Ana Sayfa Blog Sayfa 5

ALEVİLİK VE DERSİM ÜZERİNE BİR İNSAN VE İKİ KİTABI

                     

1. KİTAP                                                              2. KİTAP

 

Alevilik ve Dersim ile ilgili günümüze kadar yayınlanmış tüm kitapların tamamına yakınını

(%80 üzeri) okumuş biri olarak…

Ve 30 yılı aşkın süredir Aleviliği Orta Asya’dan Mısır’a kadar giderek, araştırmış, araştıran, yazan biri olarak söylemeliyim ki; Hüsnü Gürbey’in bu iki kitabı; en az hatalı, en az eksik, en iyilerindendirler.

Alevilik ne idi ?

Aevilik nedir, ne oldu, ne oluyor?

Kimdir Aleviler, nereden geldiler, inançları, dinleri, kültürleri, yerleri, yurtları nedir?

Bu vb soruları olanların mutlaka okuması gereken 2 kitap.

Bir Afrika atasözünden türeterek çok defa yazdım ve söyledim ki; “Aleviler kendi tarihlerini yazıncaya kadar, tarihleri cellatlarının yalanlarına mahpus kalacaktır.”

Aleviler kendi tarihlerini yazmaya başlayarak bu kısır döngüyü kırmaya başlıyorlar.

İşte bunlardan biri de Doğu Dersim’in Bingöl’ün Kiği ilçesi, Bilece köyünden çıkan Hüsnü Gürbey adındaki insanımız.

Kendiside bir Kızılbaş-Alevi olan Hüsnü Gürbey; onlarca akademisyenin çalışmasından daha verimli, daha bilimsel, daha değerli bir çalışmayı sunuyor bize.

Alevi olup Aleviliği bilmeyenlere,

Alevi olmadığı halde Alevileri seven ve Aleviliği merak edenlere,

Araştırmacılara,

Aleviliğin tacir-tüccarlarının zihinlere ektiği yalan ve yanlışlardan arınmak isteyenlere,

Özellikle ve önemle okumaları, okutmaları önerimdir.

NOT:Bu iki değerli çalışmanın aksaklıkları ve eksiklikleriyle ilgili eleştirilerimi (özellikle metedolojik ve kronolojik) eleştirilerimi yazarına ulaşmaya çalışarak kendisine ileteceğim.

DERSİMLİ ÇOBAN

KIZILBAŞ-ALEVİ TANRISINDAN COV-19 MANİFESTOSU

Ey!.. İnsan(cık)lar.

Biliyorum bana çok kızıyorsunuz. Çünkü ben mikrobun tekiyim ve çok kötüyüm.

Siz insan(cık)ları öldürüyorum.

Sizleri; hurafeleriniz, yalanlarınız, şeyhleriniz, ağalarınız, hacı-hocalarınız, haham, papaz, papalarınız, dinleriniz, peygamberleriniz ve tanrılarınızla yüzleştirerek kendiniz ve inandıklarınızla hesaplaşmaya çağırıyorum. Belki COV-19 sopamı yedikten sonra bu hurafe ve yalanlarınızdan kurtularak gerçekleri görüp İNSAN’laşırsınız.

Kainatın en küçücük silahı olarak sana doğrulttuğum COV-19 la; tüm din adamlarınızı susturdum, cami, kilise, sinegog vb tüm ibadetgâhlarınızı kapattım. Renk, sınıf, cins, ülke vb hiçbir ayırım yapmadan hepinizi ağıllarınıza kapattım. Dünyanın en büyüğü, en güçlüsü benim diyen o liderlerinizi saraylarında tutsaklaştırdım. Korku saldım hepsine. Titreyerek bana yalvarıyorlar.

Benim adım COV-19. Ben sizin tanrınız idim. Ama siz beni şeytanınız yaptınız. Ben kainatı yaratırken içindeki bir zerre olarak da seni bir maymun (Homo sapiens) olarak yaratmıştım. Uzun süren yaratma işimden sonra emekli olmaya karar verdim. Kainatımın anahtarını emanet edeceğim bir vekile ihtiyacım vardı. O anahtarın adı akıldı. Seni maymundan İNSAN’a terfi ettirerek kainatımın (evrenimin) anahtarını da sana emanet ettim.

Ama sen; iyiye, güzele, doğruya, haklıya, hukuka, Hakk’aniyet doğrultusunda kullanmayıp bu emanetime ihanet ettin. Verdiğim vekalet tacı olan aklını; kötüye, haksızlığa, hukuksuzluğa, yağmaya, talana, yalana ve yanlışa kullanarak şeytanlaştın.

Oysa o vekalet anahtarı olarak sana verdiğim aklını doğru kullansaydın tanrılaşacaktın.

SEN’ü BEN, BEN’ü SEN olacaktık.

Seni dokuz kez (kolera, veba, domuz gribi, İspanyol gribi, kanser, hiv, deprem, sel, yangın) uyardım ama anlamadın veya dinlemedin.

Ey!.. İnsan(cık)lar.

O burunlarından kıl aldırmayan liderlerinizin benden korktuğu kadar bende sizin içinizdeki birkaç kelaynaktan korkuyorum.

Kim mi onlar?

Onlar hurafe, yalan, hoca, şeyh, haham, papa, papaz ve tüm peygamberleri aşarak bana ulaşmaya ramak bırakmış bilim insanları. Onlar bilim yapıyorlar ama bilimi para-pul, şan-şöhret, han-hamam, saray-şehvet için yapmıyorlar. Onlar bilimi insancıklar için de yapmıyorlar. Onlar bilimi kainat için İNSANLIK için yapıyorlar. İşte ben bu bilim insanlarından korkuyorum. Bir gün bu COV-19 zu imha edecekler biliyorum. Ama ben o zamana kadar sizin ve yönetenlerinizin defterini dürerek kainata yaptığınız kötülüklerin bedelini ödeteceğim.

  • Açlıktan ölen insanları görmeden koşu bandında yağlarını eritenleri bitirmeden bitmeyeceğim.
  • Dünyadaki 600 milyon obezitliyi bitirip, dünyadaki 1.4 milyar aç insanı doyurmadan gitmeyeceğim.
  • Sokaklarda yaşayan ve yatan milyonlarca evsiz varken, yalnız İngiltere’de 8 evi olan Moodannaları, 66000m2 lik, 150 milyon dolarlık evde yaşayan Bill Gatesleri ve 1001 odalı saraylarda yaşayanları bitirmeden bitmem ve gitmem.
  • Her yıl dünyada açlıktan ölen 20 milyon çocuğu görmeden tıksırıncaya kadar ziftlenen, gardıropları dolu olduğu halde çıplakları görmeden ve durmadan alış-veriş yapan, el kadar iç donuna 499 dolar verenleri bitirmeden gitmeyeceğim.
      • Haksız, hukuksuz, adaletsiz bu vahşi kapitalizminizi eşitlikçi komünizme çevirmeden gitmeyeceğim.                                      
      • Ey! derisi ak, vicdanı kara kapitalist, bu resimdeki akbaba sensin.
      • Ey! cov-19 aşı ve ilacını önce Afrikalılarda deneyelim diyen, sözde bilim adamı, özde kapitalizmin iti yaratık, bu resimdeki akbaba sensin.

Bazılarınızın; biz yoksul insanlarız, yukarıda saydığın suçların hiç birini yapmadık. Peki bizden ne istiyorsun YÜCE TANRIM? Dediğinizi biliyorum. Hemen söyleyeyim ki, sizde tüm bu haksızlıklara, hukuksuzluklara ve namussuzluklara karşı hiçbir şey yapmayarak seyrettiniz.

Unutmayın ki; haklıyla-haksız, yanlışla-doğru, yalanla-gerçek, namusluyla-namussuzluk karşısında yansızlık, tarafsızlık olmaz, olamaz. Bu durumlardaki tarafsızlıklar kişileri doğrudan haksızın, yalancının, hukuksuz ve namussuzun tarafı yaparak onlarla aynılaştırır. Yalan, yanlış, haksızlık, hukuksuzluk ve namussuzluklarla dövüşecektiniz ama siz seyrederek onların safında yer aldınız. Onlar gibi, onlar kadar siz de suçlu ve günahkarsınız.

Evet İnsan(cık)lar. Ben bir Kızılbaş – Alevi Tanrısıyım. Cov-19 la hulul ederek size geldim.

Ben tanrınız olarak şimdiye kadar hiç kimseyi elçi veya tebliğci olarak göndermedim. Size hiçbir kitap ve ayet de göndermedim. Bundan sonra da ne elçi, ne mehdi ne de Mesih göndermem. İlk ve son defa olarak anahtarınızı doğru kullanmanız için bu ikazı size bildirerek uyarmak için bir ikazcı görevlendirdim. Onun görevi de bir defa ile bu tek görevle sınırlıdır. Benim size verdiğim anahtarda (akıl) her şey var. Siz yeter ki onu doğru kullanın. Benden size bu son uyarıdır. Ben kainatımı yaratırken tüm insanlara ve diğer türlere yetecek kadar rızk yaratmıştım. Ama siz insancıklar suları buharlaştırıp dereleri ve gölleri kurutarak, toprağı çölleştirerek, doğayı açgözlülükle mahvettiniz. Açlara ve yoksullara gözünüzü kapatarak tonlarca yiyeceği çöpe döktünüz. Silahlanmak için milyarları harcarken sağlık ve açlık için kılınızı kıpırdatmadınız. Her yıl ekonomilerinizi ne kadar dikey büyüteceğinize odaklanıp yatay büyüme (genişleme-genelleştirme) yi unuttunuz. Yok ettiğiniz tüm ırkları (insan, hayvan, bitki vd), kuruttuğunuz tüm göl ve nehirleri, kirlettiğiniz tüm denizleri ve tüm doğayı size emanet ettiğim hale getirmek için hemen işe başlamalısınız. Size verdiğim anahtarı (aklı) doğru kullanarak evrenimi ilk yarattığım hale dönüştürerek ihanetinizi tedavi ve telafi etmelisiniz. Ya insanı Kamil olup EN EL HAKK, yaparak bana gelir benleşirsiniz. Ya da ben sizi cov-19 ve diğer silahlarımla vurarak maymuna (aslınıza) çeviririm.

