böyle titizlikle okuyup sorular sormamdan son derece mutlu oldu. Ve dedi ki, “ikisinin de ön ataları Mahmud. İkisi de Hoy’lu.  Amca çocukları olma olasılığı da olabilir ama bana göre kardeşler dedi.” Bu makaleyi yazmaya başlayınca Hocayı arayıp bu bilgiyi yeniden teyit ettirmek istedim. Maalesef hocamız ileri yaş hastalığına mustarip ve konuşamayacak durumda olduğundan konuşamadık.  Kendisine sağlık ve şifalar dileyerek konuya devam edelim.  Ayrıca M. Bayram’ın  2016  daki ilk kitabında şu bilgiyi de görüyoruz. “Hace  Nasirü’d-din, Akşehir’de medfun bulunan Seyid   Mahmud Hayrani’nin 1257 yılında düzenlediği vakfiye senedine Hace   Nasirü’d-din Mahmud adıyla imza koymuştur.”[23]

NASREDDİN HOCA LAKAPLI OLUP ASIL ADI AHİ EVREN’İN KISACA YAŞAMI

Gerçek adı, “Hace  Nasiru’d-in Ebü’l- Hakayık (Seyyidü’l Muhakkikin) AHİ EVREN, b. Ahmed el- HOYİ olarak geçmektedir.”[24] Yine Prof. M. Bayram’a göre 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğduğu ve 93-94 yıl yaşadığı anlaşılmaktadır. Ahi Evren Hace  Nasirü’d-Din, Piri olan Ehvadü’d-din Hace Hamid el-Kirmani ile birlikte Anadolu’ya gelmiştir ve pirinin kızı Fatma Hatun  (Fatma Bacı) ile evlenmiştir. (M. Bayram, s.22-23) Yine Prof. M. Bayram’ın diğer ve daha kapsamlı bir çalışmasından öğreniyoruz ki; “ Mevlana’nın kışkırtması ile 1261 yılında Kırşehir’de Selçuklu kumandanı Nureddin Caca tarafından Mevlana’nın büyük oğlu Alaaddin ile birlikte şehit edilmişlerdir. Alaaddin’nin cenazesi Konya’ya babasına götürülürken Ahi Evren yani Hace  Nasirü’d-din’in cenazesi Kırşehir’de sonradan talipleri tarafından yapılan Caminin bitişiğinde defnedilmiştir.”[25]

 Hace  Nasirü’d-din yani Ahi Evren yaşamı boyunca yirmi kitap yazmış bir filozoftur. Bunlar M. Bayram Hoca’nın tespit edebildikleridir. Fakat tüm bu çalışmaları isim adaşı olup Alamut kaçkını olan ahlaksız Hace  Nasirü’d-din Tusi’ye mal edilmiştir. (M. Bayram 1. Kitap s.12) Bu gün olduğu gibi o günün rejimi de böyle büyük bir zatın bu kıymetli eserlerinin Alevi birine ait olmasını istemeyerek engelliyordu.

“Biricik ahlaksızlık, insanın yapması gereken şeyi yapması gerektiği zaman yapmamasıdır.”

