Ana Sayfa Blog Sayfa 2

ALEVİLERE, KÜRTLERE VE DEVRİMCİLERE 31 MART SEÇİMLERİ ÇAĞIRISI

Boğaz köprüsünün ilk yıllarında benim de acemilik dönemlerinde birkaç kez köprüden önceki son çıkışları kaçırarak karşıya geçtikten sonra geri dönüşlerimdeki zahmet, zaman ve külfetleri hala acıyla anımsarım. Türkiye 31 Mart seçimlerinde köprüden önceki son çıkışa yaklaşıyor. Ya bu son çıkışı kaçırmadan çıkacak ya da kaçırarak yine AKP veya (H)acı Ekrem’in liderliğinde yeni AKP olacaktır. Türkiye halkları da bu yeni maskeli CHP kıskacında umutlarını ve geleceğini çaldırarak 25-50 yıl daha kaybedecekler.

Deniz Baykal yönetimindeki CHP müteahhit ve ihale partisi olmuştu. Bu ihale yalnız kaldırım, yol, bina, vb işlerin ihalesi değildi. Bir de partide seçilecek MV, Belediye Başkanları, Belediye ve İl Genel Meclisi üyeliklerinin sıraları da satılırdı. Buranın müteahhitleri de partinin kurmay yöneticileriydi. Hangi ilde kimin MV’ ne hangi sıradan aday olacağı veya Belediye Başkanı adayının kim olacağına, parayı veren adaylar ile parayı alan partinin tüccar yöneticileri belirlerlerdi.

Bu konuya ilişkin güvenilir kaynaklardan çok sayıda bilgi almama rağmen girmedim. Ancak Partinin en yetkili organı olan PM den yani işin kaynağındaki kişi dayanamayıp herkesin bildiği sırrı faş edince yazayım dedim. CHP de etkin politika yapan etkili ve yetkili birçok kişi son kurultayda Hacı Ekrem’in akrabası olan beşli çetenin başı Mehmet Cengiz’in bavulla para getirerek delegelere dağıtıldığını herkes fiskos olarak konuşuyordu. Halkın parası ile siyasi rüşvet pazarlığı yapıldığını belirten PM üyesi Ferihan Karasu; ”  Delegeyle 150 bin ila 300 bin lira karşılığında rüşvet pazarlığı yapanlar var. Rüşvet pazarlığına ilişkin elimde ses kaydı da var, bu ses kaydını yalnızca savcılara veririm” dedi.

Sorunların anahtarı doğru sorulardır. Şu soruyu, bu soruna sorarsak; “beşli çete CHP’nin başında Kılıçdaroğlu’nu mu yoksa İmamoğlu’nu mu görmek ister?”  Yukarıda yazılanların karşılığı sizin bu soruya vereceğiniz yanıttadır.

Yine bir ilin Gençlik Kolları Başkanı Erkan Çakır’ın, “değişimcilerden”, delege transferi karşılığında 200 bin lirası peşin 1.200.000 Tl ye anlaştığını ve bir de lüks otomobili nasıl rüşvet olarak aldığı medyaya servis edildi.

Bu diğer delege pazarları kurarak kurultayları almak, kurultayları alınca da MV, Belediye Başkanlıkları, İGM ve BM gibi adaylıkları satan parti kurmaylarının en büyük gelir kaynağı değil mi? D. Baykal’ın en yakın kurmaylarından Mehmet Sevigen daha geçen gün CNN Türkte “verin bana iki belediye kurultayı nasıl aldığımı görün” demedi mi?

K. Kılıçdaroğlu Başkanlık döneminde de Veli Ağbaba, Tuncay Özkan, Özgür Özel, Onur Adıgüzel vd bazı kurmayların MV, Belediye Başkanı, İl Genel Meclisi ve Belediye Meclis adaylarını belirleme de en etkin tüccarlar oldukları kapalı kapılar ardında her yerde konuşuluyordu. Saftorik Kılıçdaroğlu’nun bunlardan haberi olup olmadığı konusunda bilgim olmadığından yorum yapamam.

 

 

Gelelim Lütfü’nün Hatay Savaş’ını CHP ve Genel Başkanını yenerek nasıl kazandığına?

Söylentilere göre Lütfü adaylığı pahalı bir fiyata satın almış. Ödeme ve pazarlığını da gizli kayda almış. Özgür Özel ile son görüşmesinde elindeki kayıtla “yakarsan yakarım” tehdidiyle savaşı kazanmış. Yoksa Genel Başkan Ö. Özel, tüm ülkeye yarın Lütfü beyle görüşerek vazgeçirip başka bir adayla seçime gideceğiz dediği halde neden tekrar Lütfi ile devam kararıyla bu özel görüşmeden çıksın ki?

Sahi bu hercai Özel, Kılıçdaroğlu’na karşı G. Başkanlık yarışını sürdürürken; “namusum ve şerefim üzerine size söz veriyorum, her yerde tüm üyelerimizin katılımıyla ön seçimlerle adaylarımızı belirleyeceğiz, demiyor muydu?  İzmir’de gerçek anketlerde önde çıkan başarılı Başkan Tunç Soyer’in engellenmesinin nedeni devrimciliği mi, yoksa gelecekte hacı Ekrem’e rakip olacak en önemli potansiyel Genel Başkan adayından kurtulmak mıydı? Ne oldu bu namus şeref sözüne? Uyduruk özel sipariş kamuoyu yoklamaları neden ön seçimin yerini aldı? Bu seçimde Belediye ve İl genel Meclisi adaylarının yarısı ön seçimle yapılırken diğer yarısı ve Belediye Başkanları neden ön seçimle belirlenmedi? Ön seçim Parti tüccarlarının keseleri dolsun diye mi yapılmadı?

BU GERİCİ FAŞİŞT CHP’NE OY VERECEK SÖZDE İLERİCİ-DEVRİMCİLER İLE KÜRTLER VE ALEVİLERE BAZI SORULAR.

  • Siz aslı AKP li, özü MHP li bu (H)acı Ekrem’i CHP’nin başına getirerek bu halkın umutlarını ve geleceğini ipotek altına alacağınızı göremiyor musunuz?
  • Beşli çetenin dökülerek düşmekte olan R. T. Erdoğan’nın ve AKP’nin yerine ikame edeceği yegâne kişinin bu Hacı Ekrem olduğunu görmeyecek kadar kör müsünüz?
  • Mustafa Suphi ve arkadaşlarını, boğduran, Nazım Hikmet’i süründüren ve süren, Sabahattin Ali’yi katleden, Köy Enstitülerini kapatarak yerine İmam hatipleri getiren, Dersim soykırımını yapan, Lazistan mebusları Ali Şükrü bey ve Ziya Hurşit’i katleden, bu CHP değil midir? Ve daha onlarca vahşetin sorumlusu olup 100 yıldır devrimin önündeki en büyük düşman olan CHP’ni daha ne kadar akrabanız yakınınız olarak görüp destekleyeceksiniz?
  • Hala bu CHP ni kurtarmaya mı çalışacaksınız? Yoksa CHP den kurtularak devrim yolunuzun önündeki en büyük engeli aşmaya mı çalışacaksınız?
  • Sahi İstanbul’daki devrimciler, Aleviler, Kürtler, gerçek yurtseverler; DEM, Sol Parti, TİP adayları dururken özü MHP’li aslı AKP’li bu (h)acı Ekrem’e hangi mantık ve nasıl bir vicdanla oy vereceksiniz?
  • Halklarımızın bu yaşadığı talan, yalan, soygunlarla gelen yoksulluğunda solun başarısızlıklar ve yenilgilerle dolu geçmişinin ve bu gününün sorumluluğu yok mudur?
  • Bırakalım solun iktidar olmasını da, başarılı ve aktif bir muhalefet dahi yapamamasının nedenleri sorgulanmış mıdır?
  • Solun CHP ni sol görerek her seçimde kendi kazanımından önce faşişt CHP ni öne alarak kazandırmaya çalışması nasıl izah edilecektir?
  • Demokrat Parti, Deva, RP, Gelecek Parti gibi yüzde yarım dahi oyu olmayan gerici ve faşist partilerle altılı masa ortaklığı yaparak 39 gericiyi parlamentoya taşırken sola arkasını dönen bu CHP ne hep mahkûm mu kalacaksınız?
  • Devrimciler, Aleviler ve Kürtler; 31 Martta İstanbul, İzmir, Antalya başta olmak üzere CHP’ni engelleyerek kendi güçlerini ve önemlerini gösteremezler mi?
  • Her seçimde açık düşmanım AKP-MHP kazanmasın, maskeli düşmanım CHP kazansın ehvenişerliğinden ne zaman vaz geçeceksiniz?
  • Sırtınızdaki bu CHP kamburundan kurtulmadıkça asla iktidara alternatif olamayacağınızı ne zaman anlayacaksınız?
  • Bu yerel seçimde özellikle İstanbul, İzmir ve Antalya gibi şehirlerde CHP ni kaybettirdiğinizde. CHP den sonsuza kadar kurtularak devrimin önündeki en büyük engeli aşacağınızı göremiyor musunuz?
  • “Kürtler belediyemin kapısından içeri giremez” diyen Afyon CHP adayı ile Kürtlere bir-iki saatliğine salon vermeyen Antalya CHP adayını ve Kürt annenin cenazesini memleketimde istemem diyerek mezardan çıkaran ırkçı faşist CHP zihniyetinin partinin büyük çoğunluğunda egemen olduğunu göremiyor musunuz?
  • “Kürtlerle arama kimse giremez diye takiyye yapan (H)acı Ekrem’inde yukarıdaki partilileriyle aynı zihniyette olduğunu anlamayacak kadar saf mısınız?
  • 100 Yıldır Kürtlerin dilini, ırkını, kültürünü yasaklayarak katleden, süren bu CHP değil midir?
  • Yüz yıl boyunca İslamcı, gerici, faşist hiçbir parti iktidarında %100 ü Alevi olan Dersim’deki köylerimize cami yapmak, çocuklarımızı zorla alarak İmam Hatip Okulları ve Kur’ an kurslarına kaydedilmek üzere batı illerine götürme girişimi olmadı. Ama rejimin asli sahipleri olan Kemalist ordu, laiklik elden gidiyor gerekçesiyle 12 Eylül faşist darbesini yapınca, Memleketim Dersim’de hiçbir gerici parti iktidarının yapmadığını yaparak bunu gerçekleştirdi. Askeri darbenin Valisi olan Em. General Kenan Güven döneminde camiye giren ve girecek tek kişisinin olmadığı köylerimize zorla cami yaptırdı. Tunceli genelinde bu amaçla onlarca köye cami yapıldı. İl genelinde beş yüzü aşkın çocuğumuz ailelerinden koparılarak Çanakkale, Balıkesir gibi batı illerindeki İmam Hatip Okulları ve Kur-an kurslarına gönderildi. Doğup büyüdüğüm kırk haneli köyüm Güney Konak (Çağperi) tan 13 çocuk bu zor yoluyla götürüldü. Bunların yarısı akrabamdı ve soyadımı taşıyordu. Bunu Menderes, Bayar, Demirel, Erbakan, Türkeş ve Erdoğan iktidarları yapmadı. Bunu sözde ilerici-laik, özde gerici-faşist olan CHP zihniyetinin rejim bekçileri yaptı.
  • AKP, R.T. Erdoğan ve Şürekâsı artık miadlarını da, küplerini de doldurdular ve bu son demleridir. Devrimciler, Aleviler, Kürtler oylarını kendi partilerine, sol parti ve adaylara vererek, R.T. Erdoğan’dan daha gerici ve daha tehlikeli olan (H)acı Ekrem’in CHP ni ele geçirmesini önleyerek bu halkın geleceğinin ve umutlarının çalınmasını önlemeyi düşünemez misiniz?
  • AKP’nin sandıkla söylemle gitmeyeceğini boşa geçen bu 22 yılda anlamadınız mı? AKP den kurtulmanın söylem ve sandık değil, sokak ve eylem yani devrim meselesi olduğunu anlamıyor musunuz?
  • Öncelikle bir Truva atı olarak solun içine girmiş CHP engelinden kurtulmadan, AKP ve benzeri gerici faşist ardıllarından kurtulamayacağınızı ne zaman anlayacaksınız?

ÖZETLE: Devrimciler, Aleviler ve Kürtler için bu seçim, Türkiye’yi komünizmden kurtarma kurtarıcılarının baş aktörü CHP’den kurtulma seçimi olabilir, olmalıdır da. AKP’nin bir-iki belediyeyi daha fazla almasının bizim için pek önemi yoktur. Ama devrimciler olarak önümüzdeki yüz yıllık engelden kurtulma gibi bir çıkarımız vardır. Deniz Baykal ve K. Kılıçdaroğlu ikilisiyle halklarımızın 33 yıllık umudu çalındı. Hacı Ekrem’e verilecek yeni otuz yıllarımız yok diyorsanız oylarınızı kendinize sol parti ve adaylar ile Kürtlere verin ve atın sırtınızdaki şu CHP kamburunu. Bu seçim önce CHP den kurtulma, ardından gelen seçim de AKP-MHP den kurtulma seçimi yapılabilir. Tercih ve karar sizin elinizde…

MEHMET YÜREK

DERSİM’DE YAŞAYAN 68 Lİ BİR DERSİM ÇOBANI

1514 ÇALDIRAN SAVAŞI GERÇEĞİ

VE ANADOLU’DA DÖRDÜNCÜ ARAP İŞGALİ    

Anadolu’ya ilk Arap işgali: 1384 yıl önce Halife Ömer’in kılıçla, kanla, zorla ve zulümle Müslümanlaştırmasıyla girdi. Ama bu işgal tam başarılı olamadı. Korkularından İslam’ı sözde kabul eden Anadolu halkları özde red ediyorlardı.

İkinci işgal: Selçukluların Hanefi İslam’ı resmi devlet dini olarak Anadolu’ya dayatmalarıyla geldi fakat bu da pek tutmadı. Selçuklular döneminde Anadolu’da hâkim inanç Alevilik idi.

Üçüncü ve en önemli işgali: Çaldıran’da Ş. İsmail’i yenen Y. Sultan Selim getirdi. Bu işgalin Anadolu’ya nasıl girdiğini aktarmadan önce kısaca Çaldıran Savaşını aktarayım. Dünyanın her yerinde mağlupların tarihi galipler tarafından yazıldı. Bu nedenle tarih büyük yalan ve yanlışlarla anlatılır. Bu durum bizde açık ara ön saflardadır. Bu savaşın üzerinde yüz yıllar geçmesine rağmen savaşın iki liderinin resimleri dahi değiştirilerek veriliyor. Çünkü Ş. İsmail daha genç ve daha yakışıklı. O nedenle karga burunlu, kedi bıyıklı Y. S. Selim ile Pala bıyıklı, kulağı küpeli ve yiğit görünümlü Ş. İsmail’in resimlerini değiştirerek koydular tarih kitaplarına. Çaldıran Savaşına gelince; 23 Ağustos 1514 tarihinde Osmanlı, Y. S. Selim’in dedesi F. Sultan Mehmet’ten beri ateşli silahlar kullanırken İran’lılar bundan mahrumdu ve hatta habersizdi. İran ve Rus kaynakları savaşı şöyle aktarır. İki ordu Çaldıran’da karşılaştıklarında Şah İsmail beyaz atının üzerinde ordusun en önünde duruyordu. Y. Sultan Selim ise yamaçta ordusunun en arkasında ve etrafına dizdirdiği top arabalarının arasındaki atların koşulduğu savaş arabasında oturuyordu. Bu durum savaşta aleyhte bir durum olursa kolaylıkla kaçıp kurtulabilsin amaçlıydı. Savaş başlamadan Şah İsmail atını 50-60 metre ileri sürerek Osmanlı ordusuna ve Padişahına akıcı Türkçesiyle şöyle haykırdı. “Eyy! Osmanlı Sultanı, ikimizin emrinde biraz sonra biri birine kırdıracağımız bu insanlar kardeş. Hepsi Türk evladı. Gel biz bu kardeşlerin kanını akıtmayalım. Hangi silahta usta isen onu seç ve biz ikimiz dövüşelim. Galip gelen her iki ülkeyi ve bu kardeşleri yönetsin.” Sonra atını kendi ordusuna döndürerek şöyle seslendi; “ biz iki kralın döğüşünde eğer ben yenilirsem kayıtsız, koşulsuz ve bana itaat eder gibi Yavuz Sultan Selim’e  bağlanacaksınız” dedi. Ve der demez de Y. S. Selim eliyle etrafındaki toplara ateş emri verdi. Onlarca top patlar patlamaz karşı tarafta at leşleri ve insan cesetleri  birbirine karıştı. Adamları Ş. İsmail’i yaralı olarak alıp savaş meydanından kaçırdılar. Yaralı Şah İsmail ordusuna savaşmayın geri çekilin emri verdi. Ordu geri Tebriz’e çekildi. Yavuz takip etme cesareti dahi gösteremeden döndü. Yani Çaldıran’da savaş olmadı veya savaş başlamadan bitti dersek daha doğru olur. Dikkat etmemiz gereken bir hususta Y. S. Selim’e gelinceye kadar hiçbir Osmanlı padişahının doğuya sefer yapmamasıydı. Müslümanlara kılıç çekmekten imtina etmeleriydi. Yavuz öncesi tüm padişahlar batıya Hristiyan alemiyle savaşırken Y. S. Selim hep İslam toplumlularıyla savaşmıştır. Kimi araştırmacı bunu onun Hristiyan annesi Despina’ya bağlar.

Çaldıran’dan cesaret alan Y. S. Selim, 24 Ağustos 1516 tarihinde Mercidabık savaşı, 22 Ocak 1517 tarihinde Ridaniye savaşlarını kazanarak Şah İsmail’e destek veren Türk ve Müslüman Memlük’leri yendi. İslam başkentini fethedince halifeliği de Arapların elinden aldı ve ilk Osmanlı Halifesi oldu. Y. S. Selim İslam Halifesi oldu ama ne kendisi ne de halkı İslam’ı bilmiyorlardı. Onun için kendisiyle beraber 1000 Arap Mollasını getirip Anadolu’ya dağıtarak Arapça ve Kur-an öğretmeye başladı. Devam eden yıllarda on binlerce Arabı getirerek Anadolu ve Trakya’da Arapça ve Kur-an seferberliğini başlattı.

Biz gidip Arabın toprağını işgal ettik. Arap’da dili ve kültürüyle Anadolu’ya girip bizim beynimizi ve ruhumuzu işgal etti. Yani Arap işgaline giden Türkler, Arap işgaline uğradı. İşgalci işgal oldu. İşte bu üçüncü işgal de böyle gerçekleşti ve bu günkü AKP iktidarı ve zihniyeti, tarikatlar ve cemaatler bu işgalin ürünleridir.

Gelelim dördüncü işgale: Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 29 Aralık tarihinde oynanması gereken GS-FB maçında Araplar Atatürk’ün hem özüne (resimlerine) hem de bir sözüne izin vermeyerek engellediler. Bunun üzerine tek sermayesi halkın cehaleti olan sözde ‘aydınlar’ medyada olmadık yalan ve yanlış şeyler söylediler. Yok efendim Türkler Beyazid Meydanında  Arapların isyancı dedesinin kafasını kesmiş falan filan. Oysa II. Mahmut 1821 yılında bu günkü kralın dedesi Abdullah bin Suud’un kafasını kestirirken Atatürk’ün doğmasına daha 60 yıl vardı. Arapların Atatürk’e düşmanlığının ana nedeni O’nun; 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun“nu kabul edilerek Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin geçerliliğine son verip, Latin harflerini esas alan Türk alfabesini yürürlüğe koymasıdır. Özetle Y. S. Selim’in Hilafetle birlikte Arapla, Arapçayla ve çöl Bedevizmiyle işgal ettirdiği Anadolu işgaline Atatürk bu dil ve harf devrimiyle 500 yıl sonra son vermiştir. Araplar Atatürk’e düşmanlar ama buna dedelerinin idamı neden değil. Asıl düşmanları elbette Atatürk’tür. Nedeni ne dedesi ne de hilafetin kaldırılmasıdır. Atatürk’ün Araplar nezdinde baş suçlu olmasının nedeni; Arapçanın kaldırılarak yerine Türkçenin resmi dil yapılmasıdır. Bu çöl bedeviizminin sonunu Atatürk getirmiştir. Atatürk yalnızca Anadolu’daki fiili işgalci batılı emperyalist güçleri kovmadı. Atatürk 500 yıl boyunca gerici Arap kültürüyle Anadolu’yu işgal eden Arap kültür emperyalizmini de kovdu.

Gelelim dördüncü ve son Arap işgaline: Bu işgal Türkiye’nin İhvancı AKP iktidarıyla başladı ve halen tüm hızıyla devam ediyor. Bu işgal Arapların petrodolarlarını basarak Anadolu’nun en güzel topraklarını işgal etmekle kalmıyor. Tarikat ve cemaatlerle anaokullarımıza kadar girerek geleceğimiz olan çocuklarımızı zehirleyerek geleceğimizi de işgal ediyor.

Pe ki! çözüm ne? Bu benim açımdan bir paradoks* ama!..  ikinci bir Atatürk gelemeyeceğine göre çözüm, hepimizin Atatürk olmasında.

                                 Yavuz Sultan Selim                                                                    Şah İsmail

* Paradoks: Çelişki, tezat. Bu satırların yazarı yazdığı bir makale nedeniyle Atatürk’e hakaretten 15 ay ceza almıştır.

1937-38 YOK EDİLİŞTEN, 2037-38 DİRİLİŞE, DERSİM İÇİN BİR PROJE NÜVESİ

1937-38 de yok edilmeye çalışılan Dersimlilerle birlikte Yahudiler ve Japonlarda soykırımla yok edildiler. Bu acımasız soykırıma uğrayan üç milletten ilki olan Dersimliler halen mağdur ve geri kalmışken, diğer mağdur iki millet ise dünyanın en güçlü milleti olmayı başardılar. Peki, aynı dönemin mağduru bu üç milletten ikisi olan Japonlar ve Yahudiler dünyanın süper devleti olmayı başarırken, aynı dönemin mağduru Dersimliler neden ve nasıl geri kaldılar?