Takdir, teyid ve keyif sizin.

KIZILBAŞ-ALEVİ TANRISI ADINA

İkazcı-Dersimli Çoban

 

HİPATİYA (Hypatia)

 

                                                                               

Hypatiya (MS. 360-415 İskenderiye)

Dünyanın düşünen, düşündüğünü de söyleyerek, yayarak yaşadığı karanlık çağa ışık olarak doğan Alevilik anası bir kadındır. O hiç evlenmeden hep bakire kalmış ve çocuk yerine onlarca bilimsel fikir doğurarak Ana’laştı. Düşünmenin ve aklı kullanmanın cinsiyeti olmadığını; aklı, zekası, cesareti, güzelliği, bilgisi ve kişiliğiyle bir kadının dünyayı değiştirebileceğini herkese gösterdi. Dünyanın ilk devrimci kadını diyebiliriz ona. Aklı, zekası, bilgisi ve güzelliğiyle ışık saçan, iyilik ve yiğitlik yapan ve öneren ÖNCÜ VE ÖNDER KADINDIR.

Namuslu batılı tarihçi Martin Bernal “KARA ATENA”  adlı muhteşem eserinde ondan şöyle bahseder. “Tüm Dünyayı da karanlığa boğan Avrupa Karanlık Ortaçağının başlangıç tarihi tartışmalıdır. Ancak üzerinde en fazla uzlaşılan olay ve tarih şöyledir: “Bağnaz Hristiyan güruhu önce İskenderiye’deki Serapis tapınağı ve hemen yanındaki dünyanın en büyüğü olan İskenderiye Kütüphanesini yaktılar. (İ.S. 390) Daha sonra da dünyanın düşünen ve düşündüğünü korkmadan söyleyerek, yazarak ardılları olacak birçok Alevi düşünür, seyit ve akımlarını etkileyecek olan ünlü filozof ve matematikçi Hypatia, bir Hıristiyan keşişler grubu tarafından öldürüldü. (İ.S. 415) Avrupa bu olayla yaklaşık 1000 yıl sürecek kendi karanlığıyla tüm dünyayı da karanlığa gömdü.”

Horasan’dan Yemen’e daha sonra Mısır’a gelerek yerleşen bir ailenin matematikçi, astronom THEON’un kızı olarak MS 360 yılında İskenderiye’de doğdu. İlk eğitimini bilim insanı olan babasından aldı. Sonra Atina’ya giderek Yunan felsefesi ve özellikle yeni Platonculuk konusunda önemli filozoflardan dersler aldı. İskenderiye’ye dönerek kendi okulunu kurdu.

Platon, Aristo, Suda düşüncesini halka açık derslerle verdi. Sonradan ünlü filozoflar olan Herakles ve Synesius vd bir çok filozof yetiştirdi. Ünü çok kısa sürede ülkesinde ve çevre ülkelerde yayıldı. Ülkenin ve dünyanın her tarafından öğrenciler gelmeye başladı. Zekasından çok daha üstün olan fiziki güzelliğini hiç kullanmadı. Çok sayıda erkek ona aşıktı. Ama o hiç birine bakmadı. Sonradan İskenderiye valisi olacak öğrencisi Orestes, ders esnasında kalabalık huzurunda aşkını ilan ederek evlilik teklif etti. O ise adet bezini Orestes’in önüne atarak; “al Orestes, senin sevdiğin bu.” Ben hakikat ile evliyim dedi ve insan aklına dört elle sarılarak derslerine yoğunlaştı ve hiç evlenmedi. O dünyamızın bilimsel aklının öncü anası olmayı seçti.

“Yanlış da olsa düşünmek hiç düşünmemekten daha iyidir.”

Dedi ve yoluna devam etti. Hipatiya; “hayatın içine yürümedikçe, korkuların üzerine gitmedikçe, geçmişi sorgulayıp geleceğe bakmadıkça, geleneksel düşünceleri üzerinden silkelemedikçe, kulaklarını dünyaya kapatıp gözlerini gerçeklere kapattıkça, bir gerçeğin neferi olmaktansa yanlışın kölesi oldukça, bir başkasının sözlerine zihnen kulluk ettikçe yaşanmaz ve yaşayamazsınız. Ancak hayatta kalırsınız.”[1] Diyordu.

Nasıl yaşanmaması gerektiğini bilmek, nasıl yaşanması gerektiğinin bir önceki adımıdır. Çünkü geleceği ancak geçmişin dürbününden görebiliriz dedi.[2]

Analitik ve bilimsel aklın ilk anası olan bu kadının; soru sormak, kuşku duymak ve araştırmak en büyük ilkesiydi. Hristiyanlığın bağnaz yobazları çok sayıda değişik incil yazımlarıyla vahiy emirleriyle karanlık çağı başlatırken Hipatya akıl ve bilimle insanlığın yolunu aydınlatacak çağ için çalışıyordu.

Hipatya’dan 210 yıl sonra doğup İslam dinini kuracak Hz. Muhammed’e ve dinine vahiyi değil, aklı esas alarak itiraz edecek olan Mutezile, İsmaili, Fatimi vd mezheplere ANA REHBER oluyordu. Hipatiya’nın açtığı bu akıl ve bilim yolu ondan 400-500 yıl sonra İslam’a felsefe ve aklı taşıyacak; Kindi, Er- razi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd, Ömer Hayyam, Hallacı Mansur, Pir Nesimi vd. onlarca filozofa düşünsel öncü Ana’lık yaparak İslam’ın akıl ve altın çağını başlatıyordu.

“Hayat insanın kendi güçlerini keşfetmesidir. Daha ötelere yolculuk ettikçe daha fazla gerçeği idrak ederiz.” Hipatiya[3]

Bu bilimsel akıl daha sonra ikinci Abbasi halifesi Mansur (754-774), beşinci halife Harun Reşid (763-809), yedinci halife Me’mun (786-833) dönemlerinde Mutezile ve yukarıda adını saydığımız İslam düşünürleri vasıtasıyla felsefe islam’a taşınarak İslam’ın altın çağını başlatacaktır. Hipatiya düşüncesinin düşünürlerini izleyerek bilime ve felsefeye önem veren Halife Me’mun, Yunan felsefesinin önemli eserlerini çevirterek Bağdat’ta geniş bir kütüphane kurup Mutezileyi de İslam’ın resmi mezhebi yapmıştır.

Şurası da unutulmamalıdır ki, öncesinde ikinci Halife Ömer (634-644) Mısır fethedilince o günün dünyasının en büyük feneri olan Hipatiya’nın da ilim mekanı olan İskenderiye kütüphanesini yaktırmıştır.

“ 7. Yüzyılda İskenderiye’yi fetheden Hz. Ömer’in komutanı Amr- ibn-ül- As, Halife Ömer’in; kütüphanedeki kitapların içindeki bilgiler eğer Kur’an’da varsa o halde gereği yoktur, çünkü bu durumda Allah’ın kitabı yeterde artar bile; eğer Kur’an’da yoksa bir değeri yoktur diyerek imha emrini vererek İskenderiye kütüphanesini yaktırmıştır.”[4]

Hz Ömer’in bu karanlık anlayışından yüz yıl sonra gelen meşşai filozofları akıl, bilim ve felsefe yoluyla İslam’ı aydınlatırken antik Yunan filozofları ve Hipatiya’nın yolundan yürümüşlerdir.

Ardından gelen Eşari karanlıkçıları aklı ve bilimi red ederek yalnızca vahiyin esas alınmasını dayatarak İslam’ı tekrar karanlığa gömmüşlerdir. Elbette baş sorumlusu da İmam Gazzali’dir.

Bunu da Selçuklu veziri Nizamülmülk’e ve saraydan beslenerek başarmıştır. Gazzali vahiyi değil, aklı ve felsefeyi öne almanın dine küfür olduğunu ilan ederek felsefeyi beslendiği saraya yasaklatmış, felsefeci ve bilim adamlarını da katlettirerek ve sürdürerek İslam’ın karanlık çağını başlatmıştır.