                                                                                                                                         Jean Anouilh

 MEVLANA VE ŞEMS’İN KİŞİLİKLERİ VE AHİ EVREN (NASREDDİN HOCA) İLE MÜCADELESİ

Mevlana söylemleriyle (yazdıkları, beyitleri, şiirleri) önemlidir. Fakat bu büyük söylemlerin yanında eylemleri onu çok küçültmüştür. Sürekli saraydan beslenmiş ve saraydakilerin sazını çalarak saraycıların sözünü söylemiştir. Selçukluların güçlü dönemlerinde Selçuklulardan, Moğollar Anadolu’yu istila edip güç olunca bu kez Moğollardan yana olmuştur. Oysa Nasreddin Hoca olarak bildiğimiz Ahi Evren ise hep, her zaman, her yerde Haktan, hakikatten ve halktan yana olmuştur. Bu nedenle ikisi arasında yaşamları boyunca apansız bir mücadele vardır. Bu mücadele Ahi Evren’in Mevlana’nın kışkırtmalarıyla iktidar tarafından katlettirilmesine kadar sürmüştür. Hatta ölümünden sonrada adının, kimliğinin silinmesi için eserlerinin başkalarına mal edilmesiyle devam ederek günümüze kadar gelmektedir. Mevlana’nın bu hata ve haksızlıklarını görerek engel olamayan büyük oğlu Alaaddin Çelebi babasını terk ederek Ahi Evren (Nasreddin Hoca) ın yanında yer almış ve aynı yolda onunla birlikte aynı yerde şehit olmuştur. Mevlana oğlunu Ahi Evren’den kurtarmak için Kırşehir Valisine ve oğluna mektuplar yazmış ama başarılı olamamıştır.  Mevlana bu kin ve öfkesiyle oğlunu cenazesine dahi katılmamıştır.  Günümüzde hala Nasrettin Hoca lakabıyla anılan Ahi Evren yani hâce nasreddin din farklı iki insan gibi gösterilerek bu yalan ve yanlışa devam edilmektedir. (M. Bayram. 2. kitabı)  Hace Nasirü’d-din katledilince yine Mevlana’nın kışkırtması ile ileri yaştaki eşi Fatma Bacı Moğollar tarafından esir alınarak Orta Asya’ya esir olarak götürülmüştür. 14 yıllık esaretten sonra Şah ismail’in dedesi Cüneyd’in dedesi olan Safiyeddin’in  oğlu Ali aracılığıyla 14 yıl sonra kurtarılıp getirilerek Hace Bektaşi Veli’nin yanında ve korumasında kalmıştır. Bacıyan-ı Rum’un kurucu önderi olan bu kutsal kadın daha sonra, önce Malatya  sonrada Dersim’e göç etmek zorunda kalan Ahi Evren ve Seyit Mahmut Hayrani’nin ardılı ve soydaşı olan günümüzdeki Kureyşanlarla birlikte Dersim’e geldiğine dair söylemler vardır.  Munzur vadisinin 15. Km deki Anafatma Çeşmesinin bu Fatima Bacı’ya izafe edildiği kuvvetle muhtemeldir. Şems ve Hace Nasirü’d-din Tusi, her ikisi de Alamut Kalesinden Hasan Sabbah ekolünden gelmişlerdir. Günümüze uyarlarsak; bizim solcu ve PKK’lilerin  yakalanınca çözülerek devlete biat ve itaat ederek satılmaları örneğidirler. Moğol hükümdarı Hülagü Han’ın Alamut kalesini ele geçirme süreçlerinde saf   değiştirerek dönekleşen iki haindir.  Moğollar bu iki devşirmeyi beraber Anadolu’ya getirerek Başkent Konya’da yandaşları ve destekçisi Mevlana’nın yanına yerleştirmişlerdir. Şems (Şems-i Tebriz’i) Mevlana’nın Piri ve akıl hocası oldu.

Mevlana ve Şems’in söylemlerini (şiirlerini) aklını beğenmek başka bir şeydir. Ama bu ikilinin sorunlu eylemlerini duruşlarını görmezden gelmek başka bir şeydir. Ben İ.Tatlıses ve Bülent Ersoy’un sanatçı yanlarını, müziklerini beğenirim. Fakat ahlaklarını ve yaşamlarını hiç tutmam. Şems kızı yaşındaki yetim Kimya Hatun’u eş olarak aldı. Bunun dışında gay olan Mevlana ile eşcinsel ilişki yaşadığı da birçok araştırmacı tarafından iddia edilmektedir. İslamcı araştırmacılar bu ilişkiyi ilahi aşk olarak halka empoze ediyorlar. Oysa bunların aşkı ilahi olmayıp iradi olduğuna ilişkin güçlü emareler vardır. Aleviler ve devrimciler kimsenin önü ve arkasıyla ilgilenmez. Herkesin cinsel tercihi kendisine ait bireysel bir haktır. Fakat Mevlana’nın bu eşcinsel yönü öğrenildiğinde özellikle İslamcılar büyük sıkıntı yaşayacakları nedeniyle saklanmaktadır. Mevlana’nın büyük oğlu Alaaddin Çelebi bu durumu bilip tüm çabasına  rağmen babasını Şems’ten kurtaramayınca Şems’i öldürmek zorunda kalmıştır. Konunun uzmanı geçinen birçok araştırmacı ve akademisyen bu durumu bildiği halde yaz(a)mamaktadır.

ÖZETLE: Dinler ve tanrılar insanlığın varoluşuyla birlikte insanlar tarafından yaratıldı. Kimi toplumlar aya, güneşe, Zeus’a, Apollon’a  Ahura Mazda’ya tanrı diyerek inanırken, kimileri de Apis öküzünü, ineği tanrı seçti. İnsanlık âleminde yalnızca Alevi Kızılbaş toplumu tanrıyı kendinde, insanda aradı ve buldu. Elbette şeytanı da insanda aradı ve buldu. Eline, beline, diline hâkim ol gerçeği kutsal kitapları oldu. Tanrıyı ve şeytanı insanda arayan ve bulan Aleviler bu nedenle diğer tüm ırklar ve inançlar tarafından düşman görülerek dışlandı, horlandı ve kıyımlara uğradı. Bu anlayış günümüzde de devam ediyor.

