Ana SayfaMakalelerDersim ve Alevilik MakaleleriMUNZURLAR, MUNZURLULAR, TALANCILAR VE DEVLET

MUNZURLAR, MUNZURLULAR, TALANCILAR VE DEVLET

“Babaannem ANASEM (1878-1967) ve Alexander von Humboldt’un (1769–1859) Anısına.

Ve bana doğa bilgi, bilinci ve sevgisi aşılayan üstadım, dostum Ali Titar Gök’e saygıyla..”

  Doğup şekillendiğim Dersim, Ovacık, Çağperi köyünde kadim dostum bin yaşlı bir palamut ağacım var. Bu güne kadar gizli aşkım ve özel dostum olarak saklı tuttum. Fakat bir gün serihoş kafa ile onunla sarmaş dolaş halindeki fotoğraflarımı facebook sayfama koydum. Bu da tam olarak paparazzilere yakalanan ünlülerin aşk maceraları benzerliğinde ifşa olundu. Tanıyanların bu ağaç da ne iş? Yoksa ziyaret mi? Nere de vb yoğun soruları topluca yanıtlamak ve kör inançlıların gelip çaput bağlamamaları için yazmaya karar verdim. Ama asıl maksadım o ağacın asla yalnızca bir ağaç olmadığını, bir CAN, bir dost olduğunu benim ve sizin gibi hakları, hukuku, dili, duyguları, beyni ve zekâsının olduğunu açıklamak. Bu Anasem ağacımdan hareketle etrafındaki tüm canlılarla birlikte Munzurlarımızın doğasını anlatarak, onlara gelecek zararları önleyemesem de asgariye indirmek.

 “İnsanın ilk atası Homı Sapiens 160 milyon yaşında. Ağaçların ilk atası Archaeopteris ise 383 milyon yaşında. Bizler insan olarak ağaçlardan sonra ve ağaçlar sayesinde var olduk. Ancak ağaçlarla birlikte yaşayabiliriz. Ormanlarımızı, ağaçlarımızı yok edersek insanda, insanlıkta yok olur.” https://yurekvakfi.org

Bu yaşlı palamut ağacı bizim Çağperi bükündeki çayırımızın güneybatı hududunda bulunuyor. Ben yürüyüşlerimi genellikle ya bizim ormanın içinde ya da Munzur çayının kenarındaki büklerde yaparım. Her yürüyüşte bu dostum ağacıma mutlaka uğrar konuşurum. Ne zaman insanlardan bunalsam bu dosta sığınır dertleşirim. Özel konuklarımı da oralarda gezdiririm. Onbeş yıl önce konuğum olan bizim köylü orman mühendisi Kenan Ölçmez ile İstanbul’dan gelen Orman Yüksek Mühendisi arkadaşını bu ağacıma götürdüm. İki orman mühendisi bakıp incelediler. Bu iki ormancıyı bilinçli oraya götürdüklerimden haberleri yok. Sordum onlara, bu ağaç kaç yaşında. Halen İstanbul Anadolu yakasında aktif Orman Müdürlüğü yapan arkadaş dedi ki, bu ağaç yaklaşık bin yaşında. Eğer ben bir matkap ile bunun gövdesinden girip karşıya kadar delersem size net yaşını söyleyebilirim. Aman kalsın, teşekkür ederim dedim ve oradan ayrıldık.

1950 lerden 1960 lı yılların sonuna kadar bizim köye ABD liler gelirlerdi. Munzur çayının kenarına kamp kurarak alabalık avlarlardı. Munzur Dağlarında bitki ve kuş türleri araştırmaları yaparlardı. Biz çocuklar da balık tutanların malzeme çantalarını ve tuttukları balıkları taşırdık. Munzur dağlarına gittiklerinde ise atlarımızla onları götürürdük. Bunun için kendimiz ve atlarımız için ayrı ayrı yevmiye alırdık. İşte bir gün bizim bükten geçerken hizmetinde çalıştığım Amerikalı benim koca meşenin yanından geçerken durdu ve inceledi. Sonra Munzur’da balık avlayan iki arkadaşını da çağırıp ağacı incelediler. Üzerinde tartışarak bolca fotoğraf çekip gittiler. Yukarıda bu yazıyı anısına adadığım benim için doğanın babası olan Alexander von Humboldt’tan ve onun Munzur’un Türkiye’nin ikinci Milli Parkı olmasındaki rolünden bahsedeceğim. Ama şimdi Humboldt’un çağdaşı olan Babaannemin bu konuyla ilişkisine döneyim.

1960’lı yılların ortalarında bir yaz mevsimi tırpanla bizim çayırı biçiyorum. Babaannem Anasem bana yemek getirdi. Gel, bu palamudun gölgesine hazırlıyorum burada yersin dedi. Tırpanı bırakıp Munzur suyunda elimi yüzümü yıkadım ve ağaca doğru yürürken baktım ki, Babaannem ağacın köküne secde etmiş durmadan dua ediyor. Benim de Allah’ı tanımadığım 68 li zır zır solculuk yıllarım. Babaanneme kıçımla gülüp geçerek yemeğe oturdum. Ben yerken o anlattı. “Bak oğul, 38 de asker teyyarelerle köyü bombalamaya başladı. Herkes bir tarafa doğru kaçıyor. Ben de iki küçük çocuğumdan biri olan halan Dıle’yi kucağıma aldım, babanın da elinden tutarak bu büke doğru kaçtım. Buraya gelince bizim dilde bir ses duydum. Baktım ağacın üstündeki amcan Bego yan ağaçtaki Xıde uşi (Hıdır Uçar, yazımı okuyup bana soru sorarak bu yazıyı yazmama vesile olanlardan biri olan Nesimi Uçar’ın ve bugünkü köy muhtarımızın dedesi.) hemen şurada bunun gibi dev bir palamut daha vardı. O ağacın üstünde ki Xıde Uşi pipo içiyor. Duman ağacın tepesinden çıkıyor. Amcan Bego da ona; “ bomo xerepay, düye to reşto asmen. To mara çı vazenay. Nıka esker yeno ma bombua qırkeno. Pufkı a mırdara xo.” Türkçesi: Batacısa bomo, senin dumanın gökyüzüne çıkıyor. Söndür şu laneti. Şimdi asker gelip bizi bombalar, kırar. Babaannem onlara yalvarıyor. Diyor ki, gelin beni çocuklarımla çaydan geçirin. Kendimi karşı ormanın içine atıp kurtulayım. Onlar ağaçtan inmiyorlar ve şöyle diyorlar. Su azdır. Az aşağısı geçittir. Gir korkma geçersin. Babaannem çaresiz, bu palamuda sarılıp tüm içtenliğiyle yalvarıyor. Koca palamut titreyerek sanki dile geldi ve bana seda ile cesaret verdi. Çocuklarımın biri sırtımda, biri kucağımda zor bela karşıya geçip ormandan Çolaklar köyündeki pirlerimize kadar gidip kurtulduk, dedi. Babaannem, ben o gün bu ağaca sarılıp dua ettim. Bu ağaçta bana el ve güç verdi de karşıya geçebildiğine tüm kalbiyle inanmıştı. Babaannemden bunu dinledikten elli yıl sonra da aynı şekil de bu Xıde Uşi’nin büyük oğlu Efendi Uçar amcadan dinledim bu olayı.