Burada bir parantez açayım. Benim uzun yıllardır çalışmalarını büyük takdir ile takip ettiğim yazar Sadık Usta’nın Gazzali avukatlığına soyunmasıdır. Doğu Perinçek’ten kurtuldu bu kez de Gazzali’nin pençesine mi düşecek diye endişeleniyorum. Şu satırlar Sadık Usta’nın: “Gazzali; her şeyin yaratıcısının Tanrı olduğunu, insanlığın kaderinin her aşamada Tanrı tarafından çizildiğini düşündüğünden dolayı toplumların itaatkar olmasını; eğer olmuyorlarsa despotik bir yönetim tarzının uygulanmasını savunuyordu. Gazzali eşitlikçi ve özgürlükçü hareketleri ve isyanları lanetlemiştir. Gazzali zorba bir yönetim, gerici bir felsefe ve siyasi program önermiştir.”[5]

Sadık Usta’nın bu satırlarını okuyunca haklı olarak bana el insaf be Mehmet Yürek bunları yazan adamı sen nasıl Gazzali’nin avukatı yaparsın, dediğinizi duyar gibi oluyorum ama öyle işte. İnanmıyorsanız, ister Sadık Usta’nın kişisel web sitesine girin, isterseniz önerdiğim kitabını alıp okuyun, sizde benim gibi düşüneceksiniz. Yukarıdaki satırları yazan da aynı Sadık Usta, İslam’ın gerilemesinin sebebi Gazzali değildir diyen de aynı Sadık Usta. Bu bana Kenan Evren 12 Eylül faşist darbesinin lideridir. Devrimcilerin ve devrimci mücadelenin katilidir. Ama o faşist değildir diyen; amacı, fakatçı dönek ‘devrimcileri’ çağrıştırıyor. Neyse konuyu fazla dağıttım biz yine dönelim Hipatiya’mıza.

 

HİPATİYA

Hipatiya hayatın tüm sorunlarına doğru sorular sorarak çözmeye çalışan bir matematikçiydi. Her soruna doğru sorular sorabilen insanın bir çözümü mutlaka bulacağına inanırdı. Aklına güvenirdi. Korkuya başkaldırıldığında sis gibi dağılacağına inanırdı. Korkuyu besleyen şeyin sessizlik ve teslimiyet olduğunu söylerdi. İnsanların kendi korkularının ebeveyni olduğunu anlatırdı. Cesareti ve zekasıyla yüzlerce yıldır süren bu korkuların üzerine gitti ve üstesinden gelerek üstünleşti.

Vahyi değil aklı esas alan öncü bir Filozof kadın ve düşünürdü. Allah’ın değil, anlamın peşindeydi. Öngörü sahibi bu dahi ve yürekli kadının; dünyanın güneşe olan yakınlık ve uzaklık teorisi kendisinden 1200 yıl sonra Kepler tarafından kanıtlandı.

“Bizi birleştiren şeyler ayıran şeylerden daha fazladır. Hepimiz kardeşiz.” Diyordu.

Hipati’yanın 1800 yıldır bizden saklanan bu fikir ve düşünceleri; 500 yıldır bize Kant ve Dekart’ın ağzından aktarılıyordu. Çünkü Hipatiya bir kadındı. Bir Ortadoğuluydu. Çünkü o batılı değildi.

Kendi aklına göre yaşamayı öğrenmeyen biri, başkalarının aklıyla yaşarsa kölesi olacağını; kendi içinde yaşayan ve geleneksel akla teslim olan toplumların da er geç yok olacağını söylerdi.

Bu günümüze kadar hala böyle değil mi? Hipatiya’dan 1300 yıl sonra doğan ve “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Fenomeniyle günümüze gelen ünlü Fransız Matematikçi ve filozof Rene Descartes (1596-1650) üzerinde bu kadının hiç etkisi yok mu?

İskoç asıllı Alman filozofu Immanuel Kant (1724-1804); “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.Diyen

Kant’tan 1500 yıl önce; insanlığın en büyük umudunun aklı olduğunu, her şeyin insanların kendi akıllarında ve ellerinde olduğunu haykıran bizim Hipatiya’mız bu düşüncelere ve düşünürlere fikir analığı yapmadı diyebilir misiniz?

“Kimse senin gibi düşünmese bile doğru olduğuna inandığın şeyi bırakma.” Hipatiya.

Erkek egemen dünyanın ilk kadın düşünürü ve Ortadoğulu olması, Hipatiya’nın öğretilerinin gizlenmesinin ve kaçırılmasının nedeni oldu. “ Asla unutmayın, bu hayatta iki şeyle sınanır insan: cesarti ve esaretiyle. Cesaret tamamen insana özgü bir şeydir, kimse onu size vermez, siz ortaya çıkarsınız. Ve cesaret sahibi bir insanı esaret altına almak kolay değildir.”[6] Dediği için kilisenin ve dinbazların hedefi haline geldi. Korkulara teslim olan bir dünya ve insanlığın ilerleyemeyeceğini ve daima gerileyeceğini haykırıyordu. Bu düşünce günümüzde ve özellikle şu günlerde yaşanmıyor mu? İlla dört duvar arasında olmak değildir esaret; insanın kendini kendi iradesi içinde suskunluğa hapsetmesi, çağımızın en büyük esaretidir diyordu Hipatiya. Geçtiğimiz hafta haksız, hukuksuz tutuklanan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ve iki arkadaşı bu düşüncenin sağlamasını hepimizin yüzüne haykırmadı mı?

Sokrates, Platon ve Aristoteles’in sıkı bir takipçisi olan bu kadını, birçok filozof; onu aklıyla Platon’la, güzeliğiyle de Afrodit ile özdeşleştirmiştir.

“Eğer bir toplum tek bir aklın sözleri, düşünceleri ve eylemleriyle hareket ederse, orada sadece o kişi var demektir. Geride kalanların varlığı bir sürüden başka bir şey ifade etmez.” Diyordu Hipatiya anamız. Peki bugün ülkemizde ‘Reisimizin’ düşündüğünden, yaptığından başka düşünen ve yapabilenimiz var mı? Var olanlar içeride mi, dışarıda mı? Bu kötü gidişata çözüm arayanlar içeride, bahane arayanlar dışarı da değil mi? Bir doğruyu bilimsel ve toplumsal anlamda kanıtlamak için onu söylemek yetmez, o doğruyu hayata geçirmek için eyleme geçilmesi ve arkasında durulması gerekmiyor mu?

Tarihe baktığımızda gördüğümüz şey; bilimsel aklın haklılığının eninde sonunda ortaya çıkarak kanıtlandığıdır. Ama bu hak ve hakkaniyet sahiplerinin bu süreçte büyük acılar çektikleridir. Onlara bu acıları çektirenler silinip giderken, acı çekenler binlerce yıl sonra da aramızda yaşamaya ve bizi aydınlatmaya devam ediyor.

Hipatiya halka cesareti öğretirken onun ve halkın düşmanları da cesaretin nasıl bulaşıcı bir hastalık gibi yayıldığını görerek öğreniyor ve korkuyorlardı. Yönetenlerin korkusu Hipatiya’nın inançsız, dinsiz bir insan olması değildi. Bilimi ve aklı kullanan, herkesten daha fazla cesaret sahibi olup uzağı gören, gerçekleri hiç korkmadan haykıran, duyduklarıyla değil, okuduklarıyla, deneyimleriye ve bilime olan inancıyla konuşan kişinin erkek egemen dünyada bir ilk kadın olmasıydı. Bunları söylediği ve yaptığı için de yoldan çıkmış, dinsiz, imansız bir cadı olduğu için yakılmasına karar verildi.

Onun için İncil’e İsa kullanılarak şu sözler eklendi.

“ Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadını ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Çünkü önce Adem sonra Havva yaratılmıştır.”

Kadim tarihten günümüze uyuyan, uyutulan sürü toplumlar ile uyandıran aydınların mücadelesi sürmektedir. Hipatiya büyük bir uyandırıcı ve uyarıcıydı. Acı sonunu da biliyor görüyordu. Papaz aciz (aziz) Cyril meydanlarda topladığı kalabalığa hedef gösteriyor ve yok edilmesini istiyordu. Önce öğrencisi ve aşığı olup o günlerde İskenderiye valisi olan Orestes ona idam fermanının hazırlandığını kaçmasını ve kurtulmasını önerdi. Hipatiya asla dedi. Ben Hak’tan, hakikattan ve kendimden kaçmam diye yanıtladı. Papaz aciz Cyril’in kışkırtarak sürdüğü sürü önce o günkü dünyanın google olan İskenderiye kütüphanesini yaktı. Sonra okulundan evine dönmekte olan Hipatiya’ya saldırdılar. Onu yerlerde sürükleyerek kiliseye götürdüler. Kırık cam parçaları ve midye kabuklarıyla vücudunu lime, lime doğradılar. Sonra tüm parçaları yığarak yaktılar. Bu güruhun ve bunları maşa olarak kullanan sömürücü yöneticilerin Hipatiya’yı parçalayarak, yakarak yok etmesi insanlığı yüz yıl geriye götürdüğü bir çok filozofun ortak görüşüdür. Onu yakan ve yaktıranlar yok olup gittiler. Ama Hipatiya halen aramızda yaşıyor ve bizi yüreklendirerek aydınlatmaya devam ediyor.