Bizim Kureyşanların, Alevilerin ve Aleviliğin 12 İmamla, Hz. Ali, Hz. Muhammed ve İslam ile ilgi, ilişki ve alakası yoktur. Onların da bizim Aleviliğimizle bağlantısı yoktur.  12 İmamlar ve onların ataları ve dolayısıyla İslam yokken onlardan 1500-2000 yıl önce Alevilik, Aleviler ve Kureyşanlar vardı. Aleviler ve Kureyşanlar’ın, biz Ehli-Beyt soyundanız diyenleri Alevi olamazlar. Eğer Alevi iseler Ehli- Beyt’ten olamazlar. Ama bir Alevi olan Sasani Kralı Yezdigard’ın kızı, Hz. Hüseyin’in eşi Şahbanu’dan doğan Zeynel Abidin’den sonraki Ehli-Beyt Kureyşanlıların yeğenliğinden ötürü kısmen soyundandır.  Alevilerin Ehli- Beyt ile ilgisi yoktur. Alevi inancı Ehli-Hak inancıdır. Bu da doğrunun hakikatin insanları anlamındadır. Kureyşanlıların düzgün Baba ile de genetik bir bağı yoktur. Düzgün baba Munzur Baba gibi mitolojik bir figürdür. Düzgün Baba ve Munzur Baba efsaneleri İngiltere Krallığının görevlendirmesiyle 1911 yılı yazında Dersim’de üç aylık bir gezi yapan İngiliz L. Molyneux-Seel’in uydurmalarıdır. Düzgün Baba ve Munzur Baba hiçbir boy ve soy ile ilişkilendirilemez. Onlar Dersim Alevilerinin ortak kutsallarıdır.

İstisnasız 12 İmamların on ikisi de camiden çıkmayan cami hocaları olup her biri onlarca kadın aldılar.  Alevi Pirleri olan Pir Sultan Abdal, Hace   Bektaşı Veli, Ahi Evren (Hace  Nasirü’d-din)  ve kardeşi Seyyid Mahmud Hayrani, Yunus Emre, Taptuk Emre, Sarı Saltık, Şeyh Bedreddin, Abdal Musa, Baba Mansur, Devreş Cemal, Ağu içen vd leri caminin kapısından içeri adım atmadılar. Hacca gitmediler. Ramazan orucu tutmadılar. Birçoğu hiç evlenmediler. Evlenenlerin çoğu da “Eline, beline, diline sadık” olup tek eşliydiler.

Kureyşanlıların, Dersimlilerin hatta tüm Anadolu Alevilerinin kutsalları Munzur Babadır, Düzgün Babadır, Sultan Babadır. Sultan Baba dağı adını eteğinde doğan Pir Sultan Abdal’dan almıştır. Bu dağın zirvesine yakın yerde Moğolların Diyarbakır yakınlarında yaraladığı ve bir Kürt köylü tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah’ın mezarı vardır. Bizim Kalan Aşireti onun ardıllarıdır.

Alevilikte Hacı ve Hoca unvanları yoktur. Bunlar Sünni İslam’daki  unvanlardır.  Alevilikte Hacının yerine Hace (Xace) vardır. O da örnek insan, öğreten insan olup İnsan-ı Kamil yolcusudur. Hocanın yerini de Pir alır Alevilikte.

SONUÇ YERİNE

Dersimlilerin, Alevilerin yazılı tarihi nerede diyenlere rahatlıkla şu yanıt verilebilir. Dersim topraklarının altı ve üstü tarihi zenginliklerimizle doludur. Eğer biz Dersimliler bu yeraltı ve yerüstü zenginliklerimize sahip çıkarak koruyabilirsek yapılacak arkeolojik kazı ve bilimsel çalışmalarla insanlığın tarihini olumlu yönde değiştirebileceğimize inanıyorum.

Biz Dersimlilerin başat görevi Dersimin doğasını canlısı, cansızı, florası ve faunasıyla yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizi sahiplenerek korumaktır. Unutmamalıyız ki; Dersim coğrafyası Dersimlilere dedelerinden kalan bir miras değil, torunlarına bırakacakları bir emanettir.