Şimdi gelelim bir doğa ve ağaç canavarı olan cahil Ben’in bir doğa ve ağaç dostu olmamı sağlayan uyanışına. Yaklaşık 30 yıl önce idi. Marmaris’te yaşıyorum. Susanna Tamaro’nun “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” kitabını okuyorum. Mutsuz bir evliliği olan kadın kahraman, bir tatil için bir kaplıcaya gidiyor. Uzun yıllardır evli olmasına rağmen çocuk sahibi olamıyor. Kaplıcanın doktoruyla bir gecelik ilişki yaşıyor ve hamile kalıyor. Özlemle beklediği annelik duygusundan asla vazgeçemeyeceği ve bu durumu nasıl açıklayacağını bilememenin şaşkınlığı içinde. Evinin önündeki koca çınar ağacına içtenlikle sarılarak ona derdini anlatıyor. Koca çınar titreyerek ona yanıt veriyor. İşte tam bu satırları okurken Dersim’de benim bu koca palamut ağacına sarılarak dertleşen, dua eden babaannem gözlerimin önüne dikildi. Şaşkınlıkla ağaçlar da konuşurmuş deyip düşünmeye ve araştırmaya başladım. Bu konudaki okuma ve araştırmalarımın, ağacı görünce odun, bitkiyi ot, hayvanı da et gören Ben’i nereden nereye getirdiğini anlatacağım. Bunun içinde benim doğa rehberim ve pirim olan Alexander von Humboldt’u anlatmam lazım.

Alexander von Humboldt

Bu anlatılamaz büyük adam bana tüm doğayı ve insanlığı anlattı. Bir tek kendisini anlatmadı. Şimdi de tüm dünya onu anlatıyor. Öyle bir adam ki, ölümünden 112 yıl sonra bile benim memleketim Dersim’deki Munzur’u Milli Park ilan ettirerek canavarların elinden kurtarmaya çalışan bir ADAM.

Kim bu Alexander von Humboldt’ nasıl biri diye soracaklar için anlatayım. O günkü Prusya, bu günkü Almanya’nın başkenti Berlin de 1769 da varlıklı bir alman ailesinde doğmuş. Ailesi ona maden mühendisliği eğitimini sağlamış. Fakat o mesleğini bir kenara iterek ölünceye kadar kendini doğa çalışmalarına adamış. Varlıklı ailesinden kalan büyük mirasın tamamını da bu yolda tüketmiş.

Tam bir eylem ve söylem adamı olan bu büyük ADAM; tüm Amerika kıtası başta olmak üzere Avrupa ve Rusya’dan Hindistan hudutlarına kadar giderek 89 yıllık ömrünü doğaya vakfederek incelemiş ve onlarca eser yazarak bize bırakmış.

  • Bu muhteşem adam, tarihler 23 Haziran 1802 yi gösterirken, o gün için dünyanın en yüksek dağı olarak bilinen 7000 m. Yükseklikteki Güney Amerika’daki Chimborazo dağına tırmanıyordu. Daha önce hiç kimse bunu aklından bile geçirememişti.

  • Tanışı ve çağdaşı olan Napolyon’un ardından o günkü dünyanın en ünlü insanıydı.

  • Hemşerisi ve yakın dostu olan büyük şair ve filozof Volfgang von Goethe onun için şunları yazdı. “Sekiz gün kitap okusanız onun size bir saatte öğrettiklerini öğrenemezsiniz. Humbold ile birkaç saat birlikte olmak, yıllarca yaşamış olmak gibi bir şeydir,” diyordu.

  • 14 Eylül 1869 da bütün dünya onun doğumunun yüzüncü yılını kutladı. Avrupa, Amerika, Afrika ve Avusturalya’da törenler düzenlendi. Partiler verildi. Melbourne, Adelaide, Buenos Aires, Mexsico Cty ve Moskova’da insanlar kutlamalar yaptılar. Paneller düzenlediler. İskenderiye’de ve Newyork’ta büyük törenler yapıldı.

  • Ülkesi Prusya’nın Kralı Frederic’in sarayında sürekli danışmanı ve ABD’nin Başkanı T. Jefferson’ın evinde bir ay konuk ettiği dostuydu.

  • Güney Amerika’nın efsanevi devrimci lideri dostu ve arkadaşı Bolivar’ı Paris’in içki, kumar ve seks partilerinden çıkarıp memleketine devrim yapmaya gönderen oydu.

  • Arjantin de bir kasabaya, Brezilya’da bir nehire, Ekvador’daki bir sıcak su kaynağına ve Kolombiya’daki bir koya onun ismi verildi.

  • Şili ve Peru boyunca uzanan akıntı onun adını aldı.

  • Grönland’da Humbold Buzulu, Çin, Güney Afrika ve Yeni Zellanda’da birçok yerlere onun ismi verildi.