Tarihe baktığımızda gördüğümüz ilk şey hala aramızda yaşayanların korkmadan düşünen ve söyleyenler olduğudur. Hipayitalar ve Sokratesler hala bizimle…

Hipatiya

Onu daha iyi tanımak için son sözü araştırmacı yazar Yılmaz Şener’in çalışmasına bırakalım:

  • “Bir kadın dünyayı değiştirmek için ışık oldu ama söndürmek için ellerinden geleni yaptılar.
  • Bir kadın dünyayı daha güzel bir yer yapmak için canını ortaya koydu ama canını almak için herşeyi yaptılar.
  • Bir kadın insanlara düşünmeyi öğretti ama o gerçekleri çürütmek için her türlü yalana başvurdular.
  • Bir kadın insan aklının aynı zamanda onun kanatları olduğunu söyledi ama o kanatları kırmak için seferber oldular.
  • Bir kadın insanın isterse herşeyi yapabileceğini gösterdi ama bunun olmaması için canlarını dişlerine taktılar.
  • Bir kadın tüm bunlara rağmen söylediklerini gerçekleştirdi ve bunu da herkese gösterdi. Ve bunun vebalinin ağır olduğunu bile, bile…
  • Bir kadın tek başına karanlığa karşı durdu ama o karanlık kadının varlığına tahammül edemedi.
  • Tarih onları karanlık sayfalara gömdü ama o kadın bugün her sayfada insanların karşısında ve insanlara ışık olmaya devam ediyor.
  • O kadının adı HİPATİYA. Bilimin ve aklın ışığı olan KADIN…[7]

 

Mehmet Yürek

Dersimli Çoban

KAYNAKÇA:

[1] Şener Yılmaz. HYPATİA: Düşünce tarihinin ilk bilim kadını.Destek y. Ocak-2020, 1. Baskı s.20

[2] Age. S.21

[3] Age. S.22

[4] Erdoğan Eyüp: Felsefelogos dergisi, 2011, sayı 43. S. 34

[5] USTA, Sadık; Dünyayı Değiştiren Düşünürler V cilt. Kafka y. 1. Baskı kasım-2019 s.320-321

[6] Şener Yılmaz. HYPATİA: Düşünce tarihinin ilk bilim kadını. Destek y. Ocak-2020, 1. Baskı s.45

[7] Age. S.7-8

ÇIRILÇIPLAK BİR NİLÜFER…

 

Olduğum her şey olmaktan vazgeçiyorum…

Ve işte kendimi soyuyorum.

Türk değilim, müslüman değilim, sünni değilim, erkek değilim, kırk üç yaşında değilim, hiçbir meslekten değilim.

Olduğum her şeyi olmaktan utanıyorum.

Olduğum her şey olmaktan vazgeçiyorum ve onların yerine başka şey de olmuyorum.

Sonsuz bir nehirde hiçliğe akan köksüz ve kızıl bir nilüfer gibi çırılçıplak akıyorum.

Ve hep aynı şeyi soruyorum: Kendime kavuşabilmek için kendimden ne kadar soyunmalıyım?

Siz kendinize kavuşabilmek için kendinizden ne kadar soyunmalısınız?

Türk, Kürt, Müslüman, Alevi, Sünni, Yahudi olarak ne kadar kendinizsiniz?

Ne kadarınızı televizyon ve gazete haberleri oluşturuyor.

Olduğunuz şeyler sizi kendiniz mi yapıyor, yoksa ruhunuzla teniniz arasındaki o büyük engelleri mi oluşturuyor taşıdığınız sıfatlar?

Hepimizin gözlerinde biriken o ortak hüzün, ortaklaşa taşıdığımız bir yorgunluğun sırtımıza yüklediği çaresiz keder değil mi?

Ve artık kendimizden, yorgunluğumuzdan ve çaresizliğimizden soyunmamız gerekmiyor mu biraz?

Hepimiz bir sürüye sığınan zavallı bir kuzu ve hepimiz bir sürünün parçası olmanın verdiği cesaretle bir kurt değil miyiz ve hep kendi kendimizi yemiyor muyuz?

Kendinizden, olduğunuz şeylerden ve köklerinizden soyunmaktan korkuyor musunuz?

Soyunup çırılçıplak, köksüz ve kızıl bir nilüfer gibi hiçliğe akmak istemez misiniz?

Geçmişinizi, geleceğinizi ve anılarınızı bir anda reddetmek ve geriye eğer bir şey kalırsa, yalnızca o olmak.

Kızıl ve köksüz bir nilüfer çiçeği…

Çırılçıplak bir ruh, çırılçıplak bir zevk, çırılçıplak bir istek, çırılçıplak bir şefkat, çırılçıplak bir şehvet, çırılçıplak bir acı.

Latinler, eskiden saatlerinin üzerine şöyle yazarlardı: “Hepsi yaralar, sonuncusu öldürür.”

Öldüren sonuncuya kadar yaralana yaralana gitmek istemiyorum ben artık…

En azından ortak yaralar istemiyorum…

Yaralanacaksam benim kendi yaralarim olsun, öleceksem benim kendi ölümüm.

Bütün ortaklıklarımı yakıyorum…

Ortak olduğum her şey utandırıyor beni.

Turgenyev’i okumuyorsunuz, Lermontov’u okumuyorsunuz, Refik Halit’i, Halit Ziya’yı, Ece Ayhan’ı, İsmet Özel’i, Nazım’ı, Necip Fazıl’ı, Fazıl Hüsnü’yü, Mallarme’yi, Poe’yu, Dickens’i okumuyorsunuz.

Neden sizinle ortak olacağız?

Dinimizden ve ırkımızdan dolayı mı?

Ayni dinden, ayni ırktan olduğumuz için mi başka dinden başka ırktan olanları öldüreceğiz?

Ben ırkımı ve dinimi artık kitaplardan ve yazarlardan seçiyorum.

Irkdaşlarım ve dindaşlarımı da aynı kitapları aynı yazarları sevenlerden…

Hacı Arif Bey’i birlikte dinlemiyoruz.

Fauret’nin Pavan’ını birlikte sevmiyoruz.

Ne ortaklığımız var sizinle?

Bütün antlaşmalarımı yırtıyorum, bütün savaşlarımı bitiriyor, bütün barışlarımdan vazgeçiyorum.

Başkalarını öldürdüğünüzden dolayı ortak coşkularda beni aramayın, kutlama törenlerinizde ben yokum.

Sizden yana değilim, başkalarından yana değilim, kendimden yana bile değilim.

Bütün köklerimden kesiyorum kendimi.

Bütün ortaklarımdan ayrılıyorum.

Sizi yaralayan dakikalarda yaralanmayacağım, sizi öldüren saatlerle ölmeyeceğim, kendi yaralarımı, kendi ölümlerimi kendim seçeceğim.

Kendi dakikalarımı, kendi saatlerimi, kendi zamanımı yapacağım.

Ortaklarımı satırlardan, dizelerden, notalardan başka yerde aramayacağım.

Sizin silahlarınızdan korkmuyorum…

Sizin korktuğunuz hiçbir şeyden korkmuyorum.

Kendi korkularımı kendim yeniden yaratıyorum.

Kendi sevinçlerimi, kendi acılarımı, ellene ellene lekelenmiş ortak sevinçlerle ortak acıların arasından seçmiyorum.

Sürünüzden ayrılıyorum, ne sizin kuzunuz, ne sizin kurdunuzum…

Sevgilerinizde de yokum…

Ortak sevgileriniz boğuyor beni.

Tek tek seviyorum, seçerek, ayırarak, tanıyarak seviyorum.

Köklerimden kopup, kıpkızıl ve köksüz bir nilüfer gibi çırılçıplak bir hiçliğe akıyorum…

Kaybolmuş çalgıcılar bana kantatlar çalıyorlar kıyılarda.

O müziği duyanlarla ortağım, Mahmut Yesari’nin ölümüne ağlayanlarla ortağım.

Kendine dökülen bir şelale gibi kendi öfkelerimi içiyorum.

Sizin öfkeleriniz bana uzak.

Ortak öfkelerin sıradan güvenliği içinde kendime sığınacak bir yer aramıyorum.

AHMET ALTAN

 

REMZİ AYDIN’NIN YAZISI

Benim Dedem, “Cemale Det” arkası olmayan bir insanmış! Yani gücü yeten, dedemi dövermiş.

Dedem, Nisange ‘Ziyaret’i, yani kuru bir ağacı yerinden söker, sırtlayıp götürür dayak yediği kişinin evinin kapısına bırakırmış, davamı Nisange’ye havale ettim. Dermiş….

Çocukluğumda anımsardım onu, yaşı belki yetmişin üzerindeydi, isparta’nın sokaklarında simit satardı, “Gırik estoooo” (Türkçe bilmezdi) Onurlu bir adamdı, alçak gönüllüydü, sevecendi.. İnsana bakınca gözleri gülerdi, çocukların ellerinden öperek niyaz ederdi…

Benim Dedem, devlet kapısına gitmeyi bilmezdi. İsteklerini “Dara Paçukune” yada dilek ağacına asardı.

Benim dedem, kimseye yalvarmazdı, onurlu adamdı… Yardım isteyeceği zaman Xızır’ı çağırırdı…

Benim Nenem, onun nenesi, belki onunda nenesi, evleneceği adamı rüyasında görmek için, Xızır ayında oruç tutar, tuzlu yiyeceklerle orucunu açar, hiç su içmez ve rüyasında kendine su verecek erkekle evleneceğine inanırdı. Zemheri ayında aç kalan kargalara hamur vererek, hamuru karganın nerede yiyeceğine bakarak, o haneye gelin gideceğini düşünürdü. Belki de evrene öyle bir mektup gönderirdi, yani şimdiki adı KUANTUM… Hani bilimin dibi olan şey!

Benim dedem, kurtların ağzını bağlamak için, yani kurtlar mala zarar vermesin diye, evde makasın ağzını bağlayan bir insandı. Hayvanların ayağı kırılmasın diye, Xızır ayında ağaç kırmazdı, dal kırmazdı, öyle inanırdı. Yani şimdikilerin deyimi ile, kurda öyle bir mektup bırakırdı, bir türlü kurt ile arasındaki anlaşmaydı…

Benim dedem, Ya Oli derdi, Ya Tije Muhometh, Ya Desdi Yimamu derdi…

Benim dedem, din kardeşliği adı altında hiçbir toplumu katletmedi. Gayri müslimdir diye kimseye iftira atıp, anasıyla, bacısıyla yatıyorlar demedi.