Dersim soykırımından kalanlar yurdun dört bir yanına sürülmüşlerdi. On yıl sonra 1947 de ana yurtlarına geri dönüş izni verildi ve döndüler. Aynı dönemde tarihin en büyük soy kırımının mağduru Yahudiler 1947 de İsrail’de devletlerini kurdular. Peki, bunu nasıl başardılar? Dersimliler doksan yıla yakındır halen neden başaramıyorlar?

“Yaşamayı beceremeyenleri yaşam becerir.” Dersim Çobanı

Bu çalışmada, başaranların neden ve nasıl başardıkları, başaramayan Dersimlilerin neden ve nasıl başaramadıkları sorularının yanıtları aranarak çözüm önerileri sunulacaktır. Dersimliler 1947 de köylerine döndüklerinden beri saza sarılarak; yandı anam, öldürüldü babam ağıtlarıyla mağduriyetlerini ve haklılıklarını haykırmaktan öte bir şey yapmıyorlar.  Buna karşılık, Dersimlilerden daha büyük ve acımasız bir soykırıma uğrayan Yahudiler ise haklı olmamız bize bir şey kazandırmaz, biz güçlü olmak zorundayız dediler ve dört elle işe sarıldılar. Ağlayarak hakkımızı alamayız, tek kurtuluşumuz kendimizdedir dediler. Güçlü olursak alın terimizle hak ettiğimiz gücümüzle hakkımızı kendi bileğimizle alırız dediler. Buna inandılar, bu yoldan ilerleyerek sanayide, ticarette, tarımda bilimde, sanatta ve bilgide hızlı ve yoğun üretimler gerçekleştirerek günümüzün en güçlü devletlerinden biri oldular.

HAKLI  OLMAK  BİZİ  TATMİN   ETMEZ .  GERİ   KALANLARIN

HAKSIZ   OLDUKLARINI DA KANITLAMAMIZ  GEREKİR .       WİLLİAM  HAZLİTT

Ortalama bir Anadolu ilinden küçük ve yarısı çöl olan İsrail tüm dünyaya tarımsal tohumlar satıyor. Sözde tarım ülkesi Türkiye tarımsal tohumu yılda ortalama 500 milyon dolar ödeyerek dışardan alıyor. Bunun büyük bölümünü (50 ton) İsrail’den alıyor. Ben bu satırları yazarken İsrail uçakları Gazze’yi bombalıyor çoğu sivil ve çocuk binlerce ölü, binlerce yaralı var.  Türk uçaklarının bakımını ve tanklarının revizyonunu İsrail yapıyor. Yarısı çöl olan küçücük İsrail, milyar nüfuslu ve milyon km2 lik 17 Arap ülkesinin toplamından daha fazla tarımsal ürün üreterek Araplara ve tüm dünyaya satıyor. Günümüzde tarımsal tohum üretiminde dünyanın en büyüğüdür. Bilim ve teknolojideki üretimleriyle de dünyanın en büyüklerinden oldular. Bu nedenle dünyanın en haksız, en hukuksuz, en ahlaksız savaşını sürdüren on milyonluk İsrail bu üretimden gelen gücüyle milyar nüfuslu Arapları sürekli dövüyor. Araplarla girdikleri 13 savaşın tamamını kazandılar.

Faşist bir delisinin ırkçı savaşıyla 1945 te tarumar olan Alman ulusu günümüzde dünyanın en güçlü ekonomisi ve en refah toplumuna nasıl ulaştı? Kapital ve kapitalistleriyle değil. Tüm dünyada filozoflar ulusu olarak anılan, en çok filozofa sahip ve İçinde kapital yazarının da olduğu çok güçlü filozof ordusuyla ulaştılar.

1945 te ABD’nin Hiroşima ve Nagasaki’ye atom bombası atmasıyla Japonya Almanya ile birlikte adeta yok olarak 2. Dünya savaşının en yenik mağduru oldu. Japonlar da Yahudiler gibi çözümü çalışarak üreterek güçlü olmakta gördüler. Kendilerini bombalayarak yok etmeye çalışan Amerikalıların serbest kalmış tüm patentlerini ülkelerine getirerek bilgi bankaları (think-thank havuzları) kurdular. Gençliğini kâhinlik (gelecek bilimcilik)  ve mucitlik (icatçılık) seferberliğine sevk ettiler. O patentleri yenileyerek ve geliştirerek yeni teknolojik ürünler ürettiler. Japonlar şimdi bu yeni teknolojileriyle 1945 de ülkelerini atom bombasıyla işgal ve yok etmeye çalışan batılıları (ABD-AB) ve diğer dünya ülkelerini Toyoto, Sony, Honda, Canon, Subaru, Olympus, Suzuki, Mitsubishi, Nintendo, Mazda,  Nikon, Casio, Toshiba, Nissan, Panasonic gibi sayısız markalarıyla işgal ediyorlar.

“Trendleri kaçıranlar, trenleri de kaçırırlar.” Dersim Çobanı

Peki, bu halklarla aynı günlerde yok oluşa maruz kalan Dersimliler ne yaptılar ve hala ne yapıyorlar, nasıllar ve neredeler?

“Sorular sorunların anahtarıdır. Yanlış anahtarla kilit açılmayacağı gibi yanlış sorularla da sorunları çözemeyiz, hatta açmaza götürürüz.” Dersim Çobanı

Saza sarılarak ağıtlarla ağlamaya başladılar ve günümüzde de bu duruma halen devam ediyorlar. Bu ağıtlarla büyüyen Dersim gençleri de öfke ve intikam hırsına bürünerek silahlı sol ve Kürt hareketinin eliyle derin güçlere kurban edildiler. Dersim’in geleceği olan gençliği yok edildi. 1937/38 deki kırımdan on yıl sonra Dersimliler köylerine dönerek kıt kanaat olsa da kendilerine yeniden bir hayat kurdular. Ama başta Apocular olmak üzere silahlı solun Dersim’de sürdürdüğü kirli savaş nedeniyle yakılıp, yıkılıp boşaltılan köylere kırk yıldır hala dönemiyorlar. Bu anlamda derin devlet güdümlü bu çirkin savaş 1937/38 kırımından daha büyük zarar verdi denilebilir. Günümüz Dersim’i hem topoğrafik hem de demografik olarak Dersimlilerin aleyhine hızla bozuluyor. Dersim’deki türbanlı kadın oranı çağdaş, seküler görünümlü Dersimli kadın oranını aşmakta. Dersim’in geleceği olan güzel doğası karakol, kulekol, yaylacı yolları, arıcı yolları ve madencilerle katledilmekte.

KİMSE  GÖRMEK   İSTEMEYENLER   KADAR   KÖR   DEĞİLDİR.

                                                                                JONATHAN   SWİFT

Dersimlileri bu geri kalmışlığa mahkûm eden nedenlerin başında entelektüel önderlikten yoksun oluşları gelmektedir. Entelektüel yoksunluk yoksulluğun baş nedenidir. Bu nedenle silahlı sol ve silahlı Kürt siyasi yapılanmalarından arınmış Dersim entelektüellerinin Dersim çıkmazına öncü olmaları bir zorunluluktur. Dersim aydınları, sanatçıları ve entelektüelleri Dersim kalkınmasında baş aktör olmadıkça sorunlar çözülemez. Dersim’in Kürtçü ve silahlı sola ait olmadığını tüm dünyaya anlatmalıyız. Dersimlinin; iyi, doğru, yararlı ve hakikatin ne olduğunu kavrayarak bu doğrultuda davranabilmesi için belli bir bilgi, sanat, kültür birikimine sahip olması gerekir. Dersim halkı ileriye döndürülmedikçe ve değiştirilmedikçe geri kalmaya mahkûmdur.

Bilgi. Bilgi. Bilgi. Eğitim. Eğitim. Eğitim. Ayrıca yüksek ahlak ve vicdan sahibi olması da bu işin olmazsa olmazı. Dersimlilerin geçmişi Dersim topraklarının altında (Dersim arkeolojisi), Dersimlilerin geleceği de Dersim topraklarının üzerindedir (doğasında).

“Sularını kurutan milletler, soylarını da kuruturlar.

Ormanlarını kaybeden toplumlar onurlarını da kaybederler.

Dillerini unutan halklar dinlerini de unuturlar.” Dersim Çobanı

 

Dersim’in geçmiş (1937/38) takıntısı Dersimlilerin geleceğini engelleyerek yok etmemeli. Geçmişi unutmadan fakat sürekli geçmişe takılı kalmaktan kurtulup geleceğe odaklanmalıyız.  Dersim’i bolluk, rahatlık, iyilik, güzellik, mutluluk ve iyi bilgiyle donanımlı huzur ve refah merkezi yapmalıyız. Yaşamı değiştirip dönüştüren söylemler değil eylemlerdir. Kişiler söylemlerinden değil, eylemlerinden ibarettir. ‘Devrimcisi’ çok, Dersimcisi yok memleketimin, demografik yapısı aleyhte bozulmakta.

“Tunceliler Ato’cu, Apo’cu, Alo’cu, İbo’cu, Emocu (Ermenici) vb herşey oldular fakat Dersimli ol(a)madılar.” Dersim Çobanı

 

CHP ve ulusalcılar yüz yıldır, AKP’de 20 yıldır bizi Türk ve Hanefi Müslüman yapmaya çalışıyor. PKK de elli yıldır bizi Kürt yapmaya çalışıyor.  Son yıllarda içimizden kiralanmış ‘keşişin torunları’ da Ermeni misyonerliğiyle Dersimlileri Ermenileştirmeye çalışıyor.  Biz Dersimliler ne Türk, ne Kürt, ne Ermeni ne de Hanefi Müslümanız. Yüzde doksan dokuzu Alevi olan Dersimliler;  tanrısını doğada ve insanda arayan, şeytanını da yalnızca insanda gören bir inanç sisteminin mensuplarıdır. Dersimliler Alevi Kırmançtır. Alevilik insanlıktır, hakiki insanlıkta Aleviliktir. Dersimliler bu zihinsel zehirlenmelerden kurtarılmalı ve kurtulmalıdır. Ayrılar aynılaştırılamaz. Haklı Dersim çabalarımızı, güçlü Dersim çabalarımıza çevirmeliyiz. Bu düzende haklının hakkını veren olmaz ama güçlü hakkını kendisi alır.  Doğamıza, dilimize ve inancımıza sahip çıkmalıyız. Dersim halkı; iyiye, ileriye, güzele, ahlaka, erdeme, bilgiye ve üretime döndürülmedikçe ve değişmedikçe Dersim ilerleyemez, kalkınamaz. Halk değişmeden memleket değişmez. Kötüler gitmeden kötülükler bitmez.

Bu nedenle; bilgi, bilgi, bilgi.   Eğitim, eğitim, eğitim.

Beyinleri zehirlenmemiş, aklını ihale ve havale etmemiş, APO’cular ve silahlı sol örgütlerinin ölmeye ve öldürmeye kurguladığı gençlerimizin kalanları ile yeni gençliğimizi yaşamaya, yaşatmaya ve üretmeye adanmış iyi yaşam gurularına dönüştürmemiz gerekir.

ÇÖZÜM NEDİR VE NASIL OLMALI?

  1. Ubuntu ile agroekolojik tarım ile Dersim enstitü köyleri kurmalıyız. Dersim’in dağlarına çok sayıda kalekol ve kulekol yapılınca eski karakollar atıl kaldı. Çürümeye terkedilmiş boş ve atıl kalan bu karakollarda elektrik, yol, su vb her türlü altyapı var. Dersim entelektüelleri ve iş insanlarının öncülüğünde kurulacak bir organizasyon (Kooperatif, dernek, vakıf, şirket vd) ile bu karakollar devletten alınarak Dersim halkının yararına birer üretim merkezine dönüştürülebilir. Bu konuda iki yıldır verdiğim mücadeleye ilişkin devletin vali ve komutanlarına verdiğim “KARAKOLLARDAN PARAKOLLARA BİR DERSİM PROJESİ”[1] sine (bu linkten ulaşılabilirsiniz. https://www.dersimcobani.com/karakollardan-parakollara-dersimde-degisim-donusum-ve-bir-gelecek-projesi/ ) sıcak bakılıyor. Bu karakolların yerleşik konumlarına uygun olarak doğası hayvancılık, arıcılık, agroekolojik tarım, Munzur sarımsağı yetiştiriciliği vd neye uygunsa o doğrultuda üretimler yapılabilir. Bu çalışmada Köy Enstitülerinin çağdaşlaştırılmış versiyonu ile ENSTİTÜ KÖYLERİ kurarak, koyun, keçi, arı, sarımsak, domates vb ile birlikte yeni ve yenilenmiş insan yetiştirmeliyiz. Apocu ve silahlı sol kırımlarından kalanları yeni nesil gençliğimizi Dersim’e ve Dersim’ciliğe kazandırmalıyız.

Bilgi, bilgi, bilgi. Eğitim, eğitim, eğitim.

  1. DerBilSİSÜB (Der=Dersim, Bil=bilgi, S=sevgi, İ=iyilik, S=sanat, Ü=üretim, B=bankası) Yukarıda Maddede aktardığımız Enstitü Köylerinin temel işlevlerinden biri bu olmalıdır.
  2. DerMuKa (Der=Dersim, Mu=mucitlik, Ka=kâhinlik) Yine 1. Maddede önerilen Enstitü köylerimizde silahlı mücadeleden arta kalan gençlerimizi ve yeni kuşak gençlerimizi Japonlar ve Yahudilerin yaptıklarını modelleyerek gerçekleştirebiliriz. Parakollara dönüştüreceğimiz bu atıl karakollarda yetenekli gençlerimizle Munzur vadisini bir işleviyle de Silikon vadisine dönüştürerek yüksek bilişim enstitüleri kurabiliriz.
  3. DerEkoG (Der=Dersim, Eko=ekolojist, G=gerillaları) PKK ve silahlı solun elinde ölmeye ve öldürmeye kurgulanmış gençlerimizden kalanlarını yaşamaya ve yaşatmaya adanmış ekolojist, doğasını koruyan yaşama ve yaşatma gerillalarına çevirebiliriz.
  4. Munzur Üniversitesi kuruluşundan bu güne kadar memleketimize ve milletimize hiçbir yarar sağlamadı. Hatta belli konularda zararı dokundu. Dersimliler tepkisiz ve tavırsız yalnızca seyrediyor. Son atanan Rektör Sayın Kenan Peker akademik kariyeri (doğa-tarım) nedeniyle Dersim için yararlı çalışmalar yapabilir. Kendisini ziyaret ederek tanıştım ve Dersim ile ilgili özellikle agroekolojik tarım başta olmak üzere düşüncelerimi paylaştım. Munzur Üniversitemize bir Doğa Bilimleri Enstitüsü kurularak bünyesinde Ziraat, veterinerlik, turizm ve agroekolojik tarım fakülteleri açılması konularına yaklaşımı olumlu. Fakat biz üniversitemizi kendi haline bırakmamalıyız. Derhal Dersimli aydınlar, sanatçılar, entelektüeller ve akademisyenlerden bir Munzur Üniversitesi Meclisi oluşturup üniversite ile dayanışma ve denetimli çalışarak Munzur Üniversitesini Dersim halkına yararlı bir konuma getirmeliyiz.
  5. Yeni atanan Valimiz Sayın Bülent Tekbıyıkoğlu’nu ziyaret ederek tanıştım. Yeni valimizi ve yeni rektörümüzü de atanmalarından 4-5 ay sonra ziyaret ederek tanıştım. Sayın Valimiz işe çok hızlı ve çok olumlu başladı. Çalışmalarını izleyince ve tanışınca Vali Tuncay Sonel beyin çalışma ve hizmet kariyeri aşılamaz inancımı askıya aldım. Tatil, gece, gündüz, dur durak demeden çalışıyor. Sarısaltık Türbesi etrafına yaptığı düzenleme ve diktiği çam ormanı harika. Proje ve önerilerimi sundum. Yaklaşımı olumlu. Özellikle doğa hakkındaki duyarlılığıma katıldı. İlimiz ve halkımızın yararı için çalıştıkça desteklemeliyiz.
  6. Bildiğiniz üzere Dünyada ilk milli park 1871 yılında ABD de ilan edilmiş olan Yellowstone Ulusal Parkıdır. Yüz yıl sonra da 1971 de ilan edilen Munzur Milli Parkı Türkiye’nin ikinci milli parkıdır. Dersim Mazgirt kökenli hemşerimiz Ali Tiyar Gök bey, yıllara ve büyük emeğe dayalı, şu anda Türkçe ve İngilizce olarak basım aşamasında olan “DERSİM’İN YABAN BİTKİLERİ VE BÜYÜLÜ DÜNYASI” kitabı ile çok değerli bir çalışma yaptı. Bir kısmı endemik olan 1864 bitki türü bulundu. Ulaşamadıklarımızla birlikte bu sayının üç binin üzerinde olacağını tahmin ediyoruz. Bulunan bitki sayısı İngiltere, Danimarka ve Hollanda gibi üç önemli Avrupa ülkesi bitki sayısı toplamının iki katından daha fazla. Fiziki olarak Munzur Milli Parkından beş kat daha büyük olan ABD’nin Yellowstone parkındaki bitki sayısı bizim bitki sayısının yarısı kadar değil. Benim de tarih, kültür ve coğrafya bölümleriyle katkıda bulunduğum bu çalışma bir Ocaktan önce yayımlanacak.
  7. 1937 de idam edilen altı aşiret liderinin Dersim soykırımına teslim olmadan direnme kararı aldıkları ve suyunu içerek üzerine yemin ettikleri Halvori Göezelerinde şu anda eski TİKKO’cu yeni AKP’li biri tarafından karhane, meyhane yapılıyor. Uzun süreli kiralanmış, kepçe dozerle girişilmiş, beton kolon ve kirişler atılan inşaat hızla devam ediyor. Burası 1. Derece sit ve ayrıca bu yaz hasas koruma bölgeleri kapsamına alındı. Ayrıca 1937/38 de buranın üzerindeki kayalıkların üzerinden 484 insanımız kadın, yaşlı, çocuk süngülenerek Munzur çayına atıldı. Munzur çevre dernekleri ve aktivistleri neredesiniz? Munzur doğasının yılmaz savunucuları Av. Barış Yıldırım, Av. Özgür Kaplan vd susutu(ruldu)nuz mu? Acil, acil, acil. Direniş, direniş, direniş. İnsanlığın geleceği doğada. Doğanın da en güzeli Dersim’de.

SON OLMAYACAK SÖZ:  1937/38 zin 100.  yılına yalnızca 13 Yıl kaldı. Bu 87 yıl boyunca hep saza sarılıp ağladık. Çağımızda ağlayanlar değil güçlü olanlar mama yiyebiliyor. İsrail ve Japon örnekleri ortada. Biz Dersimliler bu 13 yılda 87 yılda yap(a)madıklarımızı yapabiliriz. Bitiremesekte bu konudaki dönüşüm ve dirilişin sağlam bir temelini atarak gençlerimize emanet edebiliriz.

Beyni yıkanmamış, aklını PKK, silahlı sol vd merkezlere havale ve ihale etmemiş Dersimlilere çağırıdır. Yukarıda sıralan öneriler sizler tarafından daha da zenginleştirilip geliştirilerek hayata geçirilebilir.

Sıralanan bu önerilerden yalnızca doğamızın toprak altını define avcıları ve madencilerden, toprak üstünü de bitki, yabani hayvan ve ağaç katliamcılarından koruyabilirsek dahi, bu doğamız Dersimlilerin yedi sülalesini yedi göbek besler.

Unutmayalım ki; Dersimlilerin doğası dedelerinden kalan bir miras değil, torunlarına bırakacakları bir emanettir.

DERSİM ÇOBANI

 

[1] https://www.dersimcobani.com/karakollardan-parakollara-dersimde-degisim-donusum-ve-bir-gelecek-projesi/

 

KARAKOLLARDAN PARAKOLLARA DERSİM’DE DEĞİŞİM, DÖNÜŞÜM ve BİR GELECEK PROJESİ

KONU: Ubuntu* anlayışıyla agroekolojik tarım ve hayvancılık ile Dersim’den başlatılarak tüm ülkeye yaygınlaştırılacak mutlu, sağlıklı ve başarılı geleceğimizi hedefleyen bir değişim, dönüşüm projesidir.

“Suçluyu kazıyınız altından İNSAN çıkar. Asıl olan suçluyu yok etmek değil, suçu yok etmektir. Çünkü suç bataklık, suçlu ise bataklığın doğal nüvesi olan sivrisinektir. Biz bataklığı kurutmak yerine sivrisinek kovalarsak, bizim ömrümüz biter ama sivrisinek bitmez. Oysa bataklığı kuruttuğumuzda habitatı yok olduğundan sivrisinekte yok olur.”  Prof. Dr. Faruk Erem’e saygıyla.

Bilindiği üzere ülkemiz son 50 yıldır terör ve iç savaş mağdurudur. Dersim bu mağduriyeti ülke ortalamasından birkaç kat daha fazla yaşamıştır ve hala yaşamaktadır. Tunceli (Dersim) toplumumuzun önemli bir kesiminin beynine hatalı ve/ya kasıtlı bir şekilde terör başkenti olarak kazınmıştır. Oysa akarsuları, dağları, ormanları ve eşsiz güzellikteki doğasıyla Türkiye güzellik başkenti olmayı hak ediyor. Yine doğa ve insan sevgisine dayalı Alevilik inancı nedeniyle de, Türkiye iyilik başkenti olarak anılmayı hak ediyor. Dersim doğası, ülkemizin, insan ayağı basılmamış, el değmemiş en bakir doğanın en fazla bulunduğu bir konuma sahiptir.