  • Çocukken babasının dostu Prusya Kralı Büyük Frederic başını okşayarak O’na şu soruyu sordu. Söyle bakalım sende adaşın Büyük İskender gibi Dünyanın tamamını fethedecek misin? O’da yanıt olarak; evet efendim, ama kılıcımla değil, aklımla fethedeceğim, yanıtını verdi.

  • Darwin, “Humbold olmasaydı asla o gemiye binemezdim ve Türlerin Kökeni yazılamazdı,” dedi. Humbold’un takipçileri ve sonrasında onların takipçileri, onun mirasını ileriye taşıdılar ve bu günümüzde hala devam ediyor.

  • Güney Amerika incelemelerinde Avrupalı ırkdaşlarının yurtlarını işgal ederek köleleştirdikleri yerli halka kendi dışkılarını yedirdiklerine tanık oldu ve bunu yazdı. Bolivar’ı onun bu kışkırtmaları Avrupa’dan ayrılıp ülkesine devrim mücadelesine gönderdi.

  • Irkçı faşist Avrupalılar için şunları yazdı. “Kölelik müessesi doğal değildir. Doğaya aykırı olan hiçbir şey adil değildir. Kölelikte doğaya aykırıdır, kötüdür ve adil değildir diyordu.

  • Tüm insanlar eşittir, çünkü hepsi diğerleri gibi özgür olmak için yaratılmıştır. Hiçbir ırk diğerinin üzerinde değildir, diye yazdı.

  • 1804 Haziran ayının sonunda beş yıl süren Amerika araştırmalarını geride bırakarak Avrupa’ya dönerken bir kahraman olarak karşılandı. Bavulları ve sandıklarında binlerce bitki türü, onlarca bilgi notlarından oluşan defterler, jeolojik, meteorolojik ve gökbilimsel örnekler vardı. O günkü dünyada 6000 bitki türü bilinirken, Humbolt 60.000 bitki örneği getirmişti. Bunların 2000 tanesi Avrupalı botanikçiler için yeni türlerdi.

  • Humbolt’un sıkı takipçisi olan John Muir (21 Nisan 1838 – 24 Aralık 1914, Amerikalı doğa bilimci, yazar, çevre filozofu ve doğa savunucusudur. “Dağların John’u” ve “Milli Parkların Babası” olarak da bilinir.) Mariposa grove’ daki yüz metre uzunlukta ve iki bin yaşındaki sekoya ağaçlarını 1903 te ABD Başkanı Theodore Roosevelt’ i Yosemite vadisine götürerek milli park ilan ettirip korumaya almada onun büyük etkisi vardı.

  • 6 Mayıs 1859 saat 14:30 da Berlin’deki evinde hasta yatağında son kez gözlerini açarak pencereden sızan güneş ışınlarına bakarak, şu son sözünü söyledi. “Güneş ışınları ne kadar da muhteşem! Yeryüzünü göklere çağırıyorlar sanki’” diyerek ruhunu teslim ederken 89 yaşındaydı.

  • Ertesi gün Berlin halkı tarihin gördüğü en büyük kalabalıkla onu Tegel kalesindeki aile mezarlığında sonsuzluğa uğurladı. Cenaze töreninde bir konuşma yapan Prusya kralı IV. Frederich şöyle dedi. “ Büyük tufandan beri dünyaya gelmiş en büyük insandı.” Dedi.

  • Dünyanın beş kıtasındaki ülkelerde insanlar yasa boğuldu. Birçok ülkede bayraklar günlerce yarıya indirildi. Elbette bizim Osmanlı hariç. Onlar için bir gâvur ölmüştü, ne vardı bunda. Onlar ancak artçılarının yaptıkları gibi Suudi Kralı ölünce yas tutar, bayrağını yarıya indirebilirlerdi.

Neyse bu kadar yeter. Daha fazlasını merak edenler ve benim gibi bir kitap okudum hayatım değişti diyecekler şu kitabı okusunlar. “DOĞANIN KEŞFİ” ‘Alexsandder von Humboldt’un Yeni Dünyası’ alt başlıklı Andrea Wulf’un Ayrıntı yayınlarından çıkan kitabı okusunlar.

Doğanın Keşfi Andrea Wulf-Ayrıntı Yayınları

HIRSIZDAN HIRSIZLAMAM ve ALEXSANDER VON HUMBOLDT’UN MUNZUR MİLLİ PARKI İLİŞKİSİ

“Doğaya hükmetmeye çalışan ve kendini doğanın efendisi gören kişi doğanın canavarıdır. İnsanların doğadan her eksilttiği kendisinden eksiltmedir. Doğaya yaptığı her katkı da kendisine yaptığı katkıdır. İnsanlar elbette doğadan yararlanacaklardır, ama doğadan sağlanacak hiçbir yarar doğanın zararına olmamalıdır.” https://yurekvakfi.org