Benim dedem, elini Xızıra açarken, önce en uzaktan, sonra memleketine, köyüne, komşularına ve canlı cansız tüm varlıklara rızk dilerken, kalırsa bana da dedi…

Benim dedem, kimseyi sömürmedi, onun yüzünden kimse onlarca yıl cezaevinde yatmadı, onun yüzünden binlerce genç toprağın altına girmedi.

Benim dedem, geyiğe Xızırın Çocuğu, Malı dedi, ona namlu doğrultmadı, incitmedi. Gerektiğinde sırtında saman taşıdı.

Benim dedem, suya tükürmezdi, ateşe tükürmezdi, toprağı kirletmekten korkardı.

Benim Dedem, 12 ocağa ve onu temsil eden 12 jareye inanırdı, evinin önündeki gübre onun mekanına gitmesin, kirlenmesin diye yalınayak, ayakları parçalanarak o mekanlara, eşiğe giderdi. Paldır küldür içeriye dalmazdı, kapının eşiğine niyaz eder, izin isterdi, rızalık isterdi….

Benim dedem, o yüzden her beş yılda bir devlet, İslam kardeşliği adı altında, tüm halkları bir araya toplayıp kendisine saldırıldığında, saygı duyduğu yere, doğaya sığınırdı. Doğa onu kucaklardı, evladı gibi saklardı. Aylarca atalarımı beslerdi. Onlar doğa ile musahip olduğuna inanırdı.

Benim dedem, Xızırın onu ziyaret ettiğine inanırdı ve kapısına gelen fakiri de, zengini de aynı alçak gönüllükle karşılar, sofrasını paylaşırdı.

Benim dedem, ayının aç gözlülük yapan bir zengin olduğunu, Xızıra sopayla vurduğu için cezalandırıldığına inanırdı. Gole Buyere gölüne gidip, elma atardı, sevdiği kadınla birleşmeyi umut ederek. Oradan bir aygırın çıktığına inanırdı, dünya da eşi benzeri olmayan.

Benim dedem, Delileri severdi, Budela derdi onlara, evinin başköşesine oturturdu, dünya malına sırtını döndüğü için onu onurlandırırdı, sözlerine inanırdı…
Şimdi diyeceksin ki, e bizde aylarca dağda kaldık yaşadık. Kaldınız da, kaç köy boşalttırdınız, kaç orman yaktırdınız, kaç evi gidip ihbar edip yıllarca cezaevine düşürdünüz. Ekmek yediğiniz sofraları gidip itiraf ettiniz. Sonra siz doğadan değil, insanların gırtlağına basa basa yiyeceklerini, aspirinlerini aldınız, gasp ettiniz. Rızalık sormadan, sindirerek, silah doğrultarak… Siz sıkışınca başka devletlere, güçlere sığındınız. Siz sıkışınca, milletten bağış adı altında haraç topladınız… Siz sıkışınca, İslami söylemde olan, gezide gençleri döverek öldüren yapıyla ortak, kanka oldunuz… Siz sıkışınca devletin çeşmesine gidip, eğilip su içtiniz…

Şimdi soru şu; benim dedem mi gerici ve yobaz, siz mi….

Bu halkın inancından ne istiyorsunuz, oynamayın… Nereye gideceğini siz bile anlayamazsınız. Freni boşalan kamyon gibi, gidip gerici-yobaz-recm uygulayan, din kardeşliği için insan gırtlaklayan, kızları köle pazarında satan, çocuklara tecavüz eden, milletin boğazından alıp saltanat süren yapının kucağına itersiniz… Oynamayın, bu halkın inancıyla değeriyle, masumiyetiyle oynamayın. Onların hesabı başka hesaptı, sizin bu hesaba aklınız ermez…

Tüm dinlere, inançlara, yobaz yapıya hepinizde saygılısınız, öyle de olmalı… En gericisine dahi saygılısınız, din kardeşliğini dahi övgüyle anlatırsınız.. İyi onu da anladım…

Peki Alevilerle derdiniz ney, neden bu inanca saygınız yok!

Siz atanızdan mı kendinizden mi utanıyorsunuz, bu güzel insanlar saygıyı hak etmiyor mu?

En azından siz saygıyı hak etmiyor musunuz! yapmayın, yazıktır, bu inancın masumiyeti ile oynamayın. Bırakın, ağaca dertlerini anlatsınlar, yardım istesinler…

Kargayı kutsal saysınlar, ne olur, kıyamet mi kopar….

Yazıktır Oynamayın..

Remzi Aydın

AÇIKLAMA: Sosyal medyadan bana gelen bu yazıyı yazar Remzi Aydın’a ulaşamadığımdan gönderen ve tanıyan arkadaşın izniyle yayımlıyorum. Yazara teşekkürler. MY.

 

Kâğıttan flüt

Dünyadaki en korkunç şey, senin kaderini elinde tutan bir adamın dehşet verici gücüyle karşılaşmaktır. Seni öldürebilir, seni hapsedebilir, seni sürgüne gönderebilir ya da seni özgür bırakabilir. Böyle birinin seni hapsetmesiyle serbest bırakması, sonuçları çok farklı olsa da, aynı ölçüde ezicidir. Çünkü senin hiç söz hakkın yoktur. Bunu yapabilen insanlar genellikle bir cüppe giyer ve yüksek bir kürsüde otururlar. Onlara yargıç denir.

Bir insanın böylesine insanüstü bir güce sahip olmasının tek bağışlanacak yanı, bunu haklı bir şekilde kullanması olabilir ancak.

Peki, böyle bir güç, haklılığa hiç aldırmazsa ne olacak?

Hemingway’in Silahlara Veda kitabında İtalyan ordusunun bozguna uğradığı bir dönemde, bir mağarada askerleri yargılayan askerî yargıçları anlattığı bir sahne vardır, verdikleri kararın kendi kaderlerini asla etkilemeyeceğine emin bir aldırmazlıkla, her kararda şapkalarını giyip, selam vererek insanları ölüme mahkûm ederler. Rock Hudson’la Vittorio de Sica’nın oynadığı filmde de bu sahne müthiştir. Kararlarını verir ve insanları idam mangasının önüne gönderirler.

Epeyce uzun süren bir hapislik döneminde çeşitli defalar yargıç karşısına çıktım, anlattıklarımı dinlemediler bile, ben suçsuzluğumu anlatan kanıtları sıraladıkça, onlar aynı suçlamaları sanki ben hiç konuşmamışım, hiçbir şey söylememişim gibi tekrarladılar. Önce beni müebbete mahkûm ettiler, sonra on buçuk yıla mahkûm oldum ve beni tahliye ettiler.

Bu yazıyı yazarken, tahliyeme savcının itirazı sonucunda bir yargıcın vereceği yeni kararı bekliyorum, yeniden hapse de atabilirler.

Ben hem müebbet hapse mahkûm olduğumu hem de tahliye olduğumu aynı yargıcın ağzından farklı zamanlarda duydum. Tahliye edilmek de beni müebbete mahkûm olmak kadar bunalttı çünkü hakkımda bir karar verme yetkisine sahip olmaması gereken birileri tarafından serbest bırakıldığımı biliyordum.

Ben hapisten çıktım ama binlerce masum insan hapiste kaldı.

O demir parmaklıklar ve kalın duvarlar cangılından çıktığımda ardımda çaresiz insanlar bıraktım.

Üç yıldan fazla bir zaman küçük bir hücrede iki mahkûmla birlikte kaldım, hiçbir suçları yoktu, söylediklerini kimse dinlemiyordu, defalarca suçsuz olduklarını anlatmalarına rağmen Silahlara Veda’daki yargıçlara benzeyen birileri tarafından mahkûm edildiler.

Aralarından biri oğlumla aynı yaştaydı, tutuklandığında yeni evlenmişti. Dindardı ama aynı zamanda felsefeye ve bilimsel araştırmalara da meraklıydı.

Müthiş bir el becerisi vardı, imkânların çok kısıtlı olduğu yerde akla gelmeyen malzemelerden akla gelmeyecek şeyler yapardı. Tuz paketlerinden dumbbell, çatallardan mandal, çay kaşıklarından cımbız yapabilirdi. Hapishane yemeklerine değişik malzemeler katarak yepyeni yemekler icat ederdi. Adı Selman’dı. Şikâyet etmenin, Tanrının çizdiği kadere karşı gelmek olduğunu düşünür ve asla şikâyet etmezdi.

Çeşitli nedenlerden dolayı hiç ziyaretçisi yoktu.

Bundan da şikâyet etmezdi.

Bir gün plastik masada yeni romanım Hayat Hanım’ı yazarken avludan bir müzik sesi duydum. Bir flüt sesi. Avluya çıktım. Selman sırtını duvara dayamış, gözlerini kapamış elindeki flütü çalıyordu. Çevredeki hücrelerde sesler kesildi. Herkes bu beklenmedik müziği dinliyordu. Şarkı bittiğinde müthiş bir takırtı duyuldu. Çevre hücredekiler kantinden almış oldukları şekerlemeleri atıyordu bizim avluya. Bu, alkış ve “bis” anlamına geliyordu. Saatlerce çaldı Selman.

Avlu kapısı kapanınca, “bu flütü nereden buldun” dedim. Takvim kartonlarından yapmıştı. Elinde bir mezura olmadığı için deliklerin aralıklarını parmak hesabıyla belirlemiş, plastik bir soda şişesinin ağzını kesip flüte ağızlık olarak takmıştı.