“Mühim bir fikrin varsa ve bunun insanlara etki edecek bir iş olduğunu düşünüyorsan, senin sorumluluğun bu dünya için onu icra etmektir.” GOETHE

Memleketimizin yukarıda kısaca arz ettiğim aslına, özüne dönüşü için, terör karşıtı biz bir grup aydın bu yazının başlığındaki girişimi başlatmak istiyoruz. Son yıllarda doğamızın ve dağlarımızın en güzel zirvelerine çok sayıda kulekol ve kalekol yapılınca eski karakollar etrafı mayınlanmış halde çürümeye terk edildi. Devletin Munzur Dağ ve Ormanlarında çürümeye terk ettiği karakolları alıp buraları Eko- Köylere dönüştürmek istiyoruz. Köy Enstitülerinin eğitim, öğretim ve üretim tarzını modelleyerek ve günümüze adapte ederek Eko-Köyler kuracağız. Eğiten, öğreten ve üreten ETİK İNSAN FABRİKALARI işlevi görecek bu kurumları yaygınlaştırarak BİLGİ VE BECERİ HOLDİNGLERİ’ne dönüştüreceğiz. Kuracağımız EKO-KÖY FABRİKALARININ ürünleri yalnız domates, biber, koyun, keçi vb olmayacaktır. Bu fabrikaların en öncelikli ve önemli ürünü; eğitilmiş, öğretilmiş, yeteneğine göre sanat ve zanaat ile bilgili birikimli, ahlaklı ve liyakatli insanlar olacaktır. İnovasyon ile hak ve hukuka bağlı Eko-İnsan üretimi yapılacaktır. Bir projenin temel fikri olan bu çalışmanın ana hedefi ilimiz kırsallarında atıl olarak çürümeye terk edilmiş eski karakolları ubuntu anlayışıyla agroekoloji çiftliklerine, mezralarına, EKO- köylerine dönüştürerek parakola dönüştürmektir. Agroekoloji çağdaş bir bilim, hem bir uygulama, hem de bir harekettir. Bilim olarak öncelikle biyolojik, biyofizik, ekolojik, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik mekanizmaları, fonksiyonları, ilişkileri ve tasarımları inceleyen uygulamalar bütünüdür. Agroekolojik tarım, organik tarımı da kapsar, fakat organik tarıma indirgenemez. 2014 yılında FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü) yönetiminde Roma’da yapılan  “ GIDA GÜVENLİĞİ VE BESLENME ÜZERİNE ULUSLARARASI AGROEKOLOJİ SEMPOZYUMU” ile birçok Dünya ülkesi harekete geçirmiştir. AB, Amerika kıtasında ve Küba’da başarıyla uygulanmaktadır. İlimiz Tunceli pilot seçilerek buradan başlatılacak çalışma tüm Türkiye’ye yaygınlaştırılabilir. Bu çalışmayla, başka bir anlayış (ubuntu) ve başka bir tarımla (agroekolojik) yeni ve daha iyi bir Dersim’e, oradan da daha iyi bir Türkiye’ye ulaşmamız mümkün.  “Gıdayı yöneten Dünyayı da yönetir.”

Eğer Devlet çürümeye terk edilmiş bu eski karakollarını mayından temizleyerek kooperatif, dernek vb girişimlerimize verirse, biz buralarda yapacağımız Agroekolojik tarım ve hayvancılık, arıcılıkla bu karakolları parakola çevirebiliriz. Bu çalışma ile can almak için yapılan karakoldan, can vermek, canlandırmak amaçlı parakollara geçebiliriz.

 

Bundan 60 yıl önce 28 Ağustos 1963’te, Başkent Washington’daki ünlü Lincoln Anıtı’nda, Dr. Martin Luther King Jr’ın “BİR HAYALİM VAR DOSTLARIM” cümlesiyle başlayan tarihi konuşması, 40 yıl sonra bir siyahı ABD Başkanlık koltuğuna oturttu.

BENİM DE BUNA BENZER BİR HAYALİM VAR DOSTLARIM; kimine asker, polis kıyafeti, kimine de gerilla kıyafeti giydirilerek biri birlerini boğazlamaya itilmiş yoksul ve kardeş halkımın çocuklarının, aynı coğrafyada birlikte, kardeşçe çalışarak üretmeleri ve yine kardeşçe paylaşımları hayalim, bu vb projelerle gerçekleşebilir.

4K (konuşalım, karışalım, kaynaşalım, kardeşleşelim) ile ve ubuntuyla Dersimli, Egeli, Akdenizli, Karadenizliyi ortaklaştırmak, karıştırmak, kaynaştırmak ve kardeşleştirmek. Yaz mevsiminde arı ve diğer hayvanlar için cennet olan Munzurlar kışın ise yağan 3 metre karı ve soğuğu ile adeta cehenneme dönüşür. Ege ve Akdeniz kıyıları da hayvanlar için yaz sıcaklarıyla cehennem, kışın ılıman iklimiyle cennete dönüşür.  Dersimli ortak, hayvanları (arı, koyun, keçi) yazın Munzur yaylalarında bakıp beslesin. Kışında hayvanlar için cennet olan Ege ve Akdeniz’deki ortağı beslesin. Ubuntu ile kardeşçe beslesin, kardeşçe paylaşsınlar. Ortaklaşıp karışıp kardeşleşsinler.

Bu projeyi 2006 ve 2011 yılında  “HAYVAN TURİZMİ” ve “GÖÇER HAYVANCILIK PROJESİ”  gibi ironik adlarla iki kez Tarım Bakanlığına vermiştim. Bu ve benzer amaçlı projelerle; sözde devrimcilerinin ‘devrimci savaşları’, ve ajan örgütü Apocuların Kürt Devleti savaşının mağduru memleketim Dersim ve mazlum Dersimliler kurtulabilir, kurtarılabilirler. Bu en ideal Dersim değişimi, dönüşümü ve devrimi olur. Biz aydınların görevi de buna yalnızca söylemli değil, eylemli öncülük etmektir. Çünkü K. Marx’ın özeleştiri olarak da kabul edilecek şu fenomeninde ki gibi; “Biz filozoflar dünyayı hep yorumladık ama değiştirmek için parmağımızı oynatmadık.” Biz Dersim devrimcileri de hiç üretmediğimiz pastayı eşit ve adil paylaştırmak için canımızı ortaya koyduk. Ama pasta üretmek için parmağımızı kıpırdatmadık.

Gömleğimizin, pantolonumuzun modasını nasıl değiştiriyorsak artık insan(lığ)ımızın modasını da gecikmeden değiştirmeliyiz. Doğayı kirleten, katleden, çalan, çırpan, kaçıran, göçüren, vuran, kıran, küfür ve kavga eden, okumayan ve düşünmeyen, bilmeyen yalnızca inanan, üretmeden, çalışmadan kazanan, haramla beslenen insan yerine; okuyan, çalışan, koruyan ve iyiyi, doğruyu kollayan, üreten, öğrenen ve öğreten, ahlaklı AK-PAK İNSAN’ı üretmeliyiz.

Hayat, “Bir insan değişirse, dünya da değişir.” diyen Çin’in Nobel ödüllü yazarı MO YAN’ı doğruluyor.

Bu hayali gerçeğe dönüştürmek için Devletten destek ile ilgileneceklerden ortak, dost ve arkadaşlar gerekiyor. Şurası gerçek ki, bizim yapacağımız bu çalışma terör karşıtı olup, üretim ve istihdam artırıcıdır. Devletin teröre karşı verdiği ve hala vermekte olduğu silahlı mücadeleden;

  • Daha kalıcıdır. Çünkü biz halkız, halk bu mücadelenin içine girdiğinde terörü destekleyen değil, köstekleyen olur.
  • Bu mücadele daha ucuzdur. Silahlı mücadele ile yapılan harcamanın onda biri bu mücadeleye aktarıldığında, daha yararlı ve kalıcı sonuçlar alınabilir. Dağ başındaki karakolda dişi ağrıyan bir askeri, ildeki Hastahaneye helikopterle taşıma masrafıyla bir agroekolojik çiftlik kurulabilir.
  • Daha insanidir. Daha kolaydır. Daha kalıcıdır. Daha hayırlıdır.

Suçu yok ederek, suçluyu yeniden ihsan ile insanlığa kazandırmak dileklerimle…

MEHMET YÜREK

* UBUNTU: Bir Afrika yerli kabilesi sözü olup; “BEN, BİZ OLDUĞUMUZ ZAMAN BEN’İM” anlamındadır.

ÇOBANIN OKUYUP ÖNERDİĞİ KİTAPLAR-1

 

KİTABIN ADI                 : Bilinmeyen Yönleriyle Hz. Ali ve Ailesi

YAZARI                          : Arif Tekin

ÇEVİRMENİ                   :- –

TÜRÜ                              : Araştırma

YAYINEVİ                       : Berfin

SAYFA SAYISI               : 186

YAYIMLANMA TARİHİ: Şubat-2022

BASKI SAYISI                : 1. baskı

BAŞLADIĞIM TARİH    : 01 Mart 2022                                                       

BİTİRDİĞİM TARİH      : 02 Mart 2022

KİTABIN KONUSU       : Din-İslam

                                                                     

KISACA YAZAR HK.      : Em. Müftü. Diyarbakır, Kulp, Gavgas doğumlu. İsveç’te yaşıyor.

Benim İlhan Arsel ve Turan Dursun’dan sonra ilgi ve beğeniyle okuduğum ve İslam dinini öğrendiğim bir Kürt aydını. 1996 da DİB’den emekli olup yurt dışına (İsveç) yerleştikten sonra 15 kitap yazdı. Hepsini ilgi ve beğeniyle okudum ve yararlandım. Kitaplarını sizlere tanıtmaya da bu son kitabıyla başladım. Sırası geldikçe diğer kitaplarını da tanıtırım.  Çok önemli ve değerli bir araştırmacı. TC DİB başta olmak üzere Dünyadaki tüm İslam bilginleri, dini ulema, sahabe vd güvenilir kaynaklardan Şii, Şafii, Hanefi, Hanbeli vd ayırım yapmadan, güvenilir referanslarla çalışmalarını yapıyor. Her tespit ve iddiayı onlarca güvenilir ve kabul görmüş kaynağa dayandırarak yazıyor. Tespitleri hangi mezhep ve inançta olurlarsa ve/ya ırk ve milletten olurlarsa olsunlar kimsenin reddedemeyeceği gerçeklikte.

“Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.” Giordano Bruno

KİTAPTAN ALINTILARIM VE ALTINI ÇİZDİĞİM CÜMLELER: Hz. Muhammed öldüğünde Hz. Ali beş yakını ile cenaze defniyle uğraşırken, Ömer yakın çevresiyle Ebubekir’in sundurmasında toplanıp alel acele Ebubekir’i halife seçerek ilan etmişlerdi. Fakat Hz. Fatma’nın diretmesiyle Ali ve çevresi Ebubekir’in halifeliğini kabul etmediler. Ebubekir; ya Ömer, Ali gelmez beni kabul etmezse kimse bizi kabul etmez. Git onları getir, bana biat etsinler. Elçiler gönderilmesine rağmen gelmeyen Ali ve taraftarlarını getirmek için Hz. Ali’nin evini basan Ömer şöyle diyor:

“islam tarihçisi ve Kur’an yorumcusu Taberi (h, 310. Öl.): Sizler ya çıkar gider Ebubekir’i kabul edersiniz ya da evi üzerinize yakarım. S,18”

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” Giordano Bruno

Hemen tüm İslami kaynak ve âlimlerinin asgari müştereği olduğu üzere; Hz. Fatma babasından sonra en çok altı ay yaşamıştır. Bu altı ay boyunca Ömer’in defalarca baskın ve tehditlerine rağmen Ebubekir’in halifeliğini kabul etmemiş, Ali ile çevresinin de kabul etmesine izin vermemiştir. Ömer’in her evine baskınında kendisini kapıda karşılamış ve direnmiştir. Bu baskınlardan birinde Ömer’in kapıyı zorla açmasıyla Fatma’yı kapının arkasına sıkıştırarak kaburgaları kırılmış ve yedi aylık hamile olduğu erkek çocuğunu düşürmüş. Bu kaburga ve düşük yarası sonrası gelen kanamalarla Fatma’nın sağlığı iyice bozduğundan, babasından en çok altı ay sonra yaşama veda etmiştir. İşte Ömer’in bu bitmek tükenmek bilmeyen baskınlarından birinde Ömer, Ali ve Fatma arasında geçen tartışmalar.

  • “Ömer Ali’ye, Fatma’yı ikna et eve gelelim. Ali soruyor: ya kabul etmezsem ne olacak? Ömer, kafanı koparırız. S.22”
  • “Fatma, ben ikinizi Hz. Muhammed’e şikâyet edeceğim diyor ve ekliyor. Her namazdan sonra size bedduada bulunacağım. S.23”
  • “Baskın sırasında Fatma’nın ağlaması, Ali’nin Muhammed’in mezarı başına gidip orada feryat etmesi ve ağlaması, yine Ali’nin şayet ben direnirsem ne olacak sorusuna; o zaman kafan uçurulacak.” S. 23-28-29

Bizim Aleviler Ali’yi Allah’ın Aslanı, yiğit, savaşçı vb meziyetlerle biliyorlar ya, bu kitap bu ezberi bozarak bu tabuyu yerle bir ediyor. Ben Ali’nin asla kahraman olmadığını ve tam bir korkak ve zalim olduğunu yıllar öncesinden yaptığım araştırmalarımdan biliyorum. Yine Ali’nin aksine Fatma’nın yiğit ve kahraman olduğunu da 10 yıl önce İran’lı araştırmacı DR. Ali Şeriati’nin FATIMA adlı kitabından öğrenmiştim. ( Kadın (Fatıma Fatımadır). Dr. Ali ŞeriatiFECR YAYINEVİ. 2013 baskısı)

Fatma bu haksızlığa karşı yiğitçe direnirken Ömer’in verdiği fiziki ve ruhsal yaralardan sonra öleceğini anlayınca Ali’ye vasiyet ediyor. Ebubekir ve Ömer’i cenazeme kabul etmeyeceksin diyor. Bu nedenle Fatma ölünce onların cenazeye gelmesini engelleyemeyeceğini anlayan Ali, Fatma’yı gece yarısı gizlice gömerek ölümünü de birkaç gün herkesten gizliyor. (s.42)

Nitekim Fatma’nın ölümünden sonra gidip Ebubekir’e biat ederek halifeliğini kabul ediyor.

“İNANMAK, DÜŞÜNMEKTEN KOLAY!

 BU YÜZDEN, DÜŞÜNENDEN ÇOK İNANAN VAR.”  ( Bruce Calvert. 1852 ö.)

İslamcılar adaletsizliğin timsali Ömer’e ‘Allah’ın adaleti’ diyerek Müslümanları inandırmışlar. İşte o ‘Allah’ın adaleti’ denilen Ömer’in Ali ve Fatma’ın evine yaptığı baskınlardan birinde, yine karşısında kapıyı açmayan Fatıma’nın direnişiyle karşılaşınca taraftarlarına verdiği emir: “Bastırın! Ne olmuş bize ki kadınlara, kadına mı takılacağız? Ateş getirin evi yakarız.” s.44

“Çağlar boyu güçlü zayıfı ezdi; kurnaz ve vicdansız, aptal ve masum olanları tuzağa düşürerek köleleştirdi. İnsanlık tarihinde tanrı hiçbir yerde ve zamanda ezilenlerin yardımına koşmadı.” ( ROBERT INGERSOLL. 1899 Ö.)

Ömer Halife olunca Hz. Ali’nin Fatıma’dan doğan son kızı  7-8 yaşlarındaki Ümmü Gülsüm’le evlenmek istiyor. Düşünün Ömer kızın dedesi Hz. Muhammed ile yaşıt, 60 yaşlarında ve yaklaşık 140-150 hokkalı boylu poslu dev gibi biri. Daha önce de Hz. Ali ile evlenmeden önce de bu kızın anası Hz. Fatma bekâr iken ona talip olmuş ve Hz Muhammed’den resmen istemiş. Fakat Peygamber ona kızım küçüktür diye vermemiş. Bu kez de kızını ona vermeyen peygamberin torununa talip oluyor. Elbette bunlar kızın dedesi Hz. Muhammed ve annesi Fatıma öldükten sonra oluyor. Ali de önce kızım küçük diye itiraz ediyor. Fakat daha sonra Ömer’in baskısı ve korkusuyla kabul etmek zorunda kalıyor. Ömer kızı bir gönder bakayım diyor. Ali kızı kandırmak için eline bir hırka vererek kızım bunu Halife Ömer’e götür diyerek gönderiyor. Kız hırkayı Ömer’e götürünce, Ömer kızın eteğini kaldırarak avret yerine bakıyor. Tüyleri bitmiş mi, ergenlik çağına girmiş mi, diye. Kız şiddetle tepki gösteriyor ve şöyle diyor.

  • “Allah’a yemin ederim ki, halife olmasaydın yüzüne çarpardım.” (s.55)
  • Ömer, “git babana söyle, hediyesini beğendim, diyor. (s.51)
  • Kız eve gelince babasına şöyle diyor. “baba sen beni kötü bir yaşlıya gönderdin” (s.51)
  • Şia kaynaklarına göre Ömer; “Ali kızı vermezse elini keserim,” (s.60)

Ali’de, kızım o adam artık senin kocan. Ve 140 kiloluk, 60 yaşındaki Ömer bu kızı alıyor ve bundan Zeyd ve Rukiye adında iki çocuk doğurtuyor. (s.48)

“Hatalı insanları yaratıp sonra onları kendi hataları yüzünden suçlayan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir tanrı hikâyesinin mantığını sorgulamamız gerekir.”  (Gene Roddenberry. 1999.ö)

Ömer ölünce dul kalan bu kadın önce Hz. Ali’nin ağabeyi Cafer’in oğlu Avn ile evlendiriliyor. O da ölünce onun küçük kardeşi Muhammed ile evlendiriliyor. O da ölünce onun da küçüğü üçüncü kardeş olan Abdullah ile evlendiriliyor. Kadın bu üçüncü kardeşle evlendirilince şöyle diyor. “İki kardeş benimle evlenince öldüler, inşallah bu kardeşte ölür, diyor. Fakat bu kez ömrü yetmeyerek kendisi ölüyor.” (s.48) Elbette her kardeşten birkaç çocuk yaparak.

Fikirlerini değiştirmemekle övünen, hep dosdoğru yolda olduğunu öne süren, insanın hata yapmayacağına inanan biri ahmaktır.”  (Honore de Balzac. Ö.1850-Paris)

Yine bizim Alevilerin cahilleri Hz. Ali’nin Hz. Fatma ile yastığa baş koyduktan sonra başka eş almadığına ve Fatma’dan doğan Hasan, Hüseyin, Zeynep ve Ümmü Gülsüm’den başka çocuklarının olmadığına inandırılmışlardır. Hz. Ali daha Fatma ve babası Hz Muhammed hayatta iken Peygamber izin vermediğinden eş alamamıştır, fakat cariye almıştır. Hz. Muhammed zamanında Yemen’i istila etmek için gönderdiği komutanı Halid bin Velid büyük bir katliamla Yemen’i talan eder. Hemen Hz. Muhammed’e bir elçi göndererek bu talan mallarını, cariyelerini, altınlarını vd ganimetleri almak üzere birisini göndermesini ister. Hz. Muhammed’de en güvendiği damadı Ali’yi gönderir. Ali ganimetleri alınca içindeki en güzel kızı kendine cariye olarak alır ve orada çadırda cinsel ilişkiye girer. Daha Hz. Fatıma sağdır. Bu oradakileri çok rahatsız eder. Dönüp geldiklerinde Ali’yi Hz. Muhammed’e şikâyet ederler. Bu konuyla ilgili hususlar kitabın 78,79,80,81,82,83,….100. sayfaya kadar onlarca kaynağa dayanarak verilmiş. Okuyabilirsiniz.

“DİN, MELEKELERİMİZİN SERBESTÇE KULLANILMASINI BLOKE EDEN YASAKLAR BÜTÜNÜDÜR.” (Salomon Reinach Ö. 1932-Paris)

Hz. Ali, Fatma’nın ölümünden sonra yalnız bir hafta sabredebiliyor. Bir hafta sonra, kimine göre de dokuz gün sonra Hz. Muhammed’in büyük kızı Zeynep’in kızı, baldızının kızı olan Ümame ile ikinci evliliğini yapıyor.  (s.75) Kız o kadar küçükmüş ki; Hz. Muhammed namaz kılarken sırtına tırmanıyormuş. Fatma’dan sonra başlayan bu ikinci evliliğinden sonra Ali evliliklerine devam ediyor. Boşayıp yerine aldıkları var. Ama şurası biliniyor ki; Hz. Ali öldüğünde geride dört resmi eş ve 19 cariye olmak üzere 23 kadını dul bırakırken, 34-35 çocuğu da öksüz (babasız) bırakıyor. (s.72-73 ve devamı) Ali’nin bu eş ve çocuklarının isim listesi Arif Tekin’nin “MUHAMMED VE KURMAYLARININ KADINLARI” kitabında var. İsteyenler oradan okuyabilirler.