Genelde Alevilerin özelde ise biz Dersimlilerin ve Kureyşanlıların 2Y (yalan ve yanlış) alışkanlığından kurtulmamız gerekiyor. Birkaç yıl önce batılı iki bilim insanı çok ciddi bir ortak çalışmaya imza attılar. Bu çalışma özetle diyor ki; “bazı insanlar yaşamlarının önemli bir bölümünde bir konuda yalan veya yanlışa inandırılmışlarsa, o konudaki hakikat ile karşılaştıklarında o hakikati kabullenmek yerine kendi yalan ve yanlışlarına daha sıkı sarılırlar. Çünkü o hakikati o saatten sonra kabullenmeyi her bünye kaldıramaz.”[26]

Hak’kı ve hakikati değiştiremezsiniz, saklayamazsınız, öldüremezsiniz. Ayrıları aynılaştıramazsınız. Bu doğrultuda yaptığınız Hak ve Hakikati değiştirme ve saklama çabalarınızla değişen ve saklanan siz olursunuz. Değiştirmeye ve saklamaya çalışanlar, gider, ölür ama hak ve hakikat dirilir. Çünkü bu diyalektiğin ve doğanın değişmeyen yasasıdır.

Aleviler Tanrı ve şeytanı başka bir âlemde, makamda aramazlar. Alevi Tanrı’yı İNSAN’ın özünde, şeytanı da insancıkın vicdansızlığında arayan ve gören bir anlayıştadır. Alevi cennet arayan değil, cennet yaratandır.  Aleviliği İslamlaştırma, Alevileri de Müslümanlaştırmaya çalışanlar Alevi düşmanlarıdır.

Hz Muhammed, Hz. Ali, Hasan, Hüseyin vd  leri  Kureyşanların ataları değildir. Aksine bir Kureyşan kızı olan Hz. Hüseyin’in annesi Şah Banu nedeniyle onlar kısmen Kureyşanlıların  evladıdır.

Eğer Kureyşanlılar Ehl-i beyt evladı iseler Alevi değillerdir. Alevi iseler Ehl-i Beyt evladı değillerdir.

Artık birçok kaynakta görüldüğü üzere Pir Sultan Abdal, adını verdiği ve günümüzde Sey Rıza’nın evinin karşısındaki Sultan Baba dağının eteğinde doğmuştur. Sonradan göçle ailece Banaz’a gitmişlerdir.

Yine ABD’ni ve tüm dünyayı düşünsel ve fikirsel olarak sarmalayan büyük filozof Halil Cibran Dersimli olup sonradan Lübnan’a ve oradan Fransa ve daha sonra ABD’ne göçmüş bir ailenin çocuğudur.[27]

Biz;  Fadima Anamıza, Halil Cibran’ımıza, Celalettin Harzemşah’ımıza, Pir Sultan Abdal’ımıza, Ahi Evren’imize (Nasreddin Hoca) vd değerlerimize gerçek Munzur ve Düzgün babalarımıza sahip çıkarak ecdadımızın cellatlarının adlarını ilimiz caddelerinden söküp atarak bu değerlerimizi koyalım. Bu kutsal mekânlarımızı inanç ve kültür turizmine açalım.

Alevilik üstün (İnsanı Kamil)  insanlıktır. Üstün İnsanlık da Aleviliktir. Hakiki Alevinin tüm yaşamı İnsanı Kamil olma yolculuğudur. Roma ve Vatikan Dünya Hristiyanlığı için ne ifade ediyorsa, Mekke ve Kâbe Müslüman âlemi için ne ifade ediyorsa, Dersim’de Dünya Alevileri için aynı önem ve değerdedir. Dünya Alevilerinin merkezi, başkenti olan memleketimizin kıymetini bilelim ve hak ettiği yere gelmesi için çalışalım.

Bu Dersim Çobanı elindeki tek aleti olan düşün ve fikir gürzüyle;

Bazı kafalardaki Ehlibeyt evlatlığı, Mevlana, Şems vb putları kırabildiyse…

Öncelikle ve özellikle bizim Kureyşanlar olmak üzere kimi Alevilerin zihinlerine yanlış sokulmuş Ehlibeyt evladı olma, Nasreddin Hoca, Ahi Evren, Mevlana, Şems  vb ezberleri bozabildiyse…

Ve kimi kafalardaki Arap- İslam tabularını yıkabildiyse bahtiyardır.