Yeryüzünde hiçbir müzik aletinden duyulamayacak bir ses çıkıyordu flütünden, çok değişik ve biraz kalınca bir sesti, çalarken neredeyse hiç nota kaçırmıyordu.

Sadece kederli türküler değildi çaldıkları, bazen eğlenceli havalar da çalıyordu ama genellikle hüzünlü bir sese kayıyordu flütü.

Benim oğlum gibiydi.

Kimsesi gelmiyordu.

Bir tek kez bile yakınmadı.

Kâğıttan bir flüt yaptı. Sırtını duvara dayayıp onu çaldı.

Bir geceyarı hapishaneden çıktığımda bana ne hissettiğimi sordular, özgürlüğüne yıllar sonra kavuşan birinin sevindiğini duymak istiyorlardı, biraz üzgün olduğumu söyledim.

Binlerce masumu ve kâğıt flütüyle Selman’ı o duvarların ardında bırakmıştım.

Suçsuz olduklarını biliyordum ve gücüm onları kurtarmaya yetmiyordu, kimse onların anlattıklarını dinlemiyordu. Sadece yargıçlar değil neredeyse toplumun çok büyük bir kısmı, mağarada idam cezası veren o aldırmaz adamlara dönüşmüştü. Kasketlerini giyiyor, bir selam veriyor, idam mangasının önüne gönderiyor ve yeni kurbanlarına dönüyorlardı.

O mağarayı gördükten, masum mahkûmların çektiklerine tanıklık ettikten ve kâğıttan flütü dinledikten sonra o hapishaneden çok mutlu çıkmak mümkün değil. İnsan kendini bir büyük suçun yardakçısı gibi hissediyor. Hapishanede bir haksızlığın kurbanıyken, dışarı çıktığında büyük bir haksızlığın suç ortağı oluyorsun.

Dünyadaki en korkunç şeyin senin kaderin hakkında karar verme gücüne sahip olan biriyle karşılaşmak olduğunu biliyorum, böyle bir güce sahip olanın senin hiçbir söylediğine aldırmamasının nasıl azap verdiğini, insanı nasıl aşağıladığını da biliyorum.

Kâğıttan bir flütten nasıl bir ses çıktığını, dinmemiş bir özlemi nasıl dile getirdiğini de biliyorum.

Yeniden tutuklanma ihtimalim olduğunu da biliyorum.

Ama Selman için tutuklanmak bir ihtimal değil, o zaten tutuklu.

Ve benim oğlumla yaşıt, tuzdan dumbbell, kâğıttan flüt yapıyor.

Gelen kimsesi yok.

Hiç şikâyet etmiyor.

Sadece sırtını duvara dayayıp, flütünü çalıyor.

 

* Bu yazının İngilizce çevirisi 10 Kasım 2019 tarihli The Observer gazetesinde yayımlanmıştır. 

T24 https://t24.com.tr/k24/yazi/kagit-flut,2455

Erişim:24/02/2020

 

 

DERSİM’İN YENİ YÜZÜ (BU YENİ YÜZE BİR EL VERİN)

Aslında bu yazının başlığı şöyle idi: DERSİMLİLERİN DEVRİMCİLERİNE, HALKINA VE KADINLARINA ÇAĞIRI: BÖLÜNMEYELİM, BÖLÜŞELİM”

Ben yazıyı bitirip düzenleme ve baskı için grafikere gönderdikten sonra Diyarbakır’dan değerli dostum İbrahim Güçlü arayıp PKK’nin bizi (Dersimlileri ve Komünist Başkanını) tehdit ettiği haberini verdi. PKK’nin birkaç sitesinden yazıyı okuyunca haliyle yazının başlığı ve sonu da bu yeni ek ve düzenlemeye mecbur ve mahkum oldu.

Kendisini doğuran ve doğurtanın verdiği adla Emirali, devletin kimliğine yazdığı adla Fatih Mehmet Maçoğlu. Osmanlıdan Cumhuriyete belediyeciliğn bu coğrafyada ilk kuruluşundan bu güne birbuçuk asırdan (155 yıl) fazla zaman geçti. Bu ülkenin komünist namıyla ilk ve tek Başkanını Dersim’in küçük bir ilçesi Ovacık’ın halkı hak etti.

Bu Komünist Başkan Dünyada ve Ülkemizde; her ırktan, her renkten, her görüş ve her sınıftan öyle çok insanın gönlüne girdi ki, ziyaretçileri Dersim’in iki büyük kutsalı Munzur Baba ve Düzgün Babanın ziyaretçi sayısını geçti. Dersim’i ülkemizin ve Dünyanın markası haline getirdi. Osmanlı’nın Fatih Mahmet’i İstanbul’u kılıçla, okla, mızrak vb silahlarla fethetti. Bizim Fatih Mehmet’imizde insanların gönüllerini sevgiyle, saygıyla, dürüstlük ve asaletle fethetti.

Bizim Başkanın kömünistliği; marxsizmin teorisinin yoksun ve yoksulu, fakat marxsizmin pratiğinin en zenginlerinden. Anlayacağınız sosyalist ahlakı içselleştirerek kimlik ve kişiliğine dönüştürmüş. Hani Karl Marx’ın kendisine yönelik bir özeleştiri olarak da alabileceğimiz; “Filozoflar dünyayı hep yorumladılar. Ama dünyayı değiştirmek için parmağını dahi oynatmadılar.” Sözü var ya…

Bizim Başkan parmağını değil tüm bedenini çevresinden başlayarak dünyayı devrim için değiştirmeye adayarak bu konuda Marx’ı çok fazlasıyla aşmış durumda.

Ben şahsen bir dönem daha Ovacık’ta kaldıktan sonra merkeze gitmesini istedim. Fakat o ve onun siyaset arkadaşları dinlemediler. Bu nedenle O’na ve arkadaşlarına kırgın ve kızgınım. Neyse olan oldu, şimdi Dersim merkezde yarışıyor.

Karşısındaki güçlere bakıyorum da; ilk sırada sol güçlerin bileşenlerinin (EMEP-ÖDP,ESP ve diğer sol guruplar) oldukları HDP var. Belirli diğer iki güçte; Dersim’in katili Kemalist diktatörlüğün partisi CHP ve postalcı, üniformacı Kemalist diktatörlüğü yıkarak yerine geçen takkeci, takunyacı teokratik AKP diktatörlüğü var. Hadi bu iki Dersim düşmanı diktatörlük partilerini anladık. Onlar görevlerini icra ediyorlar. Peki size ne oluyor, solcuyum, devrimciyim diyenler? İttifak yaptığınız HDP’ye bu halk üç dönem aralıksız belediyeyi verdi. Peki HDP belediyeleri bu halka ne verdi?

Şimdi siz, iki diktatörlük partisini (AKP-CHP) bırakmış Komünist Başkanla uğraşıyorsunuz. Sizin mücadele önceliğiniz faşit diktatörlük partileri mi, yoksa sosyalist komünist Başkan Fatih Mehmet Maçoğlu’mu? 2007 seçimlerinde yine bu hatayı yaptınız. Siz Şerafettin Halis’i seçtirmeye çalışırken, ben de bağımsız devrimci aday Sinan Samat için çalışıyordum. Yerel medyaya ve sizin sitelerinize yazılar yazdım. Sizin temsilcilerinizle görüşmeler yaptım. Ama dinlemediniz ve bizimle ittifak yapmadınız. Siz iki MV nin oyu kadar oyu alarak tek bağımsız MV çıkardınız. Sizin fazla oylarınızın yalnızca çeyreği verilseydi Sinan Samat MV seçilecekti ve Dersim düzen partilerine geçit vermeyerek iki bağımsız devrimci MV çıkarma ünvanını kazanacaktı. Sizin bu benci ve bencil tutumunuz nedeniyle sabah akşam size küfür ve hakaret eden Kamer Genç’i Sinan Samat’ın yerine parlamentoya siz gönderdiniz. Dersim halkı değil. Ben 2007 seçiminde düşmanım CHP’nin adayı diye; kayınbiraderim, dayımın oğlu, çocukluk arkadaşım olan Vahdet Sinan Yerlikaya’ı yaptığım çalışmalarla engelledim. 2007 seçiminde yazdığım bildiri ve yazılarla ve yaptığım afişle; Rize MV Şevki Yılmaz, MHP’li Fırıldak Kubi’nın yanlarına Kamer Genç ile Vahdet Sinan Yerlikaya’nın resimlerini koyarak şu soruyu sormuştum. Afişin en üstüne “Dersimliler siz bunlara layıkmısınız?” Afişin en altına da “Dersimliler bunlar size layık mı?” İşte bu afişim ve birkaç yazımla Dersimliler düşündüler ve CHP’ne yol vermediler. Yapılan araştırmalar benim bu karşı çalışmalarımla CHP’ne binin üzerinde oy kaybettirdi. CHP yani Vahdet Sinan Yerlikaya yalnız 242 oyla seçim kaybetti. Siz ise düşmanınız CHP ile Kamer Genç’i bırakıp Sinan Samat ile uğraştınız. Siz bu gün yine aynı noktada ve aynı hatada ısrar ediyorsunuz. Komünist Başkan yerine AKP veya CHP adayını seçtirmenin aracı olacaksınız. AKP ve MHP faşist bloğuna MV vermeyen tek il olan Dersim’in Belediyesini komünist başkan yerine bu faşistlere vermenin sorumlusu olacaksınız. Dersim devrime yürürken size kösteklemek değil, desteklemek görevi düşer.