Yukarıda aktardığım gibi çocukluğumuzda bizim köye ABD liler gelirlerdi ve bizde onlara para karşılığı hizmet ederdik. Uçaklarının rahat inmeleri için biz yatılı okul öğrencileri, ortaokul öğrencileri ve askerler bu günkü konutların olduğu yazıda taş toplayarak pist yapardık. Pist kenarına dizdiğimiz taşları beyaz kireçle boyardık. Küçük uçakları kolayca inerdi. Biz Amerikalılardan önce balık makinası, meps vb oltalar görmemiştik. Bu konuda tek bildiğimiz çiviyi eğerek ucuna bir solucan takarak ip bağladığımız sırıkla balık avlamaktı. Bu yeni teknoloji ürünleri bizi çok fazla cezbetti. Onların her gelişinde misine ve olta ister ve alırdık. Misine ve oltası olanlar balık tutmada çok avantajlı oluyorlardı. Bizim köyün bizden büyük gençleri organize olarak bu Amerikalılara ait uçağı soydular. Aklıma gelenler Hasan Yürek, Hüseyin Varlı, Mehmet Ali Yürek, Ali Yılmaz Yerlikaya, Hüseyin Uçar, Emirali Yürek, İbrahim Tur ve Aydın Yerlikaya var. Aklıma gelmeyenler ve hatalı yazdıklarım hoş görsün. En büyük ve en ağır bavulu bizim ahmak amcaoğlu Hasan Yürek çalmış. Kendi abilerinden korktuğu için getirdi bizim samanlıkta otların içinde sakladı. Ben bildiğim için gece kalkıp lamba ile samanlığa gidip bavulu açtım. Amacım birkaç olta, misine vb balık tutma malzemesi almak. Ama ne göreyim açtığım bavul tıka basa tuğla kalınlığındaki kitaplarla dolu. Kitapların çoğunun kapağında büyük harflerle ALEXSANDER VON HUMBOLDT yazıyor. Günlerdir kamp ateşinin etrafında viskilerini içen Amerikalıların tartışmalarında da hep bu isim kulağıma çalınmıştı. Bavulda olta çıkmayınca kör pişman kapatıp çıktım. Ertesi gün olay patladı. Asker köyü bastı. O zaman Ovacık Kaymakamlığında tahrirat kâtibi olan halamın eşi Ahmet Eren araya girerek köylülerle toplantı yaptı. Tabi köy basılınca bizim soyguncuların çoğu köyden kaçmış. Ahmet Eren’in uzlaştırıcı aracılığı sayesinde muhtar ve köylüler çocuklarına baskı yaparak çalınanları getirip teslim ettiler. Büyüklerin bu işten haberi yok. Ben de bizim samanlıktaki bavulu babama gösterdim. Herkesin çaldığı bavul ve valizler eksiksiz sahiplerine teslim edilerek olay kapatıldı.

ABD’liler 1950 yılların başından 1968 devrimcileri devrim ateşini yakıncaya kadar her yaz geldiler. Yalnız alabalıklarımızı, bitkilerimizi vd türleri götürmediler. Bazı moda ve kültürlerimizi de götürdüler. Bizim köyümüzde harman zamanı genç, yaşlı, evli, bekâr ve çocuklar hep bir arada anadan üryan yüzerdik. Çünkü don ve mayo yoktu. Aksakalları göbeğine inen amcam Ağa (Ağaye Baçi), Seymamude Lıli, yeni evli Hüseyin Uçar, Hüseyin Varlı ve benim gibi onlu yaşlarındakiler hep bir arada anadan üryan yüzerdik. ABD’liler de bol bol fotoğraflarımızı çekerdi. Yine Amerikan tıraşı denilen saç tıraşı modası bizim Dersim’den giden saç tıraşı modasıdır. Annelerimiz biz çocukların kafasına bir kase koyar etrafını makasla keserdi. Benim yaştakilerin o günkü tıraşları öyle tıraştı. ABD’liler bunları da fotoğraflayıp götürdüler. Bizim Dersim tıraş modası sonra Amerikan tıraş modası olarak bize geri döndü. Benim şahsen yanında çalıştığım en son ekip 1967 yazında geldi. Bizim o günkü Genel Kurmay Başkanımız Cevdet Sunay ve ABD Gen. Kurmay Başkanı da vardı. ABD liler her yıl gelişlerinde onlarca bitki, böcek, kuş vd canlı türü örnekleri götürdüler. Munzur da ağ ile yakaladıkları meşhur kırmızı benekli alabalıklarımızı canlı olarak getirdikleri şişme havuzlarda memleketlerine götürdüler. Şu anda da 1872 yılında elbette Humboldt etkisiyle dünyanın ilk milli parkı olarak ilan Yellowstone Millî Parkında Munzur’dan giden alabalıklar üretilmekte ve porsiyonu 500-600 dolardan satılmaktadır.

GELELİM HUBOLDT İLE MUNZUR MİLLİ PARKI İLİŞKİSİNE

“Munzurlar Dersimlilere ait değildir, Dersimliler Munzurlara aittir. Dersimliler olmadan da Munzurlar yaşamlarına devam eder. Ama Munzurlar olmadan Dersimliler yaşayamaz.”                         https://yurekvakfi.org

En uzun süre Ovacık Belediye Başkanlığı yapan merhum kayınpederim Ali Yerlikaya anlatıyor. “1950 Ellilerin sonu, bizim Başbakanımız Adnan Menderes Davos zirvesinde ABD Başkanı ile ayaküstü sohbet ediyorlar. Bizim ki konuya girmek için şöyle diyor. Ne güzel memleket değil mi Sayın Başkan diyor. ABD Başkanı da yanıt olarak diyor ki; burada ne var, senin memleketin Dersim’deki Munzur vadisi ve gözeleri ve Ovacık ilçeniz buradan çok daha güzel diyor. Bizim ki şaşkın ve mat oluyor. Ne duymuş ne de görmüş. Meğer Dwight David Eisenhower ABD Başkanı olmadan önce asker iken gelip Munzur’da on gün kamp yapmış ve hayran kalmış biri. Ülkeye döner dönmez en güvendiği Milli Savunma Bakanı ve çocukluk arkadaşı olan Ehtem Menderes’i derhal Munzur’u incelemek üzere gönderiyor. Belediye Başkanı Ali Yerlikaya, Kaymakam ve askeri yetkililer karşılayarak gezdirip konuk edip gönderiyorlar. Bakan bol fotoğraf ve bilgi ile Ankara’ya dönüyor. Menderes döneminden başlayarak ABD’liler Türk hükümetlerine Munzurları Milli Park ilan etmek üzere telkinlerde bulunuyorlar. Bu emellerini ancak ABD’deki görevinden dönerek Süleyman Demirel’e Başbakanlık Müsteşarlığı yapan Turgut Özal sayesinde 1971 de ulaşıyorlar. Bu durumu Özal Başbakan iken 1987 deki bir toplantı arasında da kendisine teyit ettirmiştim. O zaman ben İstanbul’da Holdinglerde üst düzey yönetici olarak görevli idim. Toplantı arasında ki ayaküstü sohbette Sakıp Sabancı, Vali Nevzat Ayaz, Bakan İmren Aykut ve daha birkaç kişinin huzurunda ben Dersimliyim deyince; iftiharla onlar benim dayılarımdır. Munzur’u ben müsteşarken Demirel hükümetine Milli Park yaparak kurtardım, dedi. Tabii, Humboldt ve ABD lilerin etkisinden bahsetmeden.