 

MEHMET YÜREK

Dersim Çobanı

KAYNAKÇA:

[1] Mine Kışlalıoğlu-Fikret Berkes. ÇEVRE VE EKOLOJİ, Remzi kitabevi.2020 18. Baskı. S. 7

[2] Prof. Dr. Selçuk Şirin. YA ADALET, YA SEFALET” Doğan k. 1. Baskı. Ocak, 2023

* Maalesef tarihin babası, Bodrum (Halikarnasos) doğumlu  Heredot’a biz sahiplenmeyerek dışladığımız için Yunanlılar sahiplenmişlerdir.

[3] R, g. Collingwood. TARİH TASARIMI. Doğubatı y. 8. Baskı-2019. S. 48-49

[4] https://www.sakaryagazetesi.com.tr/tunceli-tarihi Erişim:29/11/2023

[5] Prof. Dr. Alemdar Yalçın , Yrd.Doç.Dr. Hacı Yılmaz. KOREŞANLAR. Gece kitaplığı y. 2017 1.baskı s. 251

[6] TAŞ Kibar, KUREYŞAN OCAĞI” KALAN Y. 2. BASKI,2023, S. (77,102,103,126,151,153,155,157)

[7] Prof. Dr. Mikail Bayram. Ahi Evren- Mevlana Mücadelesi. Çizgi y.2. baskı. Eylül 2021. S. 40

[8] Ferhad Rahimi. “Prof. Dr. Muhammed Taki Zehtabi (kirişçi), İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ.” IQ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK. 1. Baskı. İstanbul-2010. S.110

[9] Trevor BRYCE. KISA BABİL TARİHİ. Say y. 1. Baskı-2023, s.23-24

* Kayınvalidemden dinlediğim bu anlatıyı olayın tanığı çok sayıdaki kişi doğruladı.

[10] Gerald Messadie. MUSA.Mısır Prensi 1. Cilt. Milliyet y. 1. Baskı. 1999. S.269-270

[11] Prof. Dr. Musa Güner. “DNA’ya Dayalı Zazaların Kökeni” Festival y. 1. Baskı. Şubat-2021

[12] Rasha Barrage. BİR SOLUKTA ANTROPOLOJİ. Say y. 1. Baskı Mart-2023

[13] Jozef wiesehöfer. ANTİK PERS TARİHİ. Totem y. 1. Baskı. Aralık 2019-s.32

[14] Cafer Çevik, “DERSİM’İN YAZILAMAYAN HİKAYESİ”. Demos y. 1. Basım. 2020, s.27

[15] PERSLER. Anadolu’da Kudret ve Görkem. Anonim. YKY.1. baskı. Haziran-2017 s. 13

[16] Bahoz Şavat. KÜRDLERİN TARİHİ. II. Cilt. İsmail Beşikçi Vakfı y. Kasım- 2015, s. 185

[17] Mihail Sergeyeviç İvanov. İRAN TARİHİ: En eski çağlardan yirminci yüzyıla. Selenge y. Şubat-2021-1. Baskı, s.32

* Persler ona Dara diyorlardı. Darius Yunan tarihçilerinin verdiği addır. Ve yanındaki kendi adamları tarafından öldürülmüştür.

[18] Andrew Collins. Göbekli Tepe ve Tanrıların Doğuşu. Alfa y. 7. Baskı.Haziran-2020

[19] https://www.dersimcobani.com/buyuk-krallar-1-buyuk-iskender/

[20] Hüsnü Gürbey. Kadim Kürt İnanışı; KIZILBAŞLIK KÖKENİ EVRİMİ VE FELSEFESİ. Peri y. 2016. S.63

[21] Hüsnü Gürbey. Rızalık Toplumları. Babek y. Birinci baskı. Nisan-2021 s.257-258

[22] Hüsnü Gürbey; DOĞU DERSİM, Sancı y. 1. Baskı-2019 s.32-33

[23] Fuad Köprülü, İstanbul 1918. Nasreddin Hoca. Başlangıç kısmından aktaran  M. Bayram.

[24]  Prof.Mikail Bayram. Hace Nasirü’d-din-i Tusi’nin intihalcılığı ve Ahi Evren Hace Nasirü’d-din ile ilgisi. Çizgi yayınevi. 1. Baskı. Temmuz 2016, s. 21.

[25] Prof. Mikail Bayram. SOSYAL VE SİYASİ BOYUTLARIYLA AHİ EVREN- MEVLANA MÜCADELESİ. Çizgi yayınevi. 2. Baskı. Eylül-2021. S. 227-228.

[26] https://www.dersimcobani.com/ Makale sahibi yazarların isimlerini bu web sitemde bulabilirsiniz.

[27] Aytuç Altındal. SÖZLER. Halil Cibran. Anahtar kitaplar.5. basım. S.8