“ZALİMLERİN ÇARKI, CAHİLLERİN ÇALIŞMAYAN KAFALARIYLA DÖNER.” (Viktor Hugo. Ö.1885-Paris)

Hz. Ali ve iki oğlu Hasan ve Hüseyin nasıl bacanak oldular? Şöyle; “ Hz. Ali aynı gün, İmr’ül Kays b. Adi’nin kızı Mühayyat’ı kendine, diğer kızı Selma’yı Hasan’a, Rebab’ıda Hüseyin’e isteyip alıyorlar. Böylece baba ve iki oğlu aynı gün bacanak olup aynı gecede gerdeğe giriyorlar. (s,78)

 

“EĞER TANRI İNSANI YAŞAMAYA ZORLADIĞI HAYATI KENDİSİ YAŞAMAK ZORUNDA KALSAYDI KENDİNİ ÖLDÜRÜRDÜ.” ( Alexsandre Dumas. Ö.1870-Fransa)

Bu evlilikler konusuna girmişken Hz. Ali’nin evlilikleriyle meşhur büyük oğlu Hz. Hasan’ın evliliklerine bakmadan olmaz. Bu çok kadınla evlilik konusunda Museviler ve Müslümanlar adeta yarışmışlar. İslam kaynaklarında Peygamber Muhammed’in bir gecede en çok 11 karısıyla cinsel ilişkide bulunduğu yazılıyor. Yine aldığı kadın sayısı 65-70 olarak verilirken birçok kaynak ve Buhari; Davut peygamberin bir gecede 100 kadınla cinsel ilişkide bulunduğu yazılıyor. Sakın ilmen ve bilimsel olarak imkânsız demeyin, günaha girersiniz. Adamların arkalarında tanrısı var. Onlar elçi olarak seçilmiş. Tanrısı kuvvet verir. Onları kendinizle kıyaslamayın, çarpılırsınız. Davut peygamberin 700 hür eş ile 300 cariye olmak üzere 1000 karısı varmış. Babası Hz Süleyman’ın da ondan aşağı sayıda eşi yokmuş. Tüm dinlerin Tanrılarının da erkek oldukları şuradan belli. Tüm Tanrılar elçileri başta olmak üzere polijiniyi serbest bırakırken, fakat poliandriyi yasaklamışlar. Kadınlar erkeklerden önce neden Tanrının bu adaletsizliğine isyan etmeyerek itaat ederler. Bir türlü aklım almaz.

“ZENGİNLER FAKİRLERE TANRIDAN BAŞKA BİR ŞEY BIRAKMADILAR.” (Friedrich Nietzsche. Ö.1900-Almanya)

Bizim Hz. Hasan’ın eş ve cariye sayısı 250-300 olarak en fazla mutabık olunan rakam. Daha az ve daha fazla verenler de var. Bir günde 4 kadın boşayıp aynı gün de 4 yeni eş aldığı da oluyormuş. İnsan düşününce acaba Muaviye Hasan’ı genç yaşta zehirletip öldürtmeseydi Davut Peygamberi ve babası Süleyman’ı da geçer miydi?

“DİN FAKİRLERİN ZENGİNLERİ ÖLDÜRMEMESİNİ SAĞLAR.”           (Napoleon Bonaparte. Ö.1821-Fransa)

Yine insan merak ediyor acaba bir gecede en fazla kaç kadınla olabilmiştir bizim Hasan?

İslamcılar Hz. Hasan’ın çocuk sayısını belirleyemiyorlar. Belki 1000’i geçmiştir, çocuk sayısı. Kendisi de bilememiştir zavallı Hasan. İslamcılar Hasan’ın ancak isim ve cisimleriyle bilinen 70-80 çocuğunu yazmışlar. Hasan halife Ebubekir’in oğlu Abdurahman’ın kızı Hafsa ile evlenir. Fakat sonra duyar ki Zübeyir. B. Avm ile ilişkisi olmuş, onu boşar. Boşar boşamasına fakat kadına doyamamıştır. Kadın gider başkasıyla evlenir. Onlarca kadın ve cariyeye sahip olan Hasan arada sırada bu evli kadına çapkınlığa da gider.(s,134)

Hz. Ali; “oğlum Hasan kızlarınızı boşayacak. Ona kız vermeyin demek zorunda kalıyor. (s,132)

Şia alimlerinden Taberi’de Hz Hasan’nın 448 kadınla evlendiğini yazıyor. (s,143)  Her neyse kitabın 126- 145 sayfaları Hz. Hasan’nın evliliklerine ayrılmış. Oradan okursunuz.

Aksi kanıtlanana kadar, inandığımız veya doğru varsaydığımız her şey yanlıştır.

( Çağrı Mert Bakırcı, Arsel Berkat Acar “Şüphecinin El Kitabı”ndan)

Şimdi sizlere sayfa 102 den bir paragrafı virgülüne dokunmadan aynen aktararak bu konuyu sürdüreyim.

“ Az önce isimlerini saydığım üç kardeş (Ali’nin damatları), Esma binti Umeys’in Cafer’den olan çocuklarıydı. Yukarıda Ali’nin ağabeyi Cafer ve Ebubekir’den sonra bu kadınla (yani geliniyle) evlendiğini yazdık. İşte bir yandan Ali kadınla evlenmiş, diğer yandan da kızını onun çocuklarına vermiş. Abdullah b. Cafer bir de amcası Ali vefat edince onun hanımlarından yengesi leyla binti Mesut’la evlenir. Yani Ali’nin yeğeni hem Ali’nin iki kızıyla (Zeynep ve Ümmü Gülsüm) hem de Ali’nin hanımıyla evlenir. Yine Hz. Ali’ni torunu Hasan aynı gecede iki amcakızıyla evlenir.” (s.102)

Okurken de, bunları yazarken de karnıma sancılar girdi. Hadi biraz da siz kendiniz zahmet buyurun. Ben size bir kolaylık daha yapayım. Hz. Ali’nin annesinin, karısının ve bir kızının da adı FATMA, karıştırmayın.

Şimdi de gelelim Hz. Ali’nin adaletine: “Hz. Ali bir topluluğu yakarak öldürür.” (s,108) Nedeni İslamiyet’i terk ettikleri için. Ve bunu yaparken de, “ben bu cezayı kafadan uygulamıyorum, der. Tam tersine Allah ve Muhammed’in buyruğunu icra ediyorum.” (s,110)

Ali bu sözünde haklı! Çünkü; Hz. Muhammed’de Ukl/ureyne kabilesine mensup 7-8 kişiyi feci bir şekilde katletmiş ve kızdırılan çivilerle gözlerini oymuştur. Buhari ve Müslim gibi hadisçiler de bu konuyu işlemiş. Ayrıca Kur’an’nın maide süresinin 33. Ayetinin tefsirini yapanların neredeyse tamamı bu konuyu işlemişlerdir. Bu ayette deniyor ki; Allah ve Muhammed’e karşı gelenleri ve yeryüzünde fesat çıkaranları öldürün, asın, el ve ayaklarını kesin diyor.(s,110)

Hz Ali’nin halifeliği döneminde bazı insanlar vardı. Namaz kılar Müslüman görünürlerdi ve İslam’dan yardım alırlardı. Ama gizliden puta, dağa, taşa, doğaya taparlardı. Ali bunu öğrenince bunları ne yapalım diye Müslümanlara sordu. Yanındakiler onları öldürün dediler. Hz. Ali, “hayır öldürmekle kalmayız. Bunları Hz. İbrahim’e yapıldığı gibi ateşte yakarız dedi ve ateşte yaktı. (s,113)”  

İnsan bunları öğrenince şunu sormadanedemiyor. Acaba Hz. Ali bu gün Mehdi olarak geri gelse, Munzur ve Düzgün Baba’ya inanan bizim Dersim Alevilerini yakar mıydı?

Bazı insanlar Ali’ye sen tanrısın demişler diye çukurlar açtırıp içinde ateşler yakılarak bu insanlar canlı olarak bu ateşe atılarak yakılmışlar.(s,115)  Benim üç yıl önce ölen rahmetli dayım Ali Çimen Ali’ye Allah diyen biriydi. Hala da Ali Allah’tır diyen Aleviler var aman Ha!.. Mehdi gelirse yanarsınız, yakılırsınız.

Hz. Ali halife olup Basra’yı kontrol altına alınca Yahudi asıllı İbni Sebe ve ona bağlı 70 kişiyi ateşe atıp yakıyor. (s,116)

İşid’çiler günümüzde aynı zulümleri yaparken, bu ilhamları İslam önderlerinden alıyor olabilirler mi?

Hz. Ali’nin Kerbela’da 9 erkek çocuğu, kardeşi Akil’in dokuz oğlu, yine Ali’nin Hasan ve Hüseyin’den olanlar başta olmak üzere çok sayıda torunu Kerbela’da öldürüldü. Öldürülen 72 kişinin tamamı Hz. Ali’nin aile fertleriydi. Ama nedense bizim Aleviler yalnız Hüseyin diyerek ağlarlar. Neden?

“EĞER TANRI KONUŞTUYSA, NEDEN HERKES İKNA OLMADI?”

( Percy bysshe Shelley. 1822 ö.)

YORUMUM: Önce bir açıklama yapıp sonra yoruma geçeyim. Ben burada kimsenin dinine, mezhebine, inancına küfür, hakaret vb saygısızlık yapmıyorum. Bana dayatılmadıkça herkesin inancına saygılıyım. Herkeste benim inanç(sızlığ)ıma saygılı olmalı. Yalnızca ulaştığım gerçekleri paylaşıyorum. İster inanırsınız ister inanmazsınız. Yanlış ve hatalarım var ise insanca yazın, yanıtlarım. Bizim Alevilerin de A-Yo-Ta (Alevi Yobazlık Tarikatı) tarikatına mensup olanları var. Kendi ezberindeki yalan-yanlış Alevilik anlayışı, yapılan bilimsel eleştiriler ve gerçek bilgilerle çeliştiğinde saldırganlaşarak İŞİD’çi tepkisi verenler var. Aman ha..

Bu kitaptan ve diğer İslami kaynaklardan anlaşılıyor ki; Müslümanlar istilacı olarak başka memleketleri katlederek mal, mülklerini gasp etmiş, erkek, kadın ve kızlarını silah zoruyla almışlar. Sonra Sıffin, Cemel, Kerbela vb birçok savaşta da birbirlerini katletmişler. Günümüzde de hala bunu en fazla yapan Müslümanlar.   Bir de bu dinlerine barış dini demişler.

Bu Dersimli Çoban diyor ki; aklın, mantığın, bilimin sorgulayamadığı her Tanrı, her Peygamber diktatördür. Sorgulanamayan her din, her inançta diktatörlüktür. İnsanlık yakın gelecekte vahiye inanan üç semavi din (Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) olmayan, görülmeyen, bilinmeyen Tanrıya inanlarla; aklın, mantığın ve vicdanın Tanrısı olarak kendilerinin yarattığı (seçtiği) İnsan-ı Kamil, Tanrı İnsan’a inananlar olarak iki inançta toplanacaktır. İşte bu ikincisi İNSAN Tanrılı din ve/ya inanç Aleviliktir.

Yaşamı dini, dini de yaşamı olan DİN, İNANÇ, ALEVİLİK.

Kimi, okuma özürlü ve yazma sakatı olanların, lafı ve fikri bol ama bilgisi kıtları okuma zahmeti, yazma külfetinden kurtararak en azından kafalarını karıştırdıysam, kendimi mutlu sayarım. Elbette bilen ve anlayanların affına sığınarak. Ben Arif Tekin’nin aşağıda listelediğim tüm kitaplarını şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Ben 20 yıl önce başladım ve aşağıdaki kitapların 15 tanesini yazarak çizerek okudum. Onlarca kişiye hediye olarak bu kitapları verdim. Tamamını okuyanlar İslam Âlimi olurlar.

İnsanlık henüz ulaşamadığı Alevilik hakikatine gebedir ve onun doğum sancılarını çekmektedir. Doğum yakındır.

Bu Dersimli Çoban boşuna demiyor, “Türkiye Alevidir ve Alevilerindir.” “Dünya Alevidir ve Alevilerindir.”

Çünkü, ALEVİLİK İNSANLIKTIR, İNSANLIKTA ALEVİLİKTİR. 

 

ARİF TEKİN’NİN OKUNMASI GEREKEN KİTAPLARININ TAMAMI

  1. Bilinmeyen Yönleriyle Kuran (Kur’an’ın Kökeni-1)
  2. Bilinmeyen Yönleriyle Kuran (Kur’an’ın Kökeni-2)
  3. Bilinmeyen Yönleriyle Hz. Muhammed’in Ölümü
  4. İslam’da İçki
  5. İslam’da Cinsellik
  6. Muhammed’in Hocaları
  7. İslam’da Şiddet
  8. Ömer’in Kur’an’daki İzleri
  9. Kuran’ın Tarihçesi ve Yazım Serüveni
  10. Muhammed’in Uzay Yolculuğu
  11. Zerdüşt’ten Kurana
  12. Sumerler’den İslam’a Kutsal Kitaplar ve Dinler
  13. 14-Kur’an’nın Kökeni. 1-2

 

DERSİMLİLERE VE DOĞACILARA ÇAĞIRI

Ey! Doğası dini, dini de doğası olan Dersimliler!.    İnsan ayağı girmemiş, insan eli değmemiş en güzel, en temiz ve en bakir doğasına sahipsiniz. Partinizi, siyasetinizi, kasanızı, kesenizi biraz erteleyin, öteleyin. Biraz da Dersim’inize, doğanıza, geleceğinize odaklanın. Hepimizin ortak canı Munzurlarımızdır. Dağları, suları ve doğasıyla.  Bu canlarımız da camdandır, kırılgandır.

Ali Tiyar Gök bey dostumun yaptığı Dersim florası çalışmasına acizane katkım olmuştu. O çok değerli ve önemli çalışmanın Dersim Tarihi, doğası, kültürü kısmını yazmıştım. Oradan birkaç cümle aktarayım. “Dersimliler hiçbir şey yapmadan, yalnızca doğasına dokunmadan ve dokundurtmadan, dokunanlara dokunarak korurlarsa yedi sülalelerini ve torunlarını besleyecek bir miras bırakırlar.” Ali Tiyar Gök bey, yıllara ve büyük emeğe dayalı, şu anda basım için destekleyici arayan değerli bir çalışma yaptı. Bir kısmı endemik 1864 bitki türü bulundu. Ulaşamadıklarımızla birlikte bu sayının üç binin üzerinde olacağını tahmin ediyoruz.

Bulunan rakam İngiltere, Danimarka ve Hollanda gibi üç önemli Avrupa ülkesi bitki sayısı toplamının iki katından daha fazla. İnsanlığın geleceği doğada. Doğanın da en güzeli Dersim’de.

Bu canlarımızı önce Batı Dersim’den, İliç altın madeniyle uluslararası dev kapitalist şirketler yerli işbirlikçileriyle yaralamaya başladı. Doğu Dersim’deki Pülümür’ün krom ocakları doğamızı apansız bir şekilde yarıyor ve yıkıyor. Takiben devlet kale kol ve kule kollarla Munzurlarımızın bağrına hançerlerini soktu. Yapılan kale kol, kule kollar ve bunlara yol ve çevre güvenliği için yüzbinlerce ağaç kesildi. Terörist avlamak için onlarca kez ormanlarımız yakıldı. Tıpkı balık avlamak için suyu kurutanlar misali. Daha sonra da küçükbaş hayvancılık yapan yaylacılar için yayla yolu ve yaylalarına içme suyu istekleri için iş makineleriyle Munzurların bağırlarını kanattılar. Şimdi de arıcılar dağ yolu için sırada ve bizim için de Munzurların bağırlarını yarın diyorlar.

GELİN CANLAR BİR(LİK) OLALIM. İRİ OLALIM. DİRİ OLALIM.

Dersim’in sağcısı-solcusu, İbocusu-Apocusu, CHP, MHP, AKP, TKP, EMEP vd leri, edebiyatçıları-şairleri,  şarkıcıları-türkücüleri, ressamları- heykeltıraşları, zenginleri-fakirleri, çocukları, gençleri-yaşlıları, pirleri-talipleri, cahilleri-bilgeleri, köylüleri-kentlileri, olanları, olmayanları (Dersim dışında yaşayanlar), hepimizin ortak canı Munzurlarımızdır, doğamızdır.

Munzur’un dağları, suları, keçileri, kekikleri ve kelebekleri, kengerleri, ışkınları, alabalıkları, vaşakları,  sarımsağı, gribol, palamut ve huş ağaçları, ur keklikleri, yaban keçileri (Capra aegagrus), yılanları, ayıları ve soframıza kadar uzanan tilkileri ve yaban domuzları vd leriyle bizim zenginliğimiz ve geleceğimizdir.

Dokunmayalım ve dokundurtmayalım. Keserek, kurutarak ve kirleterek yok edenleri yok edelim. Bu zengin doğamıza (canımıza) hiçbir çaba harcamadan yalnızca dokunmadan ve dokundurtmadan koruyabilirsek torunlarımıza en büyük serveti miras olarak bırakmış olacağız.

Günümüzden 500 yıl önce vahşi Batı Avrupalılarının Amerika kıtasını istila ederken yaptıkları doğa, insan, hayvan vd canlı katliamının ve vahşetin bir benzeri de günümüzde Dersim’imizde yapılıyor.

Bu katliama karşı aktif mücadele etmeyerek seyredenler bu Munzur katliamının ortaklarıdır.  Kimse bana yok hayvancılıkmış, arıcılıkmış, ülkemiz et ithalatına döviz harcıyormuş, arıcılıkta bu memleketin ihtiyacı, et, süt, yağ, bal ihtiyaçları vb. mazeretler üretmesin. Hayvancılar yaylaya gidip hayvancılık yapmasın, arıcılar arıcılık yapmasın demiyorum. Babaları dedeleri nasıl at, katır ve eşeklerle o yaylalara giderek bu işi yaptılar? Hem de günümüzdekinden daha fazla verim alarak, ülkenin et, süt, peynir, bal vb ihtiyaçlarını karşıladılar. Onların devrinde hayvan ve hayvansal ürünler ithal edilmeyip aksine ihraç ediliyordu. Günümüzdeki oğullar ve torunları da aynı şeyi yapabilirler. Aynı yaylalar, aynı yollardan geçilerek ve aynı hayvanlarla. Babaları ve dedeleri gibi biraz zahmet buyursunlar. Traktör ve arabalarının koltuklarında yaylaya gitmek yerine, ataları gibi atlarının ve katırlarının eyer, semer ve palanlarına binerek giderlerse Munzurlar da kurtulur. Kendileri de babaları ve dedeleri gibi kazanır. Kimse et, süt, yağ, bal ile gelen kamu yararı var demesin. Hiçbir kamu yararı Dersim doğasının korunmasındaki kamu yararından daha önemli ve değerli olamaz.

34 yıldır Donkşitone verdiğim Munzur’un gözelerini rakı, et, mangal, çöp ve poşet pisliğinden kurtarma mücadelemin sonuna geldim. Proje ağır aksak gitse de bitmek üzere. Ovacık Belediyesinin yaptığı arıtma ile Munzur’un gövdesi de kurtuluyor. Munzur barajları hukuk yoluyla engellendi. Bundan böyle Munzur eskisi gibi özgür ve temiz akacak.

İnsan denen yaratık 3/2 si su ile kaplı olarak kendisine bahşedilmiş bu evrende susuzluktan ve kuraklıktan kırılmak tehlikesiyle karşı karşıya.

Evrenin yaratılışında yüz milyon canlı vardı. İnsan denilen yaratık bu yüz milyon canlının doksan milyonunu yok ederek kendini de yok etme noktasına hızla yürüyor. İnsanlar bilim ve teknolojide ilerledikçe insanlık geriliyor. NEDEN?

İnsanlık, doğayı ve kendisini yok edişe sürüklediği bu adroposen çağından çıkarak, günümüzden 11.000-12.000 yıl önce Göbekli tepedeki atalarından miras kalan holosen çağı yolculuğuna başlamalı. Unutulmamalıdır ki, insanı insandan koruyacak yine bir başka insandır. Kapitalist sistem petrol vd enerji savaşlarından su savaşlarına geçmenin eşiğine geldi. Biz Dersimliler tüm Dersim’in ve Munzurların doğasını koruyarak insanlığı ileriye, doğayı ise geriye holosen çağındaki aslına, özüne taşıma yolculuğu başlatabiliriz. Nuh Gemisi işlevi yaratabilir ve kurumakta olan insan kaynağından yeni insanı ve insanlığı türetebiliriz. Karakolları parakola çevirerek kuracağımız örnek, çağdaş köylerimizde agro ekolojik tarımsal üretimin yanında, edebiyat, doğa, felsefe, mantık vb eğitimlerle Köy Enstitülerinin çağdaş uygulamalarıyla köy okullarından, okul köylerimize geçebiliriz.

       

Napolyon’un, PARA… PARA… PARA… çağının bitip, Bill Gates’le başlayan. BİLGİ… BİLGİ… BİLGİ çağının başlaması yüz yıla yaklaşmakta.

Şimdi ise artık, DOĞA… DOĞA… DOĞA çağı hepsine kapak oldu. Unutmayın ki; Doğa (Dünya) ve insanlık yok olursa ne paranın ne de bilginin bir önemi kalır. Saray rejiminin çıkardığı yeni av kanunu ile parayı basan yabancılar gelip sizin Munzurlarınızda ki dağ keçilerinizi, ceylanlarınızı vurup gidebilecek. Siz bu katliamı seyrederek ortak mı olacaksınız? Memleketinize her yıl gelen turistlerin tamamı doğa turizmi için geliyor. Floranız ve faunanız yok olursa turist niye, neye gelir?

1872 Yılında Dünyanın ilk milli parkı olarak ABD’de kurulan Yellowstone milli parkını her yıl elli milyonu aşkın doğasever turist ziyaret ediyor. Ve buradaki bitki çeşidi bizim Munzur milli Parkımızdaki bitki sayısının yarısında da az. Yine her yıl dünyanın en zengini doğaseverlerin ziyaret ettiği Nepal, Katmandu’nun rakımı 2000 m. Nüfusu bir buçuk milyonun altında ama her yıl on beş milyon doğasever ziyaret ediyor. Rakımı 3000 olan Munzurlarımızı koruyarak Unesco Dünya Mirasına tescil ettirerek koruyup, kurtarabiliriz.