Bu gün ise, ALEXSANDER VON HUMBOLDT bir doğa insanı Alman’ın etkisi, ABD yönetiminin baskısı ile 1971 yılında Milli Park ve daha sonra da 1. Derecede sit olarak ilan edilen Munzur Milli parkı yok edilmeye çalışılıyor. Geçtiğimiz yaz doğa düşmanı rantçılar devlet ve yargı işbirliğiyle Munzur’un statüsünü 1. Dereceden 2. Dereceye düşürdüler. 1. Derecede sit demek çivi dahi çakılamaz demektir. 2. Derecede sit demek belli oranlarda inşaatlar vd işler özel izinlerle yapılabilir demektir. Bu karar daha sonra Cumhurbaşkanı kararnamesiyle tekrar değiştirilerek eski haline dönüldü. Fakat Munzur da doğa katliamı devam ediyor. Bizim Çağperi köyündeki asma köprünün olduğu yere Munzur çayına sıfır bir tesisi devletin kendisi yaptı. İşletmesini bile kiracısına verdi. Hani derler ya, imam yellenirse cemaat pisler. İşte devlet bu Munzur’umuza yellendi, cemaatte elbette pisleyecektir. İşte bu uzun yazının amacı bu Munzur doğa katliamını engellemektir. Amerikan ve Almanların kurtarmaya çalıştıkları bu dünya güzeli memleketimizi biz bizimkilerin katliamından kurtarmaya çalışıyoruz. Nasıl?

“Daha iyi, daha güzel ve daha zengin bir Dersim yaratmak, Dersim’in doğasını koruyarak yenilenmesini sağlayarak zenginleştirmeye bağlıdır.” https://yurekvakfi.org

DERSİM ÇABANININ ABD NİN SIRRINI KEŞFİ

Tam çeyrek asır önce, 2000 yılı Mayıs ayının sonları İstanbul’dan gezi amaçlı New York’a uçuyorum. Çantamda Amerika ile ilgili 4-5 kitap var. Elimde ise Buket Uzuner’in bana harika rehberlik yapan “New York Seyir Defteri” adlı kitabı var, onu okuyorum. Kafamda onlarca soru dolaşıp duruyor.

  • Henüz beş yüz yıllık bir ulus iken nasıl olup da beş bin, on bin yıllık bizim medeniyetleri geçerek dünyanın ağası, kıralı oldu bu ABD?

  • Yüzlerce ırk, din ve dilli insanların oluşturdukları bu toplumda neden bizdeki gibi iç isyanlar, savaş ve terör yok?

  • Bu vd kafamı kurcalayan onlarca soruyla indim New York’a.

New York’a inince Marmaris’ten arkadaşım olan ABD vatandaşı Antik Yunan Felsefesi uzmanı Prof. Hanım arkadaşıma bu soruları soruyorum. Araştırmaları nedeniyle Anadolu ve Yunanistan’da 15-20 yıl geçirmiş. Türkçesi benden iyi. Uçakta beynimi kurcalayan yukardaki soruları evindeki yemekte soruyorum. Yanıtlıyor. Sevgili Mehmet; bu vahşet konusunda biz ABD’liler en öndeydik. Hatırlasana, önce yerli halkları yok ettik. Sonra anlamsız kuzey-güney savaşlarıyla birbirimizi yok etmeye çalışırken sağduyulu bir Başkan olan Abraham Lincoln 1809-1865 geldi ve bu vahşeti bitirdi. Bilim insanları sayesinde doğayı yok etmenin kendimizi yok etmek olduğunu öğrendik. Şimdi Amerika’da bir ağacı kesmek bir insan öldürmekten çok daha zor. Bu size de gelecek, ama zaman, bilinç, bilgi ve kültürle alakalı. ABD yönetenleri ve kapitalistlerinin doğayı tahrip etme, Amerikan halkının da doğayı koruma mücadelesi hala tüm yoğunluğuyla devam ediyor, dedi.

Yanımda götürdüğüm cep bilgisayarım velo (Philips) ile günlük izlenimlerimi yazıp otelin resepsiyonun daki ortak bilgisayardan Marmaris’te çıkarmakta olduğumuz DEĞİŞİM Gazetemize gönderiyorum. Tabii bahsettiğim bu 2000 yılında Türkiye’de bilgisayar, internet gibi şeyler hak getire. İnsanların bilgisayarı yolda gördüklerinde bomba diye karakola götürdükleri yıllar. Marmaris’te benimle birlikte 3-5 kişi ve kurumda internet ve e-posta var. Bir gün Corc Washington’un heykelinin önünde çektirdiğim bir fotoğrafımı da yazıya ekleyip gönderdim. Ertesi gün gazeteyi eline alan bizim Oflu İbrahim Demirci bizim dükkâna gelerek nereyedur bu uşak diye soruyor? Bizim mağaza müdürümüz Zafer bey de Amerika’da diyor. Gazeteyi önüne atarak peki bu nedur? Fotoğrafımı göstererek bu dün çekildiyse buraya ne ara ve nasıl geldu? Sekreter hanımı göstererek o bilir ona sor diyor. Kızcağız dilinin döndüğü kadar anlatmaya çalışıyor ama nafile. Bu Kizilbaş ne yapayi diye söylene, söylene çıkıp gidiyor.

Yazılarımı devamlı okuyan ve lise, Üniversite ve doktorayı ABD de yapan Marmaris’teki dostum Dr. Tamer Özel dönünce ziyaretime geldi. Elindeki, son ABD Gezi Notları yazımın olduğu bizim gazeteyi önüme koyarak şöyle dedi. Benim çocukluğumdan bu güne kadar ki hayatım Amerika’da geçti. ABD ruhunu iyi bilirim. Amerika’ya gelen hiçbir Türk şimdiye kadar senin baktığın gibi bakmadı, görmedi ve düşünmedi. Hepsi ABD’ye iner inmez, moda merkezlerine, giyim, alış, veriş ve eğlencesine dalıp döndüler. Bir tek sen bu analitik akılla baktın ve ABD gerçeğini gördün, dedi. Peki, nedir bu sır diye sordum? Gazetedeki son yazımın son üç cümlesini önüme koydu. Orada şöyle yazıyordu. Bana göre bu Amerikalıların başarı sırrı; araştırma, sürekli öğrenme, bilim, yüksek teknoloji ve bilgi, bilgi, bilgi. Dr. Tamer Özel bey halen ABD üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmaktadır ve İletişim yayınlarından çıkan “ABD MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ” kitabının yazarıdır. Gelelim bu günkü ABD’ne.