2560 yaşındaki Konfüçyüs (M.Ö 551 – 479 ) bakın bize-size nasıl sesleniyor:

*Aradığını bilmeyen bulduğunda anlayamaz.

*İnsanlar sahip olduklarını küçümser, sahip olamadıklarını önemser.

*Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir”

Siz Dersim’de Komünist Başkanı engellerseniz, engellediğiniz Komünist Başkan değil Dersim halkı olacaktır. Engellediğiniz Dersim’in Devrimi olacaktır. Hele bir de Komünist Başkanı engellemenizle iki diktatörlük partisi CHP-AKP ni Dersim’in yerel iktidarına (Belediye) getirirseniz, bununda karşı devrimciliğin dik alası olacağını siz benden daha iyi bilirsiniz. Bunun bedeli de çok ağır olur. Bu bedelin altından hiçbir siyası kurum ve kişi çıkamaz.

Sartre’a göre insan eylemlerinden ve seçimlerinden sorumlu bir varlıktır.

Bu suçu Alman düşünür Karl Jaspers şöyle tanımlamıştır:
Adaletsizliği yapan suçludur.
Ona bunu yaptıran da suçludur.
Yapılan adaletsizliği doğrudan ya da dolaylı destekleyen de suçludur.
Adaletsizliği yapanları iktidara taşıyanlar daha da suçludur
.

Komünist Başkan arıcılarla

Dersimliler 1937/38 soykırımını kötü bir milad olarak kabul ederler. 1938, Dersim’in miadı, Tunceliliğin de miladı oldu. O nedenle 1937 öncesine döyre kırmanciye” bizim çağımız, sonrasına da döyre tırçiye, Türklük çağı derler.” Bırakın da bu Komünist Başkanla kendi çağımıza, özümüze yani döyre kırmanciyeyi yaşayalım.

Kadimden beri DERSİM olan memleketimizin adını İT zihniyetli Cumhuriyet kurucuları, bu cumhuriyeti en büyük destekle kendilerine sunan Dersim Alevilerine; dilinizi, dininizi ve ırkınızı terk ederek benim dilime, dinime ve ırkıma döneceksinizi dayattılar. Dersimliler bunu kabul etmedikleri için Kemalgiller; siz gümüşseniz biz de tunçuz ve sizi tunçla ezeriz deyip 1935 te adını Tunceli’ye(Tunç-eli) çevirdiler. Ardından da tunçlarıyla 1937/38 de Dersim’i kırıp ezdiler. Şimdi bütün dünya bu seçimde Dersimlilere bakıyor. Bakalım TC Devleti Dersimlilerin ne kadarını Tuncelileştirerek Kemalistleştirip celladına aşık hale getirmiş.1937/38 soykırımının ardılları olan bizlerden halen Kemalist diktatörlüğün Tuncelileştirilemeyip Dersimli kalanları, akıllarına ve vicdanlarına şu soruyu sormalılar. Benim Dersimli kimliğimi Kemalist Kemal (Kılıçdaroğlu) mı yoksa Komünist Başkan mı daha fazla onurlandırarak temsil eder?

“Her millet layık olduğu kişiler tarafından yönetilir.”

Tüm Belediye Başkan adaylarını önünüze koyarak şu soruları aklınızdan süzülmüş vicdanınıza sorun:

Bu adaylardan hangisi benim Dersimli kimliğimi onurlandırıyor?

Partimin adayı mı?

Aşiretimin adayı mı?

Akraba adayım mı?

Yoksa Komünist aday mı?

Hangisi Dersim’e iş, aş, doğruluk, şeffaflık, dürüstlük, onur, gurur ve güzellik getirir?

Herkes aklına ve vicdanına sorduğu bu soruların cevabına göre oy kullanırsa yanılmaz. Sorun ve sorgulayın. Ne diyordu 2500 yaşındaki en baba filozof SOKRATES;

“Sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez. Herkes sorularından ibarettir.”

 

 

Dersim’den hep basiretsiz ve beceriksiz Kemallerin çıkmadığını, gönül Fatihlerinin de çıktığını Dünya âlem gördü de siz mi göremiyorsunuz? Yoksa görüp anladığınız halde benim adamım, benim partim, benim siyasetim bencilliğine kurban mı ediyorsunuz Dersim’i ve Devrim’i?

Şimdi bana soracağınızı tahmin ettiğim şu sorunuzu yanıtlayayım. Medem sen bu Kominist Başkana kızgın ve kırgınsın neden destekliyorsun? Hemen söyleyeyim ki, benim Komünist Başkanla herhangi bir akrabalık, aşiret vb hiçbir yakınlığım yok. Benim Komünist Başkanla hiçbir illiyet bağım da yok. Ben Komünist Başkanı değil memleketim Dersim’i ve Dersimli hemşerilerimi destekliyorum. Biraz a priori (akıl yürütme) yapan herkes bu kanıya ulaşır.

Komünist Başkan mükemmel bir Başkan mı diye sorarsanız size hayır derim. Sizi direk olarak, pürüzlü mükemmel diye yanıtlarım. Bu pürüzlü mükemmelliği anlamak için de; Medicat kitaplarından çıkan, Mehmet R. Doğan HYPERLINK “https://www.kitapyurdu.com/yazar/yigit-ahmet-kurt/191997.html”‘un yazdığı Pürüzlü Mükemmellik kitabını okumanızı öneririm.

Adam bir fenomene dönüşmüş. Yukarıda söylediğim gibi, adamın ziyaretçileri Dersimlilerin iki kutsalı Munzur Baba ve Düzgün Baba’nın ziyaretçilerini katlamış durumda. Çağımız toplumlarının en önemli besin ve beslenme kaynağı turizmdir. Bu adama gelen turistlerden Komünist Başkan değil Dersimliler yararlandı ve yararlanacak. Ben Dersimlilerin makus talihini ve tarihini değiştirecek aday olarak bu Komünist Başkanları (4 ilçe ve il) görüyorum. Lütfen siz de elinizi aklınızın süzgecinden geçmiş vicdanınıza koyarak kendinize sorun.

Sizin adayınızda böyle bir misyon var mı?

Sen ey Dersimli; seçimin (oy’un) geçimindir, kaderindir. Oyunu kendine, kaderine, geleceğine, çocuklarına, torunlarına ver. Oyunu işine, aşına ver.

Senden oy isteyene şunları sor: Oyuma karşılık sen bana ne vereceksin?

İşimi bereketlendirip, aşımı bollandıracak mısın?

Benim Dersimliğime bağlı ve bağımlı kimliğimi onurlandırıp, gururlandırarak şereflendirecek misin?

Şu Dersim’in makus talihini değiştirip dönüştürecek misin?

Yoksa kendin mi köşeyi döneceksin?

Sor be kardeşim. Her zaman, her yerde sor.

Sorarak, sorgulayarak, düşünerek oy ver. Çünkü seçimin geçimin, oy’un da kaderin olarak sana geri döner.

 

Sizin şunu merak ettiğinizi biliyorum. Ovacık’ta yaptı ama Tunceli farklı bir yer burada ya, yapamazsa? Haklısınız yapamaz ve yaptırmayız da. Biz onu yalnızca seçeceğiz. Başkanlık yaptırmayacağız. O’nun işi Dersim’i Dünyaya tanıtmak. Başkanlığı siz yani halk yapacak. Dersim Halkı artık bu saatten sonra hiç kimseye kendini yönettirmez (güttürmez). Ancak yönetişir. Biz kendi kendimizle, Terzi Fikri modelindeki gibi yönetişeceğiz. Bunu nasıl mı yapacağız. Belki de bizim Komünist Başkan doğmadan yazdığım, omuzdaşım, gönüldaşım, devrimci rol modelimiz Fatsalı Gürcü Terzi Fikri’nin Fatsa’sında gözlemleyerek yazdığım makalenin çok geç bir versiyonu için şu linkteki Terzi Fikri makalemi okumanızı öneririm. (http://www.suvaridergi.org/content/view/322/2/)

SON SÖZ OLARAK ÜÇ KESİM DERSİMLİYE…

  • DERSİM DEVRİMCİLERİNE: Bu seçim Dersim için Dersim’deki devrimciler için yalnızca bir yerel seçim değildir. Dersim genelinde varoluş veya yok oluş seçimimizdir. Eğer yukarıda aktarmaya çalıştığım gerekçe ve gerçeklere rağmen inat ederek bir Komünist Başkanı engelleyerek, Dersim düşmanı partileri (AKP-CHP) Dersim’de kazandırırsanız, Dersimlilerle beraber buna neden olanlar da kaybeder. Yapacağınız en büyük devrimcilik bir fenomen olan Komünist Başkanın tüm kusur, hata ve eksikliklerine rağmen, Dersim ve devrimciliği önceleyerek adayınızı geri çekip Komünist Başkanda birleşmenizdir. Böyle bir erdemlilikte Komünist Başkan seçilir fakat sizler DEVRİMCİLER, DEVRİM ve DERSİM kazanır. Lütfen bu erdemi kendinizden ve Dersim halkından esirgemeyin. Birbuçuk asır (155 yıl) da ilk defa bir devrimci (Komünist) Başkan Dersim’e nasip oldu. O’nu yok etmek devrimcilerin işi değil. O iş karşıdevrimcilerin işi. Hem Dersim’in hem de kendinizin, geleceğini yok etmeyin. Kurucuları arasında bulunduğum eski Partim, ÖDP ile EMEP ve ESP’li yoldaşlar ve HDP’li hevaller, gelin Dersim’de bölünerek külfetleri değil, birleşerek nimetleri bölüşelim. Devrimci mücadele geçmişimizde bölündükçe mağdur olduğumuzu ve Dersimlileri de mağdur ettiğimiz bir gerçeklik değil mi? Bu ülkenin her tarafında devrim şehitlerinin olduğunu ben de biliyorum. Fakat şu küçücük nüfusuna rağmen gerek toprak altındaki devrim şehitlerimizle, işkencehaneler ve cezaevlerindeki devrimci sayımızı Türkiye’nin diğer illerine kıyasladığımızda bu il açık ara mağduriyet birincisi olmaz mı? Bütün bunlarda biz devrimcilerin hata ve kusurları hiç yok mu? Sorular çoğaltılabilir.