Ey!. Dersimliler ve Doğa sevenler. Sizin ön atalarınız daha ortada Musa, İsa ve Muhammed (Musevilik, İsevilik, Müslümanlık) yokken doğa dini Paganist idiler. Doğası dini, dini de doğası olan halkım. Doğana ve dinine dokunma ve dokundurtma. Persler kurucu atalarından başlayarak (M.Ö. 6.YY), M.S. 7. Asırda 640 yılında Halife Ömer’in kılıçla onları katledene kadar tam 1300 yıl  Munzurları Kutsal mekanları ve ziyaretgahı olarak kabul ettiler. Perslerin   son ardılları olup Moğol zulmüyle M.S. 13. Yılda  yıkılan Harezmşahların son Kralı Celaleddin Harezmşah’ın mezarı halen Seyrıza’nı evine bakan Sultan Baba dağının zirvesinde ziyaretinizi bekliyor. Dersimliler ve doğacılar Arabistan’a gidip Arap hacısı olmazlar. Dersim’e gelerek sırasıyla Fadima Ana* Munzur Baba, Sultan Baba ve Düzgün Baba’yı ziyaretle Munzur Doğa Xacesi* olmaya çalışıyorlardı. Bu kutsal yerlere gelen insanlar niyet ve bütçeleri doğrultusunda adak, kurban veya miyaz** dağıtırlardı. Tanrıça Anahita’nın sütü olan Munzur Baba suyundan bir avuç su (avuçla) içerek  yaptıkları yeminle; artık doğaya saygılı ve koruyucu olacaklarına ant içip Munzur Baba Xacesiliğine girerek Tanrı olma (En El Hak) yolculuğuna başlarlardı.

Ey!. Dersimliler ve doğacılar; Arap Hacılığı anlayışı, Munzur Xace anlayışını yakıp, yıkarak ye(n)meye çalışıyor. Yarınlarımıza sağlıklı ulaşmak, geleceğinizi doğurmak ve benliğinizi yoğurmak, taşmak ve doğanızı korumak istiyor musunuz?

5-6 Mayıs Hıdır Ellez de Dersim’de büyük bir doğa direnişi praksisi yapalım. Madenciler, yayla yolu, arıcı yolu vb her türden doğamızı yaralayacak eylemleri eylemlerimizle durduralım.

Doğamız namusumuzdur, namusumuza sahip çıkalım. Bu mücadelede de tarafsız ve yansızlık olmaz. Bu mücadelede tarafsız ve yansız duranlar Munzur’un ve doğa katliamcılarının ortağı olurlar.

Hacı olmak ile Xace olma konusunda karar sizin.

                                                                                                           DERSİM ÇOBANI Mehmet Yürek

* Fadima ANA: Nasreddin Hoca olarak bize tanıtılan aslında AHİ EVRAN olup Seyyid Mahmut Hayrani’nin amca oğludur. Fadima Ana’da onun eşi olup Baciyanı Rum’um kurucu önderidir. Moğollar esir alıp götürdüler ve 15 yıl esaretten kurtulup gelince önce Hace Bektaş’a sığındı. Ardından Dersime gelerek ölünceye kadar burada kadın örgütleme ve üretim çalışmalarına ölünceye kadar aralıksız devam etti. Tunceli’den Munzur vadisine girişteki 15. Km deki çeşme ile anılmaktadır. Ayrı bir makalede işlemeye çalışacağım.

** XACE: Hace veya Ğace olarak okunur. Örnek insan. Öğreten, bilge İnsan. Önder insan anlamındadır.

*** Miyaz: Kurbanı olmayanların ziyaret yerinde dağıtılmak üzere getirdiği yiyecekler. Genellikle ev helvası, babko veya satın alınmış baklava, kurabiye vb yiyecekler.

ÇOBANIN OKUYUP ÖNERDİĞİ KİTAPLAR-1

KİTABIN ADI                 : Bilinmeyen Yönleriyle Hz. Ali ve Ailesi

YAZARI                          : Arif Tekin

ÇEVİRMENİ                   :- –

TÜRÜ                              : Araştırma

YAYINEVİ                       : Berfin

SAYFA SAYISI               : 186

YAYIMLANMA TARİHİ: Şubat-2022

BASKI SAYISI                : 1. baskı

BAŞLADIĞIM TARİH    : 01 Mart 2022                                                       

BİTİRDİĞİM TARİH      : 02 Mart 2022

KİTABIN KONUSU       : Din-İslam

 

KISACA YAZAR HK.      : Em. Müftü. Diyarbakır, Kulp, Gavgas doğumlu. İsveç’te yaşıyor.

Benim İlhan Arsel ve Turan Dursun’dan sonra ilgi ve beğeniyle okuduğum ve İslam dinini öğrendiğim bir Kürt aydını. 1996 da DİB’den emekli olup yurt dışına (İsveç) yerleştikten sonra 15 kitap yazdı. Hepsini ilgi ve beğeniyle okudum ve yararlandım. Kitaplarını sizlere tanıtmaya da bu son kitabıyla başladım. Sırası geldikçe diğer kitaplarını da tanıtırım.  Çok önemli ve değerli bir araştırmacı. TC DİB başta olmak üzere Dünyadaki tüm İslam bilginleri, dini ulema, sahabe vd güvenilir kaynaklardan Şii, Şafii, Hanefi, Hanbeli vd ayırım yapmadan, güvenilir referanslarla çalışmalarını yapıyor. Her tespit ve iddiayı onlarca güvenilir ve kabul görmüş kaynağa dayandırarak yazıyor. Tespitleri hangi mezhep ve inançta olurlarsa ve/ya ırk ve milletten olurlarsa olsunlar kimsenin reddedemeyeceği gerçeklikte.

“Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.” Giordano Bruno

KİTAPTAN ALINTILARIM VE ALTINI ÇİZDİĞİM CÜMLELER: Hz. Muhammed öldüğünde Hz. Ali beş yakını ile cenaze defniyle uğraşırken, Ömer yakın çevresiyle Ebubekir’in sundurmasında toplanıp alel acele Ebubekir’i halife seçerek ilan etmişlerdi. Fakat Hz. Fatma’nın diretmesiyle Ali ve çevresi Ebubekir’in halifeliğini kabul etmediler. Ebubekir; ya Ömer, Ali gelmez beni kabul etmezse kimse bizi kabul etmez. Git onları getir, bana biat etsinler. Elçiler gönderilmesine rağmen gelmeyen Ali ve taraftarlarını getirmek için Hz. Ali’nin evini basan Ömer şöyle diyor:

“islam tarihçisi ve Kur’an yorumcusu Taberi (h, 310. Öl.): Sizler ya çıkar gider Ebubekir’i kabul edersiniz ya da evi üzerinize yakarım. S,18”

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”                                                                                                                                                                            Giordano Bruno

Hemen tüm İslami kaynak ve âlimlerinin asgari müştereği olduğu üzere; Hz. Fatma babasından sonra en çok altı ay yaşamıştır. Bu altı ay boyunca Ömer’in defalarca baskın ve tehditlerine rağmen Ebubekir’in halifeliğini kabul etmemiş, Ali ile çevresinin de kabul etmesine izin vermemiştir. Ömer’in her evine baskınında kendisini kapıda karşılamış ve direnmiştir. Bu baskınlardan birinde Ömer’in kapıyı zorla açmasıyla Fatma’yı kapının arkasına sıkıştırarak kaburgaları kırılmış ve yedi aylık hamile olduğu erkek çocuğunu düşürmüş. Bu kaburga ve düşük yarası sonrası gelen kanamalarla Fatma’nın sağlığı iyice bozduğundan, babasından en çok altı ay sonra yaşama veda etmiştir. İşte Ömer’in bu bitmek tükenmek bilmeyen baskınlarından birinde Ömer, Ali ve Fatma arasında geçen tartışmalar.

  • “Ömer Ali’ye, Fatma’yı ikna et eve gelelim. Ali soruyor: ya kabul etmezsem ne olacak? Ömer, kafanı koparırız. S.22”
  • “Fatma, ben ikinizi Hz. Muhammed’e şikâyet edeceğim diyor ve ekliyor. Her namazdan sonra size bedduada bulunacağım. S.23”
  • “Baskın sırasında Fatma’nın ağlaması, Ali’nin Muhammed’in mezarı başına gidip orada feryat etmesi ve ağlaması, yine Ali’nin şayet ben direnirsem ne olacak sorusuna; o zaman kafan uçurulacak.” S. 23-28-29

 “EĞER TANRI KONUŞTUYSA, NEDEN HERKES İKNA OLMADI?”

( Percy bysshe Shelley. 1822 ö.)

 Bizim Aleviler Ali’yi Allah’ın Aslanı, yiğit, savaşçı vb meziyetlerle biliyorlar ya, bu kitap bu ezberi bozarak bu tabuyu yerle bir ediyor. Ben Ali’nin asla kahraman olmadığını ve tam bir korkak ve zalim olduğunu yıllar öncesinden yaptığım araştırmalarımdan biliyorum. Yine Ali’nin aksine Fatma’nın yiğit ve kahraman olduğunu da 10 yıl önce İran’lı araştırmacı DR. Ali Şeriati’nin FATIMA adlı kitabından öğrenmiştim. ( Kadın (Fatıma Fatımadır). Dr. Ali ŞeriatiFECR YAYINEVİ. 2013 baskısı)

Fatma bu haksızlığa karşı yiğitçe direnirken Ömer’in verdiği fiziki ve ruhsal yaralardan sonra öleceğini anlayınca Ali’ye vasiyet ediyor. Ebubekir ve Ömer’i cenazeme kabul etmeyeceksin diyor. Bu nedenle Fatma ölünce onların cenazeye gelmesini engelleyemeyeceğini anlayan Ali, Fatma’yı gece yarısı gizlice gömerek ölümünü de birkaç gün herkesten gizliyor. (s.42)

Nitekim Fatma’nın ölümünden sonra gidip Ebubekir’e biat ederek halifeliğini kabul ediyor.

“İNANMAK, DÜŞÜNMEKTEN KOLAY!

 BU YÜZDEN, DÜŞÜNENDEN ÇOK İNANAN VAR.

( Bruce Calvert. 1852 ö.)

İslamcılar adaletsizliğin timsali Ömer’e ‘Allah’ın adaleti’ diyerek Müslümanları inandırmışlar. İşte o ‘Allah’ın adaleti’ denilen Ömer’in Ali ve Fatma’ın evine yaptığı baskınlardan birinde, yine karşısında kapıyı açmayan Fatıma’nın direnişiyle karşılaşınca taraftarlarına verdiği emir: “Bastırın! Ne olmuş bize ki kadınlara, kadına mı takılacağız? Ateş getirin evi yakarız.” s.44

“Çağlar boyu güçlü zayıfı ezdi; kurnaz ve vicdansız, aptal ve masum olanları tuzağa düşürerek köleleştirdi. İnsanlık tarihinde tanrı hiçbir yerde ve zamanda ezilenlerin yardımına koşmadı.” ( ROBERT INGERSOLL. 1899 Ö.)

Ömer Halife olunca Hz. Ali’nin Fatıma’dan doğan son kızı  7-8 yaşlarındaki Ümmü Gülsüm’le evlenmek istiyor. Düşünün Ömer kızın dedesi Hz. Muhammed ile yaşıt, 60 yaşlarında ve yaklaşık 140-150 hokkalı boylu poslu dev gibi biri. Daha önce de Hz. Ali ile evlenmeden önce de bu kızın anası Hz. Fatma bekâr iken ona talip olmuş ve Hz Muhammed’den resmen istemiş. Fakat Peygamber ona kızım küçüktür diye vermemiş. Bu kez de kızını ona vermeyen peygamberin torununa talip oluyor. Elbette bunlar kızın dedesi Hz. Muhammed ve annesi Fatıma öldükten sonra oluyor. Ali de önce kızım küçük diye itiraz ediyor. Fakat daha sonra Ömer’in baskısı ve korkusuyla kabul etmek zorunda kalıyor. Ömer kızı bir gönder bakayım diyor. Ali kızı kandırmak için eline bir hırka vererek kızım bunu Halife Ömer’e götür diyerek gönderiyor. Kız hırkayı Ömer’e götürünce, Ömer kızın eteğini kaldırarak avret yerine bakıyor. Tüyleri bitmiş mi, ergenlik çağına girmiş mi, diye. Kız şiddetle tepki gösteriyor ve şöyle diyor.

  • “Allah’a yemin ederim ki, halife olmasaydın yüzüne çarpardım.” (s.55)
  • Ömer, “git babana söyle, hediyesini beğendim, diyor. (s.51)
  • Kız eve gelince babasına şöyle diyor. “baba sen beni kötü bir yaşlıya gönderdin” (s.51)
  • Şia kaynaklarına göre Ömer; “Ali kızı vermezse elini keserim,” (s.60)

Ali’de, kızım o adam artık senin kocan. Ve 140 kiloluk, 60 yaşındaki Ömer bu kızı alıyor ve bundan Zeyd ve Rukiye adında iki çocuk doğurtuyor. (s.48)

“Hatalı insanları yaratıp sonra onları kendi hataları yüzünden suçlayan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir tanrı hikâyesinin mantığını sorgulamamız gerekir.”  (Gene Roddenberry. 1999.ö)

Ömer ölünce dul kalan bu kadın önce Hz. Ali’nin ağabeyi Cafer’in oğlu Avn ile evlendiriliyor. O da ölünce onun küçük kardeşi Muhammed ile evlendiriliyor. O da ölünce onun da küçüğü üçüncü kardeş olan Abdullah ile evlendiriliyor. Kadın bu üçüncü kardeşle evlendirilince şöyle diyor. “İki kardeş benimle evlenince öldüler, inşallah bu kardeşte ölür, diyor. Fakat bu kez ömrü yetmeyerek kendisi ölüyor.” (s.48) Elbette her kardeşten birkaç çocuk yaparak.

“Fikirlerini değiştirmemekle övünen, hep dosdoğru yolda olduğunu öne süren, insanın hata yapmayacağına inanan biri ahmaktır.”  (Honore de Balzac. Ö.1850-Paris)

Yine bizim Alevilerin cahilleri Hz. Ali’nin Hz. Fatma ile yastığa baş koyduktan sonra başka eş almadığına ve Fatma’dan doğan Hasan, Hüseyin, Zeynep ve Ümmü Gülsüm’den başka çocuklarının olmadığına inandırılmışlardır. Hz. Ali daha Fatma ve babası Hz Muhammed hayatta iken Peygamber izin vermediğinden eş alamamıştır, fakat cariye almıştır. Hz. Muhammed zamanında Yemen’i istila etmek için gönderdiği komutanı Halid bin Velid büyük bir katliamla Yemen’i talan eder. Hemen Hz. Muhammed’e bir elçi göndererek bu talan mallarını, cariyelerini, altınlarını vd ganimetleri almak üzere birisini göndermesini ister. Hz. Muhammed’de en güvendiği damadı Ali’yi gönderir. Ali ganimetleri alınca içindeki en güzel kızı kendine cariye olarak alır ve orada çadırda cinsel ilişkiye girer. Daha Hz. Fatıma sağdır. Bu oradakileri çok rahatsız eder. Dönüp geldiklerinde Ali’yi Hz. Muhammed’e şikâyet ederler. Bu konuyla ilgili hususlar kitabın 78,79,80,81,82,83,….100. sayfaya kadar onlarca kaynağa dayanarak verilmiş. Okuyabilirsiniz.

“DİN, MELEKELERİMİZİN SERBESTÇE KULLANILMASINI BLOKE EDEN YASAKLAR BÜTÜNÜDÜR.” (Salomon Reinach Ö. 1932-Paris)

Hz. Ali, Fatma’nın ölümünden sonra yalnız bir hafta sabredebiliyor. Bir hafta sonra, kimine göre de dokuz gün sonra Hz. Muhammed’in büyük kızı Zeynep’in kızı, baldızının kızı olan Ümame ile ikinci evliliğini yapıyor.  (s.75) Kız o kadar küçükmüş ki; Hz. Muhammed namaz kılarken sırtına tırmanıyormuş. Fatma’dan sonra başlayan bu ikinci evliliğinden sonra Ali evliliklerine devam ediyor. Boşayıp yerine aldıkları var. Ama şurası biliniyor ki; Hz. Ali öldüğünde geride dört resmi eş ve 19 cariye olmak üzere 23 kadını dul bırakırken, 34-35 çocuğu da öksüz (babasız) bırakıyor. (s.72-73 ve devamı) Ali’nin bu eş ve çocuklarının isim listesi Arif Tekin’nin “MUHAMMED VE KURMAYLARININ KADINLARI” kitabında var. İsteyenler oradan okuyabilirler.

“ZALİMLERİN ÇARKI, CAHİLLERİN ÇALIŞMAYAN KAFALARIYLA DÖNER.” (Viktor Hugo. Ö.1885-Paris)

Hz. Ali ve iki oğlu Hasan ve Hüseyin nasıl bacanak oldular? Şöyle; “ Hz. Ali aynı gün, İmr’ül Kays b. Adi’nin kızı Mühayyat’ı kendine, diğer kızı Selma’yı Hasan’a, Rebab’ıda Hüseyin’e isteyip alıyorlar. Böylece baba ve iki oğlu aynı gün bacanak olup aynı gecede gerdeğe giriyorlar. (s,78)

“EĞER TANRI İNSANI YAŞAMAYA ZORLADIĞI HAYATI KENDİSİ YAŞAMAK ZORUNDA KALSAYDI KENDİNİ ÖLDÜRÜRDÜ.” ( Alexsandre Dumas. Ö.1870-Fransa)

Bu evlilikler konusuna girmişken Hz. Ali’nin evlilikleriyle meşhur büyük oğlu Hz. Hasan’ın evliliklerine bakmadan olmaz. Bu çok kadınla evlilik konusunda Museviler ve Müslümanlar adeta yarışmışlar. İslam kaynaklarında Peygamber Muhammed’in bir gecede en çok 11 karısıyla cinsel ilişkide bulunduğu yazılıyor. Yine aldığı kadın sayısı 65-70 olarak verilirken birçok kaynak ve Buhari; Davut peygamberin bir gecede 100 kadınla cinsel ilişkide bulunduğu yazılıyor. Sakın ilmen ve bilimsel olarak imkânsız demeyin, günaha girersiniz. Adamların arkalarında tanrısı var. Onlar elçi olarak seçilmiş. Tanrısı kuvvet verir. Onları kendinizle kıyaslamayın, çarpılırsınız. Davut peygamberin 700 hür eş ile 300 cariye olmak üzere 1000 karısı varmış. Babası Hz Süleyman’ın da ondan aşağı sayıda eşi yokmuş. Tüm dinlerin Tanrılarının da erkek oldukları şuradan belli. Tüm Tanrılar elçileri başta olmak üzere polijiniyi serbest bırakırken, fakat poliandriyi yasaklamışlar. Kadınlar erkeklerden önce neden Tanrının bu adaletsizliğine isyan etmeyerek itaat ederler. Bir türlü aklım almaz.

“ZENGİNLER FAKİRLERE TANRIDAN BAŞKA BİR ŞEY BIRAKMADILAR.”               (Friedrich Nietzsche. Ö.1900-Almanya)

Bizim Hz. Hasan’ın eş ve cariye sayısı 250-300 olarak en fazla mutabık olunan rakam. Daha az ve daha fazla verenler de var. Bir günde 4 kadın boşayıp aynı gün de 4 yeni eş aldığı da oluyormuş. İnsan düşününce acaba Muaviye Hasan’ı genç yaşta zehirletip öldürtmeseydi Davut Peygamberi ve babası Süleyman’ı da geçer miydi?

“DİN FAKİRLERİN ZENGİNLERİ ÖLDÜRMEMESİNİ SAĞLAR.”                        (Napoleon Bonaparte. Ö.1821-Fransa)

Yine insan merak ediyor acaba bir gecede en fazla kaç kadınla olabilmiştir bizim Hasan?

İslamcılar Hz. Hasan’ın çocuk sayısını belirleyemiyorlar. Belki 1000’i geçmiştir, çocuk sayısı. Kendisi de bilememiştir zavallı Hasan. İslamcılar Hasan’ın ancak isim ve cisimleriyle bilinen 70-80 çocuğunu yazmışlar. Hasan halife Ebubekir’in oğlu Abdurahman’ın kızı Hafsa ile evlenir. Fakat sonra duyar ki Zübeyir. B. Avm ile ilişkisi olmuş, onu boşar. Boşar boşamasına fakat kadına doyamamıştır. Kadın gider başkasıyla evlenir. Onlarca kadın ve cariyeye sahip olan Hasan arada sırada bu evli kadına çapkınlığa da gider.(s,134)

Hz. Ali; “oğlum Hasan kızlarınızı boşayacak. Ona kız vermeyin demek zorunda kalıyor. (s,132)

Şia alimlerinden Taberi’de Hz Hasan’nın 448 kadınla evlendiğini yazıyor. (s,143)  Her neyse kitabın 126- 145 sayfaları Hz. Hasan’nın evliliklerine ayrılmış. Oradan okursunuz.

Aksi kanıtlanana kadar, inandığımız veya doğru varsaydığımız her şey yanlıştır.

( Çağrı Mert Bakırcı, Arsel Berkat Acar “Şüphecinin El Kitabı”ndan)

Şimdi sizlere sayfa 102 den bir paragrafı virgülüne dokunmadan aynen aktararak bu konuyu sürdüreyim.