ABD’NE DOĞANIN TOKADI

Ben bu satırları yazarken AMERİKA en zenginlerinin yaşadığı yerlerde hala söndürülemeyen tarihin en büyük yangını olan “Sunset Yangını” ile boğuşmaya devam ediyor. Los Angeles’ta başlayan orman yangınları, özellikle Hollywood bölgesini ciddi şekilde etkilemeye devam ediyor. Hollywood Hills’teki yangın ABD’nin en zengin ve en ünlülerini vurdu. Yangınlar nedeniyle yaklaşık 130.000 kişi tahliye edilmiş ve 2.000’den fazla yapı yanmıştır.

Tam bir Alevi inançlısı olarak Dersim coğrafyasındaki tüm ziyaretleri her yıl çok sayıda kurban, adak, niyaz ve miyazla ziyaret eden eşim Cane diyor ki; bunlar kıyamet alametidir. Mehdi gelecek. Ben de diyorum ki, hayır doğanın kendisine en fazla zarar veren katillerine tokadıdır. Bir düşünün bu evleri yanan ABD zenginlerinin her birinin özel uçakları, helikopterleri ve onlarca arabasının doğaya saldığı karbon gazı ile yarattığı kirliliği. Elbette doğanın tokadını hak ediyorlar.

Proto atalarımız olan Homo Sapiensler, avcı toplayıcı iken aralarında pek fazla kavga, gürültü yoktu. Yakın akrabaları kurt, ayı, domuz çakal vd gibi avlanıp karınlarını doyuruyorlardı. Et oburlukla beraber ot oburdular. Bilim insanları onların günümüz insanından daha iyi beslendiklerini tespit ettiler. Ne zaman ki, hayvanları evcilleştirip, tohumları ıslah ederek tarım ve hayvancılığa başladıktan sonra, işte o günden beri de savaşlar başladı. Bu hayvan senin, şu mera benim kavgaları başladı ve hala tüm hızıyla devam ediyor. Avcı, toplayıcı iken toplama, artırma olmadığından BİZ idiler. Tarım ve hayvancılıkla toplamaya ve artırmaya başlayınca SEN ve BEN olarak ayrıştılar ve kavgalar başladı. Savaşmaları hem birbirleriyle oldu hem de doğayla.

“Doğa insanlara ait değildir, insanlar doğaya aittir. Tıpkı ormanın yaprağa ait olamayacağı, tam tersine yaprağın ormana ait olduğu gerçeğinde ki gibi.” https://yurekvakfi.org

Şimdi benim de naçizane katkılarda bulunduğum Ali Tiyar Gök Bey’in “DERSİM’İN YABAN BİTKİLERİ VE BÜYÜLÜ DÜNYASI” kitabına yazdığım kısa Dersim Tarihi kitabındaki kendi satırlarımdan iki-üç satır aktarayım.

“Dünyanın ilk oluşum evrelerinde yüz milyon canlı tür vardı. Bu yüz milyon canlı türünden biri de insandı. İnsan denilen canavar yaratık bu yüz milyon canlı varlık türünün doksan milyonundan fazlasını yok etti. Yeryüzünde şu anda yalnızca 8 milyon 700 bin canlı türü bıraktı. Bu kalan canlı türlerinden biri olan insan yok olursa, acaba doğa kendisini nasıl ve ne kadar zamanda onararak eski sağlığına kavuşur?”  

                                           

Ali Bey’in “DERSİM’İN YABAN BİTKİLERİ VE BÜYÜLÜ DÜNYASI” Yazar Ali Tiyar Gök. Hayy kitap. 2023 baskısı s. 633. Bu kitabı her Doğaseverin ve her Dersimlinin okuması gerekir. Bu kitabı evlerinde başucu kitabı yapmayanlar Dersimli olamazlar.

İnsan denilen bu yaratık, kanatları olmadığı halde uçtu ve şimdi de uzayı kirletiyor. Yüzgeçleri olmadığı halde denizlerin altında, üstünde dolaşarak okyanusların içinde çöp adaları oluşturdu. Fareler gibi toprağın altını oyuyor.

                                                                   

Şimdi size dünyayı en fazla kirleten ve en fazla katleden ABD’lilerin kendi gazetesinde kendi adamının yazısından birkaç satır vereyim.

James Overbye’nin Ocak 2025 tarihli The New York Times’tan:  “İnsanın 100 katı plastik: Yaşam uzun zaman önce başladı ve ilk başta yavaş ilerledi. Bugün Dünya’nın biokütlesinin yüzde doksanı bitkilerden oluşuyor. Diğer büyük bir kısmı da mikroplar – virüsler, bakteriler, algler ve mantarlar – bizi birbirimize bağlayan biyokimyasal iplikler. Bar-On’un çalışmasına göre insanlar -120 milyon ton ağırlığında yaklaşık 8 milyar insan- Dünya’nın mevcut biyokütlesinin yalnızca binde birini oluşturuyor. Son tahminlere göre termitler 445 milyon ton.

Ancak biz insanlar, özellikle son zamanlarda gezegenimiz üzerinde çok daha büyük bir etkiye sahip olduk. Şu anda gezegende 1.3 trilyon ton insan yapımı şey var ve bunların neredeyse tamamı 20. yüzyılda inşa edildi. Bunun en büyük kısmını 600 milyar tondan fazla beton oluştururken, bunu yaklaşık 400 milyar ton kum, çakıl ve inşaatlarda kullanılan diğer malzemeler takip ediyor. Menard e-postasında, dünyalıların 2 milyar araba ve bunları sürmek için 70 milyar ton asfalt inşa ettiğini yazdı.