“ Az önce isimlerini saydığım üç kardeş (Ali’nin damatları), Esma binti Umeys’in Cafer’den olan çocuklarıydı. Yukarıda Ali’nin ağabeyi Cafer ve Ebubekir’den sonra bu kadınla (yani geliniyle) evlendiğini yazdık. İşte bir yandan Ali kadınla evlenmiş, diğer yandan da kızını onun çocuklarına vermiş. Abdullah b. Cafer bir de amcası Ali vefat edince onun hanımlarından yengesi leyla binti Mesut’la evlenir. Yani Ali’nin yeğeni hem Ali’nin iki kızıyla (Zeynep ve Ümmü Gülsüm) hem de Ali’nin hanımıyla evlenir. Yine Hz. Ali’ni torunu Hasan aynı gecede iki amcakızıyla evlenir.” (s.102)

Okurken de, bunları yazarken de karnıma sancılar girdi. Hadi biraz da siz kendiniz zahmet buyurun. Ben size bir kolaylık daha yapayım. Hz. Ali’nin annesinin, karısının ve bir kızının da adı FATMA, karıştırmayın.

Şimdi de gelelim Hz. Ali’nin adaletine: “Hz. Ali bir topluluğu yakarak öldürür.” (s,108) Nedeni İslamiyet’i terk ettikleri için. Ve bunu yaparken de, “ben bu cezayı kafadan uygulamıyorum, der. Tam tersine Allah ve Muhammed’in buyruğunu icra ediyorum.” (s,110)

Ali bu sözünde haklı! Çünkü; Hz. Muhammed’de Ukl/ureyne kabilesine mensup 7-8 kişiyi feci bir şekilde katletmiş ve kızdırılan çivilerle gözlerini oymuştur. Buhari ve Müslim gibi hadisçiler de bu konuyu işlemiş. Ayrıca Kur’an’nın maide süresinin 33. Ayetinin tefsirini yapanların neredeyse tamamı bu konuyu işlemişlerdir. Bu ayette deniyor ki; Allah ve Muhammed’e karşı gelenleri ve yeryüzünde fesat çıkaranları öldürün, asın, el ve ayaklarını kesin diyor.(s,110)

Hz Ali’nin halifeliği döneminde bazı insanlar vardı. Namaz kılar Müslüman görünürlerdi ve İslam’dan yardım alırlardı. Ama gizliden puta, dağa, taşa, doğaya taparlardı. Ali bunu öğrenince bunları ne yapalım diye Müslümanlara sordu. Yanındakiler onları öldürün dediler. Hz. Ali, “hayır öldürmekle kalmayız. Bunları Hz. İbrahim’e yapıldığı gibi ateşte yakarız dedi ve ateşte yaktı. (s,113)”  

İnsan bunları öğrenince şunu sormadan  edemiyor. Acaba Hz. Ali bu gün Mehdi olarak geri gelse, Munzur ve Düzgün Baba’ya inanan bizim Dersim Alevilerini yakar mıydı?

Bazı insanlar Ali’ye sen tanrısın demişler diye çukurlar açtırıp içinde ateşler yakılarak bu insanlar canlı olarak bu ateşe atılarak yakılmışlar.(s,115)  Benim üç yıl önce ölen rahmetli dayım Ali Çimen Ali’ye Allah diyen biriydi. Hala da Ali Allah’tır diyen Aleviler var aman Ha!.. Mehdi gelirse yanarsınız, yakılırsınız.

Hz. Ali halife olup Basra’yı kontrol altına alınca Yahudi asıllı İbni Sebe ve ona bağlı 70 kişiyi ateşe atıp yakıyor. (s,116)

İşid’çiler günümüzde aynı zulümleri yaparken, bu ilhamları İslam önderlerinden alıyor olabilirler mi?

Hz. Ali’nin Kerbela’da 9 erkek çocuğu, kardeşi Akil’in dokuz oğlu, yine Ali’nin Hasan ve Hüseyin’den olanlar başta olmak üzere çok sayıda torunu Kerbela’da öldürüldü. Öldürülen 72 kişinin tamamı Hz. Ali’nin aile fertleriydi. Ama nedense bizim Aleviler yalnız Hüseyin diyerek ağlarlar. Neden?

YORUMUM: Önce bir açıklama yapıp sonra yoruma geçeyim. Ben burada kimsenin dinine, mezhebine, inancına küfür, hakaret vb saygısızlık yapmıyorum. Bana dayatılmadıkça herkesin inancına saygılıyım. Herkeste benim inanç(sızlığ)ıma saygılı olmalı. Yalnızca ulaştığım gerçekleri paylaşıyorum. İster inanırsınız ister inanmazsınız. Yanlış ve hatalarım var ise insanca yazın, yanıtlarım. Bizim Alevilerin de A-Yo-Ta (Alevi Yobazlık Tarikatı) tarikatına mensup olanları var. Kendi ezberindeki yalan-yanlış Alevilik anlayışı, yapılan bilimsel eleştiriler ve gerçek bilgilerle çeliştiğinde saldırganlaşarak İŞİD’çi tepkisi verenler var. Aman ha..

Bu kitaptan ve diğer İslami kaynaklardan anlaşılıyor ki; Müslümanlar istilacı olarak başka memleketleri katlederek mal, mülklerini gasp etmiş, erkek, kadın ve kızlarını silah zoruyla almışlar. Sonra Sıffin, Cemel, Kerbela vb birçok savaşta da birbirlerini katletmişler. Günümüzde de hala bunu en fazla yapan Müslümanlar.   Bir de bu dinlerine barış dini demişler.

Bu Dersimli Çoban diyor ki; aklın, mantığın, bilimin sorgulayamadığı her Tanrı, her Peygamber diktatördür. Sorgulanamayan her din, her inançta diktatörlüktür. İnsanlık yakın gelecekte vahiye inanan üç semavi din (Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık) olmayan, görülmeyen, bilinmeyen Tanrıya inanlarla; aklın, mantığın ve vicdanın Tanrısı olarak kendilerinin yarattığı (seçtiği) İnsan-ı Kamil, Tanrı İnsan’a inananlar olarak iki inançta toplanacaktır. İşte bu ikincisi İNSAN Tanrılı din ve/ya inanç Aleviliktir.

Yaşamı dini, dini de yaşamı olan DİN, İNANÇ, ALEVİLİK.

Kimi, okuma özürlü ve yazma sakatı olanların, lafı ve fikri bol ama bilgisi kıtları okuma zahmeti, yazma külfetinden kurtararak en azından kafalarını karıştırdıysam, kendimi mutlu sayarım. Elbette bilen ve anlayanların affına sığınarak. Ben Arif Tekin’nin aşağıda listelediğim tüm kitaplarını şiddetle okumanızı tavsiye ediyorum. Ben 20 yıl önce başladım ve aşağıdaki kitapların 15 tanesini yazarak çizerek okudum. Onlarca kişiye hediye olarak bu kitapları verdim. Tamamını okuyanlar İslam Âlimi olurlar.

İnsanlık henüz ulaşamadığı Alevilik hakikatine gebedir ve onun doğum sancılarını çekmektedir. Doğum yakındır.

Bu Dersimli Çoban boşuna demiyor, “Türkiye Alevidir ve Alevilerindir.” “Dünya Alevidir ve Alevilerindir.”

Çünkü, ALEVİLİK İNSANLIKTIR, İNSANLIKTA ALEVİLİKTİR. 

MEHMET YÜREK (Dersim Çobanı)

 

ARİF TEKİN’NİN OKUNMASI GEREKEN KİTAPLARININ TAMAMI

  1. Bilinmeyen Yönleriyle Kuran (Kur’an’ın Kökeni-1)
  2. Bilinmeyen Yönleriyle Kuran (Kur’an’ın Kökeni-2)
  3. Bilinmeyen Yönleriyle Hz. Muhammed’in Ölümü
  4. İslam’da İçki
  5. İslam’da Cinsellik
  6. Muhammed’in Hocaları
  7. İslam’da Şiddet
  8. Ömer’in Kur’an’daki İzleri
  9. Kuran’ın Tarihçesi ve Yazım Serüveni
  10. Muhammed’in Uzay Yolculuğu
  11. Zerdüşt’ten Kurana
  12. Sumerler’den İslam’a Kutsal Kitaplar ve Dinler

 

ÇOBANIN OKUYUP ÖNERDİĞİ KİTAPLAR-2

KİTABIN ADI          : YA ADALET, YA SEFALET
YAZARI                  : Prof. Selçuk Şirin
ÇEVİRMENİ            :- –
TÜRÜ                      : Araştırma-inceleme
YAYINEVİ                : Doğan Kitap
SAYFA SAYISI         : 230
YAYIMLANMA TARİHİ: Ocak-2023
BASKI SAYISI          : 1. baskı
BAŞLADIĞIM TARİH    : 27 Ocak 2023- 28 Ocak 2023 (Datça’dan İzmir’e, İzmir’den Dersim’e aktarmalı         geldiğim otobüs                                          yolculuğunda okudum).
BİTİRDİĞİM TARİH      : 28 Ocak 2023
KİTABIN KONUSU       : Daha yaşanır bir Türkiye için: 7 mesele 7 reçete.

 

 


KISACA YAZAR HK.      : Daha önce, “YETİŞİN ÇOCUKLAR” ve “YETİŞİN GENÇLER” adlı iki çok değerli kitabından ve Hürriyet gazetesindeki köşe yazılarından tanıyorum. Şahsen hiç karşılaşmadık. Bu iki kitabını, çocukları olan yakınlarım ve tanıdıklarıma 2-3 düzine kadar alıp hediye etmişimdir. Ayrıca yolda, parkta, kafe ve restoranda, toplu taşım araçlarında vb nerede çocuklu bir aile görmüşsem yüzlercesine tavsiye etmişimdir. Tavsiye ederken de; hangi ilde isem Muğla, G.Antep, Dersim vd şöyle önerirdim: Bu iki kitabı alarak ve hem anne, hem de baba nitelikli okuyup çocuklarınıza hangi oranda uygularsanız o oranda, ilinizin tüm servetinden daha değerli bir servet bırakmış olursunuz. İliniz Muğla’nın tüm malı, mülkü, parası, pulu vd miras bırakmanızdansa bu kitaptaki bilgileri çocuklarınıza uygulayarak büyütmeniz daha değerli ve daha önemli bir miras olacaktır. Bu ironik ve çok iddialı önerimin karşısında gözleri fal taşı gibi açılan ebeveynler hemen cep telefonlarını çıkarıp kitapları bulurdu. Kimi anında cepten sipariş, kimi de sonra başka kitaplarla diyerek kaydederdi.
Neyse ben biraz da ŞİRİN (Selçuk Şirin. Fakat ben 5 yıl ilkokulda öğretmenliğimi yapan Şirin Yıldız hocamdan etkilenerek onu Şirin hoca diye hafızama kaydetmişim) Hocadan bahsedeyim. Benim kuşağım ve meslektaşım öğretmen bir babanın çocuğu olarak Kars’ın Göle ilçesinde dünyaya gelmiş. Yanılmıyorsam 8 kardeşlermiş. Çocuklar büyüyünce Öğretmen baba Göle’deki kendi köyünün öğretmenliğinden çocukları lise ve üniversite okusunlar diye Ankara’ya nakil yapıyor. Tabii ki on nüfuslu aile, ev kira ve tek öğretmen maaşıyla…  Selçuk hoca lise ve OTTÜ de okurken yazları turizm bölgelerine giderek çalışıyor. Komilik, garsonluktan sonra turist rehberliğine kadar yükseliyor. Kuşadası’nda çalışırken bir İngiliz çifti ile tanışıyor. Bu çiftin sevgisini ve güvenini kazanınca onların da yardımıyla önce İngiltere sonra ABD’ye gidiyor. Lisans, yüksek lisans, doktora. Profluk. ve şimdi konusunda dünyanın en önemli akademisyenlerinden. Hani derler ya, adam dişiyle, tırnağıyla kazıyarak var olmuş. Şimdi de var ediyor. Şu bizim Kılıçdaroğlu’na 12 yıldır kırgın, kızgın ve küskünüm. Mahkemeye bile verdim. Ecevit’in Kemal Derviş’i ekonomi batarken 2001 de getirmesiyle ekonomi epeyce düzelmişti. Şimdi de ülkenin eğitim ve öğrenimi batmış. Kılıçdaroğlu eğer bu eğitim dehası Şirin Hocayı getirip önce MV sonrada MEB Bakanı yaparsa ben de kendisini affeder ve barışırım. Bir daha kendisine dava da açmam. Hadi bakalım, davamı geri çektiren aracı dostlar. Bu önerimi götürün kendisine. Hem partisi kazansın hem de ülkemiz kazansın.
KİTAPTAN ALINTILARIM VE ALTINI ÇİZDİĞİM CÜMLELER: Şirin hocanın “Yaşayan Anlatsın” formatına uyarak önce bir anımla başlayayım. 1975-76 yılları İstanbul, Şile, Darlık köyünde öğretmenim. Hızlı solcuyum (TİKKO). TÖB-DER şubemiz 16 m2 küçücük bir oda. Yaşar Kemal aynı yıllarda Şile Değirmen Otele yerleşmiş, DENİZ KÜSTÜ veya “AL GÖZÜM SEYREYLE SALİH” romanını yazıyor. Dinlenmek için ara verdiğinde TÖB-DER’e gelip bizimle sohbet ediyor. Dernekte 5-6 arkadaşız. Hatırladığım kadarıyla dernek başkanı Yusuf İlhan, Fikret, Zihni, Özcan vd iki arkadaş. Hararetli tartışıyoruz. Bir ara Yaşar abiye yüksek sesle şöyle haykırdım. Çocukluğumdan beri Vehpi Koç Ankara lastiği, gislavet vd leriyle beni nasıl sömürüyorsa siz de beni aynı şekilde sömürüyorsunuz. Yaşar abi ben nasıl sömürüyorum Memed’çiğim diye sordu? Ben de sizin tuğla kalınlığındaki İNCE MEMED’inizi ilkokul 4. sınıfta okudum. O mağarada Hatçe ile gerdeğe giren ince Memed değildi. Karşınızdaki Dersimli Memed’di ve bu benim ilk orgazmımdı. O çakırdikenleri de benim bacaklarımı kanatmıştı. O günden beri sizi okuyorum. Tüm kitaplarınızda hastalıklar, sorunlar çok iyi teşhis edilmiş ama hiç birinde hastalığa reçete yani çözüm yok. Vehpi Koç’da benden aldıkları paraları götürüp Avrupa’da yiyor. Sizde karınız İsveç’li olduğu için benden aldığınız paraları götürüp orada yiyorsunuz. Arkadaşlar bana saldırdılar. Ulan sen nasıl Yaşar abiye böyle dersin diye. Çözüm dediğin nedir ulan. Derim ulan. Çözüm devrimdir, dedim. Ve saygıyla andığım Yaşar abi yerinden kalkıp araya girerek şöyle dedi. Arkadaşlar İnce Memed dünyanın her tarafında eleştirildi. Ama hiçbir eleştirmen böyle sahici bir eleştiri yapamadı. Koluma girip beni dışarı çıkardı ve birlikte gezmeye başladık. Durmadan şöyle deyip gülüyordu. Demek Hatçe ile gerdeğe girdin ha, ha, ha, gülüyordu. Demek bacaklarına çakırdikenleri battı ha, ha, ha. Sonrasında Şile’ye savcı olarak atanan ismet Kemal karadayı ile tanıştırdı ve çabucak kanka oldular. Ondan sonra da hemen her akşam benim Esentepe Kır Gazinosunun baş müdavimleri oldular. Neyse konumuz değilken bu anıyı neden anlattığımı anlamışsınızdır.
İşte Şirin Hocanın kitabı benim için bu konuda bir ilk. Elbette amacım edebiyat devi Yaşar Kemal ile Şirin Hocanın araştırma- incelemesini kıyaslamak değil ve olamaz. Şirin hoca bu çok değerli ve önemli çalışmasında adeta Türkiye’nin röntgenini çekmiş. Ülkemizin acil ve kanamalı hastalıklarını, yaralarını en doğru şekilde teşhis ederek en doğru tedavi reçetelerini de yazmış.
Hata ve eksikleri yok mu? Elbette olacak. Bu hata ve eksikleri değerlendirmemin sonunda yapacağım. Kitabın tamamı çok değerli ve önemli ama beni en çok etkileyen şu beş bölüm oldu.
1- Bir eğitimci olarak 5. Bölümdeki eğitim konusu.
2- Çok mustarip olduğum 1. Bölüm deki adalet. Kitabı bitirince kitabın üst kapağındaki adını şöyle değiştirmişim. “MEMLEKETTEN GİTTİ ADALET, GELDİ SEFALET”
3- Ben kitabı okuduktan kısa bir süre sonra ülkemizin on ilinde meydana gelen ve on binlerce CAN’ımızı alıp götüren depremden sonra benim için bu işin bir tür sağlaması olan üçüncü bölüm. BARINMA: inşaat çok, ev yok.
4- Altıncı bölüm: Çevre; asfaltın altında kumsal var.
5- Yedinci bölüm: Toplumsal güven; karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmış bir ülke.
Şirin Hoca akıl ve zekâ ile kitabını, Osman Kavala, S. Demirtaş, Şebnem Korur Fincancı, gezi direnişi tutsakları vd lerine adamış. Ben böyle anladım. Bu ithafı aynen buraya aktarıyorum.

“Daha yaşanır bir Türkiye için adalet talep eden, bedel ödeyen herkese…”

Umarım sizde benim gibi anlamışsınızdır. Şirin hoca kitabın metodolojisinde ilk olan bir yenilik getirmiş. Konda gibi güvenilir araştırma kurumları ile Ferhat Kentel gibi saygın akademisyenlerin araştırmalarını kullanmış. Anlaşılır ve açıklayıcı istatiskler kullanmış. Şimdi altını çizdiğim cümleler ve aldığım kenar notlarını sayfa numaralarıyla veriyorum.
BİRİNCİ BÖLÜM: Türkiye’nin ikinci yüzyılı; Ya adalet, ya sefalet:
“Çok değil 10 yıl evvel ilk 10 ekonomi hedefine koşan ülke, bu gün ilk 20 arasında kalmak için muhasebe oyunları yapar oldu. Kişi başı milli gelir üçte bir oranında azaldı. İşsizlik iki haneyi, enflasyon üç haneyi gördü. Eğitimde ilk 40 ülke arasında yokuz artık. Sağlıkta mirası tüketmek üzereyiz, buna ek olarak barınma krizi kapıda. Ülkenin her yanında günü kurtarmak için çevre, doğa ve tarihi varlıklar heba ediliyor. En önemli insan sermayesi varlığımız olan gençler, kıt kaynaklarla yetiştirdiğimiz doktorlar, mühendisler, girişimciler ya sistemin dışına atılıyor ya da başka ülkelere gitmenin yolunu arıyor. Son yıllarda yapılan tüm saha çalışmalarının gösterdiği gibi ülke iyiye gitmiyor.” S. 19/20

“2002 de 3500 dolar olan kişi başı gelir 2013 te pik yaparak 12 000  dolar bariyerini aşıyor. O tarihlerde ortaya çıkan 2023 vizyonunda kişi başı gelir hedefi 25 000 dolar olarak netleşiyor. 2013 ten sonra Türkiye çıktığı bu zirveden tepe taklak aşağıya yuvarlanıyor. Geldiğimiz noktada kişi başı gelir üçte bir azaldı.” S.22 Bu noktada Şirin Hoca yanılmış veya iyimser davranmış. Bana göre hızla 2002 kriz dönemindeki 3500 dolara doğru iniyoruz. Yani kişi başı gelirin üçte biri değil üçte ikisi gitti.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Barınma; inşaat çok ev yok.
“Bakın, benim ders verdiğim okul NYU (Newyork  üniversitesi) kendi kampüsünde yaptığı imar değişikliği için bile mahalle sakinleriyle pazarlık yaptı. Hem de yerel yönetimin çıkardığı ciddi faturayı ödedi. Bu faturanın içinde doğrudan belediyenin kasasına yapılan ödemenin dışında bir de yerel halkın ihtiyaçlarını gideren okul ve itfaiye hizmet binalarının yapımı var. İmar değişikliklerinin ranta dönüşmesinin nedeni, elde edilen kazancın haksız yere ve usulsüz bir şekilde bir kişi ya da şirkete aktarılmasıdır.” S.78

Alın size İmamoğlu’ndan önceki AKP Belediyesinde somut bir örnek.

“İstanbul’da bir önceki dönem haksız yere onay verilen 130 inşaat projesinin yarattığı rant.
• İBB’nin 2022 bütçesinin 21 katına denk.
• TOKİ’nin 18 yıllık kentsel dönüşüm faaliyetlerinin 8 katına denk.
• Türkiye’de öncelikli olarak dönüştürülmesi gereken 6,7 milyon konutun yenileme bütçesi kadar”
Ben bu satırları yazarken depremdeki ölü sayısı 35 418 yaralı sayısı ise 105.505 e çıkmıştı. Bu alıntıları yaparken yine dalıp gittim. Yukarıdaki rant yandaşların, hırsızların, namussuzların cebine değil de devletin kasasına girseydi, bununla kentsel dönüşümde depreme dayanıklı konutlar yapılabilirdi. Yukarıda depremin değil çürük binaları yapan hırsız müteahhitlerin ve bu çürük binalara onay veren namussuz devlet yeklililerinin öldürdüğü 35 418 vatandaşımızın 35 000 şimdi yaşıyor olup yalnızca 418 zi ölmüş olabilirdi. Aynı şekilde yaralı sayısı da 105.505 yerine 505 te kalabilirdi.

“Türkiye’nin 2022 itibariyle yıllık ortalama konut talebi yaklaşık 800 bin. Yani her sene 800 bin yeni konuta ihtiyacımız var. Bu talebin üçte ikisini karşılıyoruz. Yıllara göre değişse de bazı seneler çeyrek milyonu aşkın konut talebi karşılanmamış oluyor.”  S. 86
Bu depremde binlerce binanın da yıkıldığını düşünürsek var olan konut açığının büyüme oranını ve konut rantçılarının önümüzdeki dönemdeki kazançlarını da siz hesaplayın.