Örneğin, insanlar vahşi hayvanlardan 10’a 1 oranında daha ağır basıyor ki bu Menard’ı şaşırtmış. Yani yemek için beslediğimiz hayvan sürülerinin sadece yarısı kadar ağırlığımız var. Belki de daha kaygı verici olanı, insanlar kendi kütlelerinin 100 katı kadar plastik kullanıyor.”

“Gezegende herkesin ihtiyacına yetecek kadar varlık vardır ama herkesin sahip olma, açgözlülük tutkusunu tatmin edecek kadar yoktur. M. Gandhi

Doğadaki bu hızlı tükenişe bilim insanları Kolapsoloji (Çöküşbilim) adını verdiler ve bu hızlı çöküşü durdurmak ve yavaşlatmak için tüm güçleriyle çabalıyorlar. Devletler ve halklar ise bu çöküşü hızlandırmak için tüm hızıyla çalışıyorlar. Bu paradoksu birinci guruptaki Doğa savunucuları kazanamazsa 2050 den sonra çöküş gerçekleşecek. Önemsediğim bir özdeyiş var.

“Herkes kendi evinin önünü temizlerse sokak temiz olur. Giderek kentler ve dünya da temiz olur.”

Bu gerçeklikten hareketle ve dünyayı, Ülkemi bu konuda değiştirmeye gücüm yetmeyeceğinden kendi doğamız olan Munzurlarımıza odaklandım. İnsanı değiştirmeden dünyayı değiştiremezsiniz öz sözünden hareketle Dersim insanlarımızı eko okur -yazar ve doğa dostu yapmak için çabalıyorum. Buna tüm varlarımı ve benliğimi koyarak 4KYÜREK VAKFI kurdum. Bu konuda yakında Munzurlarımızla ilgili yeni hukuki süreçler başlatmayı hedefliyoruz.

Bir doğa canavarı olan ben nasıl doğa dostu ve koruyuculuğuna evirildiysem, her Dersimli hemşerimiz de olabilir. Ben doğa savunucusu olduktan sonra katıldığım tüm cenazelerde hocanın ve/ya dedenin; ey cemaat merhumu veya merhumeyi nasıl bilirdiniz sorusuna, doğa nasıl biliyorsa, ben de öyle bilirim.” Yanıtı veriyorum. Yine hocanın, “merhuma hakkınızı helal ediyor musunuz? Sorusuna da, doğa hakkını helal ediyorsa ben de helal ediyorum,” diyorum.

İnsanlar doğadan elbette yararlanacaklardır, fakat hiçbir insan yararı doğanın zararına olmamalıdır.” Dersim Çobanı.

Ormanı kökten tıraşlamak yerine, budayarak odun ihtiyacını karşılamak gibi.  Hayatımda hemen hiç kötülük yapmadığım ve elimden geldiği kadar iyilik yapmaya çalıştığım köylülerimi ve komşularımı ormanı hızarla ot biçer gibi biçtikleri için şikâyet ettim. Hem de bir Pazar günü evinde uyuyan orman şefini yatağından kaldırarak. Arabamız yok deyince, al sana araba diyerek arabamı vererek. Bu nedenle hala benimle konuşmayan, kurbanımı almayan, bana kurban vermeyen komşularım var.

Unutmayalım ki, Munzur’un tahribatı Dersim’in tahribatıdır. Munzur Baba beş bin yıldır bu coğrafyanın Alevi halkına pirlik yapıyor. İnanmayan kendisi de Dersim Mazgirt’li olan arkeoloğ Dr. Serkan Erdoğan’ın kitabında; “Yerli ve Yabancı Kaynaklara göre, DERSİM VE ÇEVRESİNDEKİ ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR-1” kitabına baksın. Kalan Yayınları. 1. Basım-2004. Burada Sümer ardılı Asurlar ve Hititler döneminde M.Ö iki binli yıllardan itibaren Munzur adında bir ülkenin olduğu ve bu ülkeye yapılan seferleri okuyabilir.

Bu yazının başlığındakilere (MUNZURLAR, MUNZURLULAR, TALANCILAR VE DEVLET) söyleyeceklerim şunlardır.

DEVLETE VE RANTÇILARINA ÇAĞIRI

 2009 da TBMM de zamanın Başbakanı R. T. Erdoğan ile Dersim heyeti olarak görüşmüştük. O toplantıda ben Munzur’un önemi, değeri ve kutsiyeti üzerine Başbakanın gözlerinin içine bakarak şöyle demiştim. Sayın Başbakanım, ben altmış yaşındayım. Bizim ilçede 2-3 metre kar yağar. Ben bitkisel hayattaki yatalak hastaların kızakla Munzur kenarına götürülüp kurban kesilerek hastaya Munzur suyu içirilip, kesilen kurbanın kanından bir damla hastanın alnına sürüldükten sonra sedyeden inerek yürüyerek evine dönüp iyileşen hastalara tanık oldum. Sayın Başbakanım, dünya İslam âlemi için Mekke ve Kâbe neyi ifade ediyorsa, biz Dersim Alevileri içinde Munzur onu ifade ediyor. Başbakan o ana kadar sayfalarca tuttuğu notlarını iterek ve elindeki kalemi bırakarak yanındaki Bakan ve MV arkadaşlarına dönerek; arkadaşlar biz niye bu insanların inançlarıyla uğraşıyoruz. Memlekette başka su mu yok. Hangi arkadaş yapıyor bu işi diye sordu. Toplantımızda bulunan o günkü Gn Sekreter Hüseyin Çelik dedi ki, Orman ve su işleri bakanımız Veysel Eroğlu bey ilgileniyor. Bir daha baksın bu işe, yeniden değerlendirelim dedi.

Şimdi Cumhurbaşkanı olan Sayın Erdoğan’a yeniden hatırlatıyorum. Roma ve Vatikan Dünya Hristiyanlığı için neyi ifade ediyorsa. Mekke ve Kâbe Dünya İslam âlemi için neyi ifade ediyorsa, Dersim Munzurları da dünya Alevileri için onu ifade ediyor. On binlerce yıldır özgür ve özgün akıyor Munzur, dokunmayın, dokunan yanar, Munzur akar. Bakın dünyanın en ünlü ve en zenginlerini Hollivud’da doğa nasıl yaktı. Sizi de Munzur boğar. Dokunursanız dokunur size. Munzur’u yok etmeye çalışanlar yok olup giderler ama Munzur yok olmaz. Dokunmazsanız akar gider.

Yakın zamana kadar haklı olarak Dersim terör başkenti olarak bilinirdi. Dersim artık terörü bitirdi. Dersim artık en güzel doğa başkenti. Doğamıza dokunmayın. Doğamız Munzurlarımız, dağlarımız, nehirlerimiz, göl ve şelalelerimiz, alabalıklarımız, dağ keçilerimiz, sarımsağımız vd börtü böceğimizle kutsallarımızdır. Biz Dersimliler de doğamızı namusumuz gibi görüp koruyoruz. Dokunmayın dokunursanız yanarsınız.

DERSİMLİLERE ÇAĞIRI

 Munzurların katledilmesi, Munzurluların da katledilmesidir. Unutmayın ki; suyu yok edilen halkların soyu da yok olur. Bu gün öyle bir noktadayız ki; Munzur’un ve Munzurluların varlıkları ve geleceği bizlerin bu konuda vereceği mücadelenin muhtevası ve kalitesine bağlıdır. Bunun için tüm kişi ve kurumlar olarak Dersim genelinde ekolojik okur yazarlık eğitim çalışmaları yapmalıyız. Eko okuryazarlık; yeryüzünde yaşamı mümkün kılan doğal döngüleri, ekosistemi anlama becerisine sahip olmak demektir. Yaşamı bu döngülere uyumlu hale sokmak, aynı zamanda sürdürülebilir yaşamı mümkün kılmak anlamına gelir… Bana göre doğa ve çevre bilincine sahip olmaktır

Kişi değişmeden, dünya değişmez kuralını rehber edinmeliyiz. Ağacı görünce odun, bitkiyi görünce ot, hayvanı da et gören anlayışı hızla değiştirip dönüştürmemiz gerekiyor. Dersim Platformu, Munzur Çevre Derneği, Dersim Barosu, Ticaret Odası, Esnaf ve Sanatkârlar Derneği vd. meslek kuruluşları ve STK lar eko okuryazarlık konusunu önemle ve ivedilikle ele almalıdırlar. Eğer biz Dersimliler Dersim’in doğasına sahip çıkarsak, bu doğamız Dersimlilerin yedi sülalesini, yedi göbek besler ve korur. Doğamız yok oldursa biz de birlikte yok oluruz. Bu konuda yukarıda önerdiğim ve aşağıda önereceğim kitaplar önemli kaynaklardır.

Munzurları tümüyle korumayı temel amaç ve görev edinmiş vakıf sitemizin ana sayfasındaki kayar pano sözlerinden bir kaçı ile bitireyim.

  • Ağacı kereste, ormanı da yakacak deposu olarak gören vatandaş zihniyetinden, ormanı yaşam iksiri olarak gören vatandaş anlayışına gelmeli ve getirmeliyiz.

  • Ormanlar insanlığın su ve oksijen fabrikalarıdır. Yok edersek, yok oluruz.

  • Ormanı yok eden toplumların yok olacağını, ormanlarını çoğaltan toplumların çoğulculaşacağını her insana ek(le)meliyiz.

  • Ormanı yok edenlerin yağmur bulutlarını, kar ve yağmuru, nehirleri ve bu nedenle tüm gıda kaynaklarını da yok edecekleri bilgi ve bilincini tüm topluma vermeliyiz.

  • Ormanın insanların en büyük dostu olduğunu akıllara ve yüreklere ekmeliyiz.

  • Orman yıkıcılarını orman yapıcılarına dönüştürmeliyiz.

  • Kirleterek yok etme sınırındaki Dünyamızdaki karbondioksit miktarının %25 şini tek başına ormanların emerek temizlediğini ve bu işleviyle ormanın insanların akciğerleri olduğunu unutmamalı ve unutturmamalıyız.

  • Ormanlarımızın yağmur gözeleri olarak mahsullerin, tarımın vd tüm besinlerimizin ser çeşmesi olduğunu akıllara kazımalıyız.

  • Ormanlarını yangınla veya kesip yakacak olarak tüketenlerin kendilerini ve gelecek nesillerini yok edeceklerini aşılamalıyız.

Ya Munzurlarla beraber, bir ve var olacağız. Ya da Munzurlarla birlikte yok olacağız. Munzurlar Dersimlilerin namusudur. Namusunuza sahip çıkın.

Unutmayın ki, herkes yaptıkları kadar yapmadıklarında da sorumludur.

                                                                                                       DERSİM ÇOBANI

 

Mehmet Yürek
Mehmet Yürek
1950 Dersim Pulur (Ovacık), Çağperi (Güneykonak Köyü) doğumludur. Ovacık Bölge Yatılı Okulu’ndan sonra, Akçadağ İlköğretmen Okulu’ndan mezun oldu. 12 Eylül 1980 darbesine kadar Dersim, Çemişgezek ve İstanbul’da öğretmenlik yaptı. Faşist 12 Eylül Darbesinden bir süre sonra ayrılarak özel sektöre geçti. Özel sektörün değişik holdinglerinde üst düzey yönetici olarak görev yaptı. Bu arada iktisat fakültesi ile lisans, MÜ Kamu Yönetiminde ise yüksek lisansını tamamladı. YÖK’ün doktora sınavlarına girip kazanmasına rağmen devam etmeyerek gazetecilik yapmaya başladı. Yazarlığını ve yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Değişim adlı gazetesinde yazdığı bir makalesi nedeniyle darbeci Kenan Evren tarafından “bana hakaret edildi” diyerek hakkında dava açıldı. Yurt içi ve yurt dışında büyük ilgi odağı haline gelen bu davanın duruşmaları; “darbeciler yargılansın” kampanyasına dönüşünce beraat ettirildi. Halen benim cennetim dediği Dersim'de gündüzleri doğayı yaşıyor, geceleri de yazarak yaşıyor.
Benzer Yazılar

Popüler Yazılar

Son Yorumlar