ALTINCI BÖLÜM: ÇEVRE: Asfaltın altında kumsal var.
Aslında en çok ilgilendiğim ve beni sarsan eğitim ve çevre bölümlerini yazarsam yazının çok uzayacağını bildiğimden atlayacaktım. Bu iki bölümden alıntılarla ayrı bir makale yazmayı düşünüyorum. Fakat çevre konusunda aşağıda aktaracağım bu çarpıcı hususları aktarmadan geçemedim.
“Daha somut olarak söyleyelim: Türkiye’de bu gün doğan bir çocuk eğer şimdi bir müdahale olamazsa kendisi şu anki yöneticilerin yaşına geldiğinde denizleri 1 metre yükselmiş, dereleri kurumuş, Konya’dan Urfa’ya uzanan geniş bir alanı çöle dönmüş bir ülkede yaşayacak.” S. 158
Daha torunlarımıza kalmadan çocuklarımızın da geleceğini harap etmiş olacağız.’ Kalkınma uğruna çevreden vazgeçilebilir’ saçma teziyle çevre kalkınmaya kurban ediliyor. Oysa kalkınma çevreye kurban edilebilir. Akılcı bir denge ile bu iş kurbansız da çözülür.

“OECD İYİ YAŞAM ENDEKSİ İLE BAŞLAYALIM. OECD bir ülkede çevreye dair yaşam kalitesini ölçerken bazı temel kriterler kullanıyor. Bunların ilki hava kirliliği ölçeği olan PM2.5. Özellikle kent merkezlerinde artan hava kirliliği nedeniyle solunum yolu hastalıklarından astım ve akciğer kanserine yol açabiliyor. 2050 ye geldiğimizde dünyadaki erken ölümlerin birinci sebebi havadaki bu zehirler olacak. Dünya sağlık örgütü yıllık 10 mikrogramın üstünü sağlığa zararlı alan sayıyor. Türkiye’de PM2.5 seviyesi 27.1 mikrogram. Bu oran OECD ülkeleri ortalamasının iki katı.” S.165

Çağdaş batı ülkeleri termik santral ve HES’lerden dönerek enerji ihtiyaçlarını doğal kaynaklar olan güneş ve rüzgârdan karşılıyor. Türkiye ise hala 20 tane daha termik santral projesi yapıyor. Ruslarla yapılmakta olan nükleer santrallerde işin cabası.

“Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 2006 yılında çıkardığı Türkiye Rüzgâr Enerjisi Potansiyeli Atlas’ına göre, Türkiye enerji ihtiyacının yarısını sadece rüzgârdan sağlayacak potansiyele sahip. Aynı şekilde Enerji ve Tabii kaynaklar Bakanlığı’nın yapmış olduğu ‘Güneş enerjisi Potansiyeli Atlas’ına göre, Türkiye sadece güneş enerjisiyle tüm elektrik ihtiyacını karşılayabiliyor.” S.172
Bu inatçı ısrar neden? Niçin? Nasıl?
Osmanlı matbaayı 274 yıl geciktirerek halkını 274 yıl uygarlık ve ilerlemeden geri bıraktırdı. Bakalım günümüzde bizi yöneten bu zihniyet bu inadıyla bizi ne kadar geriletecek?

YEDİNCİ BÖLÜM: Toplumsal güven; karpuz gibi ortadan ikiye ayrılmış bir ülke.

Bu bölüm benim yıllardır çok önemseyerek emek harcadığım bir bölüm. Şirin Hoca’nın “YAŞAYAN ANLATSIN” başlığı altında tanıklara anlattırdığı gibi ben de kendi deneyimlerden bir iki örnek aktaracağım.
ÖRNEK-1: Otuz beş yıl önce Marmaris’te inşaat malzemeleri satarken Of’lu ve MHP Marmaris İlçe Başkanlığını yapan inşaat kalfası Ömer Yalçınkaya’nın müşterim olmasıyla tanışıklığımız başladı. Bir süre izledikten sonra baktım ADAM’ın hası. Konuşmaya başladık. O benim 3K lı (Kızılbaş, Kırmanç, Komünist) olduğumu biliyor. Ben de onun MHP ilçe Başkanı ve laz olduğunu biliyorum. Özellikle politik konularda ki konuşmalarımızda ikimizde baktık ki örtüşen taraflarımız ayrışan taraflarımızdan daha fazla. Karşılıklı saygı sevgi ve güven oluştu. Arabamla İçmelerden Marmaris’e geliyordum. İçmeler’in çıkışında baktım Ömer bir kalabalığın içinde gerilimli bir ortamda. Arabayı sağa çekip durunca baktım bizim Kürtler Ömer’i çevirmiş dövecekler. Selam verdim ve hayrola beyler ne oluyor? Çoğu beni tanıyan Kürtler saygıyla, Apo inşaatında çalışıyoruz haftalardır tek kuruş alamıyoruz. Memlekete çoluk çocuğa para gönderemiyoruz dediler. Ömer’in TİSK Başkanı Halit Narin’in otelini yapan mimar Mümtaz Küçükkasap’a kalfalık yaptığını bildiğimden kızarak bağırdım. Ulan ahmaklar bu Ömer bey de sizin gibi bir çalışan değil mi? Paranızı verecek olan Halit Narin veya Mümtaz değil mi? İçlerinden öncü olan Şehmuz, ama Apo biz onları tanımıyoruz ki, bizi bu işe aldı. Oğlum işe alana değil, işin sahibine gideceksiniz dedim ve Ömer’i arabama alıp geldim.  Sonra onlara şu taktiği verdim. Siz orada çalışıp parasını alamayanlar kaç kişisiniz? Dediler 30-40 kişiyiz. Dedim hepiniz toplanın, inşaat kıyafetlerinizle şalvarl, harçlı, boyalı ve lastik çizmeli olarak gidip Halit Narin’in açık olan Martı otelinin lobisinde oturun. Sabahtan akşama kadar. Yalnız çay için. Apo bizi içeri atmazlar mı? Korkmayın arkanızda ben varım dedim. Kürtler dediğimi yaptı. Otel müdürü Halit Narin’e Kürtler oteli bastı. Gelip gören müşteri kapıdan dönüyor. Oteldeki müşteriler de oteli terk etmeye başladı demişler. Ertesi gün öğle olmadan paralar geldi. Kürtler de, Ömer ve Müteahhit Mümtaz’da aylardır alamadıkları alacaklarını aldılar. Ömer ile Mümtaz gelip beni tebrik ettiler. Teşekkürlerini de ocak başı davetine götürerek ilettiler. Ömer içki kullanmazdı. Ben ve Mümtaz yedik, içtik.
ÖRNEK 2: Kenan Evren yazdığım bir makalede kendisine hakaret ettiğim iddiasıyla bana dava açmış. Yıl 2004. Dostlarım olan Türk savunma devi iki avukat Burhan Apaydın ve Balıkesir Barosunun efsanevi Başkanı Turgut İnal arayarak gelip beni savunacaklarını söylediler. Ben Marmaris’teki avukatım ve dostum Av. Meral Öndersev’e sonsuz güvendiğimden Burhan abinin yaş ve sağlık sorunlarını bildiğimden sonra ihtiyaç doğarsa diyerek erteledim. Fakat Turgut inal bey geldi. İstanbul medyası gazeteci dostlar otobüs tutmuşlar. Duygu Asena onları taksim meydanından uğurlarken beni arayarak; “Dersimli dostum, hastalığım bedenen oraya gelmeme engel ama ruhum ve kalbimle oradayım, seninleyim” deyince gözlerim yaşardı. Kanserin ilerlediğini biliyordum. Şükranla anıyorum. Bursa ve İzmir medyası ayrı bir otobüs tutmuş geliyorlar. Ankara medyası ayrı. Birde Celalettin Can’ın yönetimindeki 78 liler bir otobüs tutmuşlar. Anlayacağınız Marmaris’te curcuna olacak. Adliyenin benim davam nedeniyle diğer tüm duruşmaları ertelediğini avukatlardan öğrendim. Bu arada Ömer MHP ilçe Başkanlığını genç bir arkadaşa kaptırmış. Duruşmadan bir gün önce Star ve Sabah gazetelerinin manşetlerinde şu haber: Marmaris Ülkücüleri ve MHP teşkilatı Karadere’de yol keserek basını ve 78 lileri Marmaris’e K. Evren duruşmalarına sokmayacak. Ortam çok gerilmiş durumda.  Çalışan çocuklar gazeteleri önüme koyunca okuyup Ömer’i aradım ve ofisime çağırdım. Hemen geldi. Gazeteleri önüne koyarak çayını söyledim. Ömer okuyunca alı al, moru mor oldu. Bu işi yapan bu .mina kodiğum Temel’dur da. (Marmarıs’te MHP’li ülkücü Karadenizli gazeteci.) İlçe Başkanı eşeğini o kandurmuştur ağabey dedi.
Ömer hemen cep telefonundan D. Bahçeli’nin özel kalemini aradı. Ömer 20 yılı aşkın süre ilçe Başkanlığı yaptığından Bahçeli ile ilişkileri çok iyiymiş. Özel kaleme dedi ki Sayın Genel Başkan yerinde mi? Gelen yanıt, yolda geliyor. Ömer şöyle dedi; gelir gelmez Star ve Sabah  Gazetelerini en üste koy ve G. Başkanın okumasını ve sonra beni ona bağlamanı rica ediyorum. Biz Ömer ile dördüncü çayları içerken telefon geldi. Tanık olduğum bu konuşmayı aynen aktarıyorum.
– Karşıdan nasılsın Ömer.
– İyiyim ellerinizden öperim Sayın Genel Başkanım. Star ve sabah Gazetelerine bakabildiniz mi?
– Evet okudum.
– Şimdi Sayın Genel Başkanum, ha burada solcu ve Alevi bir abimiz vardur. Solcidur ama adam gibi adamdur da. Biz yarın Kenan Evren ve darbecilerin yanında mi duracağuz? Yoksa bu abimizin yanında mı?
– Bahçeli, Ülkücüler darbecilerin yanında olamaz Ömer, dedi ve telefonu kapattı.
Aynı gün öğleden sonra tel emriyle Marmaris MHP ilçe Başkanı görevden alındı. Ömer yeniden ilçe başkanı oldu. Bu işe öncülük eden MHP ve Ülkücülerin İstanbul Başkanları görevden alındı. Ertesi gün bizde dışardan gelen destekçilerimizle duruşmamıza girdik. 78 liler “DARBECİLER YARGILANSIN” mitingi yaptı. Darbecilere yargılama yolu da böyle başladı.
ÖRNEK-3: Ömer’in Başkanlığını yaptığı Karadenizliler lokalinde iskambil oynuyoruz. Ömer’in MHP’li ve Karadenizli bir hemşerisi bana saygısızlık yapmaya kalktı. İki masa ötemizde oyun oynayan Ömer yerinden fırlayarak geldi. Ulan seni onun ayağının tırnağına kurban ederim …… küfür etti. Sen onun taşağunun kili olamazsun da. Çabuk özür dile. Fırın ve pasta hane sahibi olan bu önemli adama dediğini de yaptırdı.
Ömer 2006 da öldüğünde Kazakistan’daydım. Öğrendiğim akşam bir şişe votka ile bilgisayarımın başına geçerek şu başlığı açtım: ÖMER BAŞKANIN ARDINDAN.
Yüreğimden gelenleri zerre sansürlemeden yazıp gazetemiz DEĞİŞİM’e gönderdim. Yazının yayınlandığı gün gazetedeki yazımdan yüzlerce fotokopi çekilmiş. Birkaç gün sonra Marmaris’e dönüp taziyeye gittim. Taziye için gittiklerimden biri de Ömer’in dostu olup onun desteği ille seçilen Beldibi Belediye Başkanı Şaban beydi. Asker kökenli bu Başkan beni ve yanımdakileri büyük bir saygıyla karşıladı. Kahveleri içerken makamında Atatürk’ün resminin yanına çerçeveleyip astığı benim Ömer için yazdığım yazıyı indirip getirdi ve teşekkür etti. Abi dedi, tüm ülkücüler Ömer abi gibi, tüm solcular da senin gibi olsalardı ne yüzlerce gencimiz heder olurdu, ne de memleket bu hale gelirdi. Güzel düşünce aman duymasınlar. Sen bizi düşmanlaştıranların ekmeğiyle oynuyorsun Başkan dedim. Yıllar sonra Ömer’in iki kardeşiyle karşılaştım. İkisi de cüzdanlarında itinayla sakladıkları o yazımı çıkarıp gösterdiklerinde duygulandım.

ÖRNEK-4: 2010 Referandumundan sonra 12 Eylülde Kahraman Maraş, Afşin’de işkencede katledilen kardeşim Ali Ekber Yürek için suç duyurusunda bulundum. Kahramanmaraş, Afşin ve Elbistan üçgeninde dolaşıp duruyorum. Savcıya delil ve tanık toplamaya çalışıyorum. Altı yılım böyle geçti. Bir yandan da 1978 Kahramanmaraş Alevi katliamını araştırmaya başladım. Her Alevi gibi benim kafama da Maraş canavarı ve Alevi katili olarak Ökkeş Kenger sokulmuş. Kafaya koydum. Ben gidip bu Ökkeş ile konuşacağım. Ankara’ya gidip  AKP MV li dostum Selçuk Özdağ’dan rica ettim. Hemen arayıp randevu aldı. Balat’taki ofisine gittim. Büyük bir saygı ile karşıladı beni. Uzun sohbet ettik ve ayrıldım. Benim Maraş’ta kardeşim için verdiğim mücadeleyi takdirle izlediğini ve eğer kabul edersem elinden gelen yardımı yapacağını söylemesi beni memnun etti. Birkaç kişiye telefon etti ve “güzel bir abimizi size gönderiyorum, elinizden gelen ne varsa yardımcı olun” diye talimat verdi. Aylar sonra ikinci bir Ankara ziyaretimde Ökkeş’i aradım. Onun arkadaşı da olan ülkücü dostum ve avukatım Hasan İlter ve Av Fikret Babaoğlu (12 Eylülde ağır işkencelere uğramış Maraş DEV-YOL liderlerinden) ile birlikte bir akşam yemeğine davet ettim. Masaya iki Kızılbaş komünist ile iki ülkücü ‘faşist’ olarak oturduk. Ökkeş dini inancı gereği alkol kullanmıyor. Bizim Fikret’te ilaç almış içemiyor. Av Hasan ben viski içerim dedi. Kendime 35 lik rakı Hasan’da viski söyledim başladık sohbete. Sohbet ilerledikçe birde baktım ki, Ökkeş ile bizim Fikret Babaoğlu çocukluk arkadaşıymış. Fikret’in babası ağa, geniş araziler ve çiftlik sahibi. Ökkeş’in babası da topraksız köylü ve Fikret’in babasının marabası, kâhyası. Sözü alan Ökkeş; abi dedi ben çocuktum bunun babasının tarlalarında ırgatlara içme suyu taşırdım. Babası da bana iki buçuk lira verirdi. İyi paraydı. Peki, Fikret ne yapardı dedim. O çalışmazdı kısa pantolonla bisikletle gezerdi. Yahu bu ne tezat be dedim. Aslında onun ülkücü senin komünist olman gerekir. Ne yapalım, kader bizi böyle yaptı dedi Ökkeş. Yoğun araştırmalarımdan Ökkeş’in Maraş katili olmayıp aksine Maraş kurbanı olduğunu anladım. Benden sonra bu gerçeği görüp kitaplaştıran kişi Orhan Gazi Ertekin’dir. Yazdığı Maraş katliamı kitabı bu konuda yazılanların en hakikisidir. O da Ökkeşin’in kurban olduğunu yazar. Bizim ahmak Alevilerin birçoğu hala Derin devletin Türkeş’in ve MİT’in Adana Bölge Başkanı eliyle yaptığı Maraş katliamını köylü ırgat çocuğu olan gariban  Ökkeş’e yıkarak kolayca işin içinden sıyrılıyorlar. Tabii bu da bir derin devlet politikası. Ökkeş hala benim çok değerli bir dostum ve birçok çakma, sahte solcudan daha değerli.
Tüm bu yaşanmışlıklarımla kafanızı neden şişirdim? Yıllardır 4K (Konuşalım, Karışalım, Kaynaşalım, Kardeşleşelim) üzerinde çalışıyorum. Hatta şu sıralarda bu düşüncemi hayata geçirmek için 4K YÜREK VAKFI kurarak tüm malvarlığımı bu vakfa miras bırakma çabasındayım. Bu vakfın ana gayesi; çağdaşlaştırılmış Köy enstitüleri anlayışıyla insanları bir araya getirip eğiterek konuşturmak, kaynaştırmak, karıştırmak ve kardeşleştirmek.
Şimdi Şirin Hocanın “karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüş toplum” dediği ayrıştırılmış halimize bakalım.

“Hayatımızı tehdit eden sorunları ancak bize benzemeyenlerle bir araya gelerek çözebiliriz.” S.183
“Hayatın çok farklı katmanlarından gelen bireyler olarak eskiden hiç olmadığı kadar birbirimizle anlaşmak, ortaklaşa problem çözmek zorundayız.” S.184

“Kutuplaşmanın sebeplerinden biri, başkalarına duyduğumuz güvensizliklerin tahrik edilmesidir. Kahramanlar ile hainler sık sık yer değiştirir bu ülkede.” S.185

“Geldiğimiz yer sosyal kimliğimizi çok ciddi bir boyutta belirliyor. Hem kendimizi hem de başkalarını bu coğrafi kod üzerinden değerlendiriyoruz. Tanıştığımız insanlara ilk sorduğumuz sorulardan birinin ‘nerelisin’ olması boşuna değil. Daha karşımızdakini hiç tanımadan geldiği yere bakarak onun hakkında bir yargıya varıyoruz. Bu yargıları realiteyle kontrol edemediğimizde ön yargıya dönüşüyor. Bu ön yargılar yaygınlaşarak karşımıza sosyal kimlik bazlı ayrışma olarak çıkıyor. Öyle olunca da Türkiye’de  bölgecilik, aslında “light” etnik ayrımcılığın bir kılıfı olarak kullanılıyor. Bunun en somut örneği, kırdan ve özellikle Doğu ve Güney Doğu bölgelerinden gelenlere yönelik ayrıştırıcılığa dönüşüyor” s.187

“ Bir kurumda birisi işe alınacaksa bir Rizeliyle bir Dersimli gittiğinde Rizeli yüzde 75 önde başlar. Dersimlinin yüzde 25 şansı ya vardır ya yoktur. Belki hiç yoktur. Çünkü Devletin böyle duygusal bir aklı var. Bu bir devlet sorunu.” S.187

20 yaşındaki üniversite öğrencisi anlatıyor.
“Şu açığa çıkıyor mesela: nerelisin? Mardinliyim. Ha iyi sen de insansın ya. Bu da beni irite ediyor. Sen Kürtlere benziyorsun. Ya da benzemiyorsun. Sanki böyle 4 kollu, beş bacaklıymışız da sonradan bu hale gelmişiz gibi. Böyle öteki bir düşünceyle bakıyorlar ki, ben de bu algıyı sevmiyorum.” S.188

Dine ve mezhebe dayalı ayırımcılık.
“ Türkiye’de din üzerinden dindarlık üzerinden geçmişi olan bir ayırımcılık var. Kimi zaman örtünme, kimi zaman sakal, kimi zaman da mezhepler üzerinden ilerleyen ayrıştırıcı yaklaşım, bizim gibi laik bir ülkede hala çok ciddi sorun olarak karşımızda duruyor. Ben mesela Cuma namazına gitmeyenlerin bizim mahallede veya çevrede ayırımcılığa uğradığını gördüm. Yani onlara, “Bunlar inançsız kâfir, dinsiz, insan Cuma namazına gitmez mi” falan deniyor. “ Hristiyanlar bile kiliseye gidiyor Pazar günü, bunlar niye gitmiyor.” Falan gibisinden ayırımcılık gördüm ben.” S.188

Ayırımcılığa uğrayan Alevi bir kadın anlatıyor.
“ En basitinden ne diyeyim bir ramazan ayında bir Alevi çocuğun oruç tutmadığı için Tokat’ta bir tane köprü vardır, altından su geçer. Oraya atıldığını biliyorum ben. Mesela ben Sakarya üniversitesinde yurda yazıldım. Ramazan ayında marketten su almak istedim. Adam bana suyu satmadı. Bu yurtta beni oruç tutmaya ve namaz kılmaya mecbur bıraktılar. Ben o yurttan atıldım ve gitti param. Benim yurttan atılmam bende çok büyük bir travma yarattı.” S.188-189

IPSOS Araştırma verilerinden aktarım:
“Türkiye’de kadınların başkalarına güven oranı yüzde 10’da kalıyor. Bu da bu konuda dünyada en düşük oran.” Toplumsal güvensizliğin en az olduğu ülkelerde ciddi bir siyasal kamplaşma ortaya çıkıyor.” S.191

Prof. Ferhat Kentel’in (2022) IPSOS araştırmasıyla örtüşen yanı.
“Türkiye’de halkın çoğunluğu (%54) başkalarına güvenmiyor. Her 5 kişiden sadece 1’i başkalarını güvenilir buluyor (%23). Köylerde güvensizlik %49 iken büyük şehir ve metropollerde bu oran %61 e çıkıyor.” S.191-192

Emre Erdoğan ve Pınar Uyan-Semerci’nin 2022 de yaptıkları kapsamlı bir araştırmanın çarpıcı sonuçlarından:
• “Kızının karşı görüşten biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı %83.
• Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı %78.
• Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı %76
• Çocuklarının karşı görüşten biriyle arkadaş olmasını istemeyenlerin oranı %74.
Karşı görüşten kastedilen siyasal ya da dinsel manada farklı anlamları olabilir ama yorum ne olursa olsun sonuç aynı çıkıyor.” S.192

“TÜBİTAK Araştırmasında yukarıdaki tespitler sırasıyla; %90, %84, %80 ve %84 çıkıyor.” S.193

“15 Temmuz, Kürt sorunu ve Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ayrışıyoruz. Gezi protestoları, 12 Eylül darbesi, 17/25 Aralık yolsuzlukları, 28 Şubat vb birçok konuda ayrışıyoruz.
Toplumsal güvensizliğin hüküm sürdüğü bir iklimde tek yapmamız gereken, yukarıdaki listeden bir konu seçip insanları biri birine düşürmek. O nedenle, hem beşeri hem ekonomik anlamda sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmek için yol, köprü kadar toplumsal güven inşa projelerine ihtiyacımız var. Zedelenmiş toplumsal güven karnemizin düzeltilmesi için kurumlara olan güveni sağlamamız ve farklı guruplar arası diyaloğu artırmamız gerekiyor.” S.193-194

“Dünya siyasi tarihi kendi toplumlarını birbirine düşman ederek yükselen siyasetçiler albümü. Siyasetçinin amacı toplumdan en yüksek desteği almak. O desteği almanın en kolay yolu toplumda var olan etnik, dinsel ya da bölgesel farkları kaşımak ise siyasetçi onu yapar. İster Hitler’i örnek alın ister Trump’ı, ister Netanyahu’nun seçim zaferlerine bakın. Hepsinin ortak özelliği, toplumda zaten var olan yaraları kaşımak, kaşımakla kalmayıp kanatmak. Her ne kadar saydığım liderlerin her biri yönettiği ülkelere büyük bedeller ödetmişlerse de bu onları sandıktan zaferle çıkarmıştır. s.195 (Burada 7 Hazıran ile 1 Kasım seçimleri arasında Ülkemin kana bulamasıyla AKP nin yitirdiği iktidarı kanlı zaferle geri alması aklıma geldi.)

TEPAV’dan Araştırmacı Esen Çağlar’ın Araştırması
“Bir ülkede hukukun üstünlüğü arttıkça o ülkede toplumsal güven artıyor. Farklı kimliklerden, farklı kökenlerden, farklı sosyal sınıflardan gelen bireyler ancak bir yasal güvence altında kendilerini güvende hissediyorlar.” S.196

“Türkiye’de her grup geçmişten gelen travmalarla farklı kesimler hakkında hurafelerle yetişti. Sosyal medya o hurafelere modern safsatalar ekledi. Toplumsal huzur için eğitimde çocuklarımıza farklılığın bir zenginlik olduğunu gösteren, farklı kesimlerin tarihini ve geleneklerini önyargılardan uzak bir şekilde aktaran kapsayıcı bir müfredata ihtiyacımız var. F. Kentel’in araştırmasında görünen, bu müfredata destek yüzde 72 seviyesinde. Eğitim yoluyla toplumsal güven inşa projesinin bir ayağı da farklı kimliklerin ve kültürlerin tanıtılmasında yatıyor.” S.197

“Türkiye farklılıkları zenginlik olarak gördüğü zaman ilerleyecek, farklılıkları nefret unsuru olarak kullandığı oranda sefalete mahkûm olacaktır.”  S.198

Sosyal medya kışkırtma, kırıştırma, kırdırmalarda önemli roller üstleniyor.  Teknoloji devleri Facebook, Google ve Twitter, toplumu birbirine düşüren içeriklerle yaratılan acı olaylardan bir örnek: Olay Rusya’da yaşayan bir Rus vatandaşının Rusya’da masa başında oturarak ve yalnızca 200 dolarlık bir harcamayla ABD de yarattığı çatışmayı anlatıyor.
“Olay, ABD eyaleti olan Teksas’ın bir şehri Austin’de geçiyor. (Allbright, 2017) Facebook’ta yayınlanan iki ayrı ilanla halk aynı gün ve aynı adreste iki ayrı protesto eylemine davet ediliyor. Birinci eylem daveti Heart of Texas adlı bir gruptan geliyor. Bu grubun şiarı “Teksas’ın İSLAMİZASYONUNA SON”. Grup Facebook hesabından herkesi 21 Mayıs günü Teksas’ta Müslümanlara ait bir kültür merkezinin önünde protesto eylemine çağırıyor. “Amerika’yı Müslümanlar ele geçiriyor, gelin bu gidişatı durduralım” deniyor. İkinci eylem daveti ise “Uniteid Muslims of America” (Amerika’nın Birleşmiş Müslümanları) adlı bir gruptan geliyor. Bu grupta Facebook hesabından bir eylem çağrısı yapıyor. “İslami Düşünceyi Koruyalım” başlıklı bir çağrıda Austin bölgesinde oturan herkesi 21 Mayıs günü birinci eyleminde yapılacağı İslam kültür Merkezinin önüne davet ediliyor. 21 Mayıs geldiğinde iki grup kameraların önünde karşı karşıya geliyor. Ve bir süre sonra sokak çatışması başlıyor.
Olayın ilginç yanı şu: Eylemi planlayan hiç kimse o gün eyleme katılmıyor. Rusya’da yaşayan bir kişi tek başına 200 dolar ödeyerek bu iki eylemi masa başında planlıyor.
Yani ortada ne ‘Heart of Texas ne de ‘United Muslims of America’ diye bir organizasyon var. Bu iki sözde grup bir Rus ajanı tarafından Amerikan toplumunda var olan bir çatışmayı körüklüyor. Ve sadece 200 dolarlık bir harcamayla binlerce kilometre ötede yaşayan, ama birbirlerine güven duymayan iki grup birbirlerine daha da düşman oluyor.” S.199/200
1978 de Maraş’taki cami hoparlöründen yapılan “ Aleviler sinemaya ve camiye bomba attı” yalanındaki araç olan hoparlörün yerini günümüzde sosyal medya almış. Ve komşuyu komşuya düşman etmenin ne kadar kolay olduğunu gösteriyor.

NE KADAR BARIŞIK VE MUTLUYSAK O KADAR KALKINABİLİRİZ.
“Bir ülkenin refah seviyesini ölçmek için uzunca bir süre yalnızca ekonomik göstergelere bakıldı. Gayri safi milli hasıla, kişi başı milli gelir, kalkınma hızı, işsizlik oranı vb göstergeler bir ülkenin gidişatını anlamak için yeterli sayıldı. Zamanla ekonomik göstergelerin tek başına bir ülkenin refah seviyesini anlamada yetersiz kaldığı anlaşıldı ve bu göstergelerin yanına başta eğitim ve sağlık olmak üzere yaşam kalitesini ölçen sosyal göstergeler eklendi. Ancak son yıllarda bu göstergelerin de bir ülkenin refah seviyesini anlamada yetersiz kaldığı görülmeye başlandı. Çünkü bu göstergelerin hiçbiri doğrudan insanların mutluluk ve huzurunu kapsamıyor. Mutluluk odaklı refah tanımı, ilk defa 2011 yılında Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan “Yeni Bir ekonomik paradigma Tanımı: Huzur ve Mutluluk” başlıklı bir raporla resmiyet kazandı. BM 2012 yılında 20 Mart’ı Dünya Mutluluk Günü ilan etti. O tarihten bu yana her sene 20 Mart Dünya Mutluluk Günü olarak kutlanmaya ve Dünya Mutluluk Raporu düzenli olarak o gün tüm dünyada açıklanmaya başlandı. Artık dünyada refah düzeyi deyince ilk akla gelen kavramlardan biri mutluluk ve yaşam memnuniyeti. “ 203-204
“2013 yılında BM’in yaptırdığı bir araştırmada Türkiye 155 ülke arasında mutluluk bakımından 77. sırada yer alıyor. Aradan geçen yıllarda yapılan hukuksuzluklar, haksızlıklar ve yolsuzluklardan sonra 146 ülke arasında 112. sıraya düşüyor. 2021 de yapılan bir saha araştırmasında gelecekten umudunu kesenlerin oranı %54 e çıkmış.” S. 209 ve 213
Demek ki; artık GSM hasılanız ne kadarın yerine huzur ve mutluluk endeksiniz ne kadara bakılıyor.
Kişi başına düşen geliriniz kaç dolar yerine, kişilerinizin mutluluk ve refahı ne kadara bakılıyor. Çünkü bir toplum ne kadar barışık, güvende ve mutlu ise o oranda kalkınarak refaha ulaşabiliyor.
Selçuk Şirin Hoca’nın Son Sözü: “Ya yaşadığımız sefaleti çocuklarımıza daha ağır bir yük olarak devredeceğiz ya da mutlu ve huzurlu insanların yaşadığı yeni bir Türkiye için hep birlikte yeni bir kapı aralayacağız. Tercih bizim.” Demiş ve Mevlana’nın şu sözü ile son noktayı koymuş. “YOL, ANCAK YOLA ÇIKANA GÖRÜNÜR.”

KİTAPIN EKSİKLERİ: Şirin Hoca keşke o güzel grafik ve istatisklerle perçinlediği çalışmasında şu hususları da gösterebilseydi…
• Türkiye’nin MG, ordu ve silahlara bütçesinden ayırdığı payı çağdaş batı ülkeleriyle kıyaslamak.
• Türkiye’nin bütçesinden bilim, sanat, teknoloji  ve kültüre ayırdığı payın batı ülkeleriyle kıyaslanması.
• Türkiye’de din ve diyanetin bütçeden aldığı payın kalkınmış batılı ülkelerle mukayese grafiği.
• Türkiye’nin eğitim ve sağlığa bütçeden ayrılan payla, kalkınmış batı ülkelerinin kıyaslanması.
• Türkiye’de AR-Ge çalışmalarına devlet ve özel sektör bütçelerinden ayrılan payın kalkınmış ülkelerle kıyaslamalı grafik ve istatiskleri olsaydı çalışma daha tam olurdu.

KİTAPIN HATALARI: Çalışmanın gördüğüm tek hatası Şirin Hoca, bu gün için Kişi başına düşen dolar rakamında çok iyimser davranmış. 2013 teki 12.000 doların üçte biri gitti diyor. Bana göre ise üçte ikisi gitti, üçte biri kaldı. Ama çalışması bu acı depremden önce yayımlandığı için olmuş olabilir. Ben artık kişi başı dolar seviyemizin 2001-2002 yılı seviyesine gerilediğine inanıyorum. 73 yaşımdayım. Türkiye’nin her tarafını gezdim. Bu güne kadar hiçbir yerde, hiçbir Türk vatandaşının manavdan, marketten iki elma, üç domates, bir ayva aldığına tanık olmadım. İki kilo elmanın yerini, iki elma, üç kilo domatesin yerini üç tane domates almış. Lokantalarda yemekleri iştahına gören yiyen vatandaşın yerini, yemeğin fiyatını sorarak iştahına uygun değil cebine uygun yemeği yer hale gelmiş.

YORUMUM:  Türkiye’nın tüm kanayan yaralarının en doğru, en yalın teşhisi ile tedavileri bu kitapta var. Keşke tüm siyasi parti liderleri bu kitabı okuyarak rehber edinseler.

ÖNERİLERİM:
• Herkes karşı mahallede hatalar aramadan önce kendi mahallesinin hatalarını görsün ve o hatalarla mücadele etsin.
• Herkes eş, iş, arkadaş ve ortak ararken yalnız kendi mahallesine bakmasın. Karşı mahalleye de baksın. Karşı mahallede de iyi, doğru, dürüst ve çalışkan insanlar vardır.
• Herkes hayır, sevap, iyilik, güzellik vb lerini yalnız kendi mahallesine yapmasın. Öteki mahallede de muhtaç, iyi ve güzel insanları bulmalı.

ZORUNLU AÇIKLAMAM: Şirin Hoca’nın önceki kitaplarından çok aldım ve aldırdım. Bu kitabına ilişkin yaptığım bu çalışmayı okuyacak az sayıdaki insan, artık bu kitabı alıp okumaya gerek kalmadı, bu çok iyi bir özet diyerek kitabı almaktan vaz geçebilir. Ama ben bu özeti okuyanların mutlaka kitabı da alıp okumalarını öneririm. Çünkü buraya alamadığım (beceriksizlik ve yeteneksizliğimden) çok değerli araştırma sonuçlarına ilişkin tablolar, grafikler ve istatiskler var. Buna rağmen okuyanlarım kitabı almaktan vaz geçerlerse Şirin Hoca kusura bakmasın ve önceki kitaplarına yaptığım katkıya saysın.
MEHMET YÜREK
                                                                                                                                                              DERSİM ÇOBANI

 

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”                                                                                                                                                                           Giordano Bruno

“İNANMAK, DÜŞÜNMEKTEN KOLAY!
BU YÜZDEN, DÜŞÜNENDEN ÇOK İNANAN VAR.”
.
“Fikirlerini değiştirmemekle övünen, hep dosdoğru yolda olduğunu öne süren, insanın hata yapmayacağına inanan biri ahmaktır.”  (Honore de Balzac. Ö.1850-Paris)

“DİN, MELEKELERİMİZİN SERBESTÇE KULLANILMASINI BLOKE EDEN YASAKLAR BÜTÜNÜDÜR.” (Salomon Reinach Ö. 1932-Paris)
“ZALİMLERİN ÇARKI, CAHİLLERİN ÇALIŞMAYAN KAFALARIYLA DÖNER.” (Viktor Hugo. Ö.1885-Paris)

“EĞER TANRI İNSANI YAŞAMAYA ZORLADIĞI HAYATI KENDİSİ YAŞAMAK ZORUNDA KALSAYDI KENDİNİ ÖLDÜRÜRDÜ.” ( Alexsandre Dumas. Ö.1870-Fransa)

“ZENGİNLER FAKİRLERE TANRIDAN BAŞKA BİR ŞEY BIRAKMADILAR.”              (Friedrich Nietzsche. Ö.1900-Almanya)

“DİN FAKİRLERİN ZENGİNLERİ ÖLDÜRMEMESİNİ SAĞLAR.”                        (Napoleon Bonaparte. Ö.1821-Fransa)

 

 

ALEVİFESTO İLE TANRI DEV(İ)RİMİ

 

Dünyanın dışlanan bütün halkları önce “CEM’leşin.”

Bu CEM’lerde; konuşun, karışın, kaynaşın, kardeşleşin (4K) ve CAN’laşın.

CEM’lerde diller de lal olur, yalnızca akıl, gönül ve vicdan dili bal olur.

CEM’e girerek CAN olanlar; dinlerinden, ırklarından, cinsiyetlerinden, renklerinden, tanrılarından ve sınıflarından arınırlar. Geriye bir tek CAN (İNSAN) kalır.

          

CEM’lerdeki CAN ritüellerinde aşağıdakileri yaşamanıza kazandırırsınız.

  • Kötülere, kötülüklere göz yumarak destekleyen tanrıyı deviriyoruz.
  • Kötülerin ve kötülüklerin karşısında sessiz, tarafsız kalan tanrıyı da deviriyoruz.
  • Kötülerin ve kötülüklerin hesabını veresiyeye (öteki dünyaya) bırakan tanrıyı da deviriyoruz.
  • Kötüleri ve kötülükleri bu dünyada anında nakit vakitle cezalandıran tanrıyı var ediyoruz.
  • Kötüleri ve kötülükleri köstekleyen, iyileri ve iyilikleri besleyen tanrıyı var ediyoruz.
  • Tufanlar, kuraklıklar, depremler, seller, yangınlar, coronalar, vb felaketler getiren tanrıyı deviriyoruz. Yeşil doğamızı, mavi denizlerimizi koruyan, bize sağlıklı ve mutlu yaşam sunan tanrıyı var ediyoruz.
  • Cehennemi ve cehennemlikleri var eden tanrıyı yıkıyoruz. Dünyanın her yerini cennet ve dünyadaki herkesi cennetlik yapan tanrıyı var ediyoruz.
  • Bizi cennet masalıyla aldatan tanrıyı deviriyoruz, cenneti hak edenlerin yaşamına, ayağına getiren tanrıyı var ediyoruz.
  • Kötüleri kötülüklerinde anında öldüren, iyi insanlar için de ölümü öldüren Tanrı’yı var ediyoruz.

Dersim’in Tanrı Çobanı; Rumu, Rusu, Türkü, Kürdü, Gavuru, Müslümanı, Hristiyanı, Arabı, Yahudiyi, Şiiyi, Şafiyi, Sünni’yi, Katoliği, Museviyi vb yok edecek, yalnızca İNSAN kalacak ve İNSANCA İYİ yaşayacak, yaşatacak Tanrı’yı yaratıyor.

Geldiğimiz çağda, ya tanrı insanlaşacak, ya da insan tanrılaşacak.

Bundan kaçış yok ve yakındır.

                                                                                                                                                                      “Dersim Çobanı”

 

OLMA AKIL İLE SOKMA AKLIN SAVAŞI

Amerika, 15. YY lın sonlarında iki İtalyan’nın  (Floransalı gemici Amerigo Vespucci ve Cenovalı’ı Kristof Colombo) 1492 de keşfiyle tanındı, bilindi. Avrupalıların (İtalyan, İspanyol, İngiliz, Fransız, İskoç, İrlandalı, Danimarka, Belçika, Hollanda vd) en seçkin ve yürekli, en akıllıları Amerika’ya gittiler. Ülkesini, vatanını, ailesini vd yakınlarını ve varlıklarını terk ederek başka ve bilinmeyen bir dünyaya göç etmek her babayiğidin karı değildir. 500 yıl önce seçkin Avrupalıların istila ederek Amerika kıtasında kurdukları ve ABD adını verdikleri bu yeni dünyadan tüm eski dünyayı fethe başladılar. Bu fetihlerini güncel, yeni ve değişik araçlarla sürdürüyorlar. Artık ülkeleri askerleriyle işgal ederek halklarını köle olarak ülkelerine götürmüyorlar. Halkları, kendi ülkelerinde akıllarını işgal ederek kendilerine tutsak ediyorlar. Bunu da kendi üretim ve denetimlerindeki yeni araçlarla yapıyorlar.

Ünlü Fransız Paulo Virilio’nun dediği gibi enformasyon bombası ile yapıyorlar. Tamamı kendi icadı ve malı olan bilgisayar, cep telefonu, facebook, watshap, twitwer, instragam vb sosyal medya araçlarıyla yapıyorlar. Enformasyon bombardımanına maruz kalan geri bıraktırılmış ülke halkları artık, aklını kullanamaz hale gelerek, batılıların sokma aklıyla düşünüyor ve o paralelde onların lehine karar veriyor. Bu duruma güncel bir örnek olarak Ukrayna savaşını verebiliriz. Daha savaş birkaç haftalıkken dünya halklarını ayağa kaldırdılar. Rusya, Putin sivil halkı katlediyor vd tek yanlı batı bombardımanı arşa çıkmış. Elbette temennimiz savaşların olmaması ve hiçbir insanın savaşlarla öldürülmemesidir. Ama bu çirkinliklerin biri için dünyayı ayağa kaldırırken diğerleri için gözünüzü, kulağınızı, ağzınızı kapatırsanız, bu sizin samimiyetsizliğiniz ve sahtekârlığınızı açığa çıkarır. Mesela on yılı aşkın süredir Suudilerin petro dolarlarıyla ABD’den  aldığı tank, top, uçak, füze ve kimyasal silahla Yemen’deki Husiler ; çocuk, yaşlı, kadın, sivil demeden katlediliyorlar. Kolera ve açlıktan da kırılıyorlar. Bu güne kadar on binlerce Yemenli Husi bu haksız, hukuksuz savaşta yaşamını yitirdi. Siz bu güne kadar, şu birkaç günlük ve birkaç yüz ölümlü olan Ukrayna savaşına gösterilen tepkinin yüzde biri kadar tepki duyup gördünüz mü, batılılardan? Çünkü Husilerin renkleri beyaz değil, Çünkü kadınları, kızları Ukrayna diberleri gibi güzel değil. Çünkü onlar dünyada ilk komünist halk ihtilalini başlatan Babek’in torunları ve ardılları.

Özetle dostlarım; artık enternasyonalizm çağını bitirdiler, yerine küreselcilik denilen siberizm çağını dayattılar. Devrimcinin yerini siberist birey aldı. Sol bilincin yerini bilişim tufanıyla gelen siber bilinç aldı. Yoldaşlığın yerini webdaşlık aldı. Artık kapitalistlerin sahte bilgileriyle dumura uğramış webci birey, kendine ait olma aklıyla değil, batılıların enformasyon bombardımanıyla beynine soktuğu sokma akılla düşünüyor ve bu düşünce ve akla göre kapitalistlere bilinçsizce hizmet ediyor. Bu tiplerin karar ve uygulamaları artık kendilerine ve olma akıllarına ait değil, enfomasyonla maruz kaldıkları sokma akılla ABD ve batıya hizmet ediyorlar. Maalesef bunların çoğu da kendilerine ilerici, devrimci, solcu vb sıfatlar takıyor.

Özetlersem batılı kapitalist ve emperyalistler olma aklımızı alarak, bizi sokma akıl çağına getirdiler. 30-40 yıi önce Dolly adlı koyunu klonlayan zihniyet ahmak beyinleri de döllüyor. Vajina, penis döllenmelerinin yerine artık akıldan döllemeyi getirdiler. Bu döllemeler sonucu X,Y,Z kuşağı denilerek, kucağımıza verdikleri ve adını da kendilerinin taktığı çocuklarımıza ve torunlarımıza bakalım. Onlar bizi tanımıyor, bizde onları tanımıyoruz.

Ne demişti Bill Clinton Ocak 1997 deki ilk Başkanlık konuşmasında; “bu yüzyıl ABD yüzyılı oldu. Önümüzdeki yüzyıl daha fazla ABD yüzyılı olacaktır.” İşte bu program yürüyor, bazıları engel olmak için can veriyor. Bazıları bilinçli, bazıları bilinçsiz olarak bu programa destek olurken, bazıları da sadece uzaktan ürüyor.10.4.2022  

                                                                                                                                                                      DERSİMLİ ÇOBAN