Yirmi yıla yakın süredir Aleviliği ve Dersimliliği Orta Asyadan Ortadoğu, Mısır ve Kızıldeniz kıyılarına kadar giderek, yerlerinde araştıran biri olarak şunu gördüm. Roma ve Vatikan Dünya Hristiyanlık alemi için ne ifade ediyorsa; Güney Amerika kıtasındaki Alevilerden başlayarak, Avrupa’nın Fransa ve İtalya’sından Balkanlara, Anadolu ve Ortadoğudan geçerek İran, Pakistan, Afganistan üzerinden Hindistan’a ulaşan coğrafyadaki Dünya Alevileri için Dersim’de öyle bir başkenti ifade ediyor. Yapılan ve yapılacak araştırmalarla bunun yakın gelecekte tüm dünyada anlaşılacağından ve görüleceğinden eminim. Dersim’in yakın gelecekte Dünya Kızılbaş-Alevilerinin başkenti-merkezi olduğu ve olacağı anlaşılacak, görülecek. Neden, ikinci bir kızıllığın kızıl komünistlerin de başkenti olmasın. Yoldaşlar, hevaller gelin BİR olalım, PİR olalım. BİR olamıyorsak Dersim için BERABER olalım. Kimi değil, neyi seçeceğimizi ve nasıl yönetişeceğimize karar verelim. Bu seçimde tüm Dünya biz Dersimlileri izliyor. Dersim’de komünistler (Devrimciler) mi kazanacak, yoksa düzen partileri CHP-AKP mi? Bu seçim Dersimlilerin Dünyadaki aynası olacak.

  • DERSİM HALKINA: Bu yerel seçimde Dersim özelinde yalnızca Belediye Başkanı seçmeyeceksiniz. Kaderinizi oylayacaksınız. Ya yenileneceksiniz, ya da Düzen partileri CHP-AKP kazandığında Dersim yenilmiş olacak. Komünist Başkan seçildiğinde ise yenilenmiş devrimci bir Dersim olacak.

Size hiçbir şey öğretemem, sadece sizlerin düşünmenizi sağlayabilirim.” SOKRATES

Bu seçimde partinize, aşiretinize, akrabanıza değil kendinize, çocuklarınıza, geleceğinize, ekmeğinize, aşınıza, onurunuza, gururunuza oy veriniz. Adaylardan hangisi bu ihtiyaçlarınıza cevapsa ona yani kaderinize, kendinize oy verin.

  • DERSİM ANALARINA VE ANA ADAYLARINA: Son sözüm size ey analar!. Biliyorum ki, siz bu güne kadar hep eşlerinizin, babalarınızın, ağalarınızın ve Pirlerinizin istekleri doğrultusunda oy verdiniz. Gelin bu paradigmayı bu seçimde tersine çevirin. Bir kez de onlar sizin istediğiniz şekilde oy versinler. Biliyorum söylemenizle vermezler. Ama siz diretir ve dayatırsanız vermeye mecbur kalırlar. Bundan 2400 yıl önce Penepolis’te ve onbinlerin savaşlarında kadınlar savaşı şöyle durdurdular. Savaşlarda kocalarını ve evlatlarını kaybeden kadınlar başka çare bulamayınca, kendi aralarında örgütlenerek şu kararı aldılar. Savaşa giderseniz sizinle asla yatmayız dediler kocalarına ve bunu da uyguladılar. Bu kadın direnişi oyle bir noktaya geldi ki, erkekler yatacak kadın bulamayınca savaştan vazgeçmek zorunda kaldılar. 2400 yıl öncesinin kadınlarının yaptığını bugün siz neden yapmayasınız? Şimdiden eşlerinize şunu tebliğ edebilirsiniz. Bak kocacığım, erkeğim eğer sen Komünist Başkana açık oy kullanmazsan benimle bir daha asla ve kata aynı yatağa giremezsin. Şimdiye kadar ben senin dediklerine oy verdim. Bir defada ve bu defada şimdi sen benim komünist Başkana açık oy vereceksin. Bunu der ve seçimden on gün önce uygulamaya başlarsanız kesinlikle kazanırsınız.

Sizin için ne güzel söylemiş büyük Alevi ozan Neşet Ertaş; “Kadınlar insandır, erkekler insanoğlu.” Ey insanlar (kadınlar) şu oğullarınızı yola getirin. Osmanlı’nın Fatih Mehmet’’i İstanbul’u fethederek karanlık orta çağı değiştirdi. Bizim Fatih Mehmet de insanların gönüllerini fethederek Dersimlilerin makus ve mağdur talihini değiştirebilir. O’na destek olalım. Köstek olmayalım. Köstek olanları engelleyelim. “Vicdanımız, biz onu öldürmedikçe, yanılmaz bir yargıçtır. Honore de Balzac” Oyunuzu başkalarına göre değil vicdanınıza sorarak verin. Yanılmazsınız. Akıl ve vicdanınızdan süzülen iç sesinizin onayladığı olmalıdır oyunuz. Bitaraf olursanız bertaraf olursunuz. Vicdanınıza taraf olun.

Gelin Elele vererek; Dersim merkeze ve 4 ilçesine komünist adayları seçerek, Dünya Alevilerinin Başkenti olan Dersim’imizi Dünya Devrimcilerinin (komünistlerinin) de Başkenti yapalım.

İYİ DE SEN KİMSİN DİYENLERE:

  • Deniz Gezmiş ile aynı somunu paylaşmış,
  • İbrahim Kaypakkaya ile aynı tastan çorba kaşıklamış,
  • Atatürk ile (müritlerinin ihbarı ile) davalaşarak 1,5 yıl hapis cezası almış,
  • Kenan Evren diktatörüyle davalaşarak diğer 12 Eylül darbecileriyle birlikte yargılanma süreçlerinin başlamasının önünün açılmasına katkıda bulunmuş,
  • CHP Dersim katili faşişt bir partidir kapatılsın ve Genel Başkanı K. Kılıçdaroğlu siyasetten men edilsin diye Tunceli adliyesinde dava açarak bu davayı Ankara’ya Yargıtay Başsavcılığına kadar taşımış.
  • 12 Eylül faşist anayasasından başlayarak günümüze kadar her seçimde oyunu perde arkasında değil sandık heyeti huzurunda ve açık kullanan ve bundan önceki iki seçimde de HDP’ne açık oy vermiş,
  • 70 yaşına gelerek yaşlanmış ama eskimemiş, proletarya çağından prekarya çağına evrilmiş, yenilenmiş ama yenilmemiş hala iri ve diri bir DEVRİM’cidir.

Ama daha da özeti ben;

Munzur Baba ile Düzgün Baba’nın sizin başınıza sardığı bir atsineğiyim, her yerde sürekli olarak üzerinize yapışır, sizi uyandırırım. Varoluş gayem sizin  uyuyan  bedenlerinizin  üzerine  konarak hepinizi  uyarmaktır.  Sizler  kızgınlıkla  sarsarak  beni uzaklaştırmaya çalışsanız da ömrüm birinizin bedeninden yükselip bir diğerine konmakla nihayet bulacaktır. Benim gibi bir başkasını da kolay kolay bulamazsınız ve bu yüzden sizlere beni sakınmanızı ve Tanrı, size acıyıp benim yerime başka bir at sineği gönderinceye kadar dinlemenizi salık veririm.

SAYGILARIMLA. – Dersimli Çoban                                                                                                

NOT VE ZORUNLU BİR EKLEME: Bu yazıyı bitirip düzenleme ve baskı için grafikere gönderdikten sonra PKK’nin kurucularından Ali Haydar Kaytan’ın Komünist Başkanı ve onun şahsında Dersimlileri tehdit eden açıklaması haberini Diyarbakır’dan İbrahim Güçlü dostum verdi. Dört değişik siteden okudum. PKK’nin kurucularından Kandil’deki Ali Haydar Kaytan Komünist Başkanın çekilerek HDP adayının desteklenmesini emrediyor. PKK’nin bu açıklamasının ajanslara düştüğü aynı dakikalarda da (08 Mart 2019) Tayyip Erdoğan Yanına İBO’yu da alarak Urfa’da seçim mitingi yapıyordu. HDP 3-5 MV çıkardığı halde bu seçimde belediye başkan adayı göstermeyerek Apo’nun memleketi olan kadim Kürt kenti Urfa’yı düzen partilerine bıraktı. Ama Dersim’e gelince devrimcilere bile geçit yok.

Ey Dersimliler!.. Bu kişi ve anlayışına 31 Martta gerekli yanıtı ver. PKK, Dersim’de HDP adayını Komünist Başkan lehine çekip onu desteklemedikçe hüsrana uğratmak boynumuzun borcu oldu. Aynı şey Dersim CHP lileri için de geçerli. Dersim’i partilerinin önünde ve üzerinde gören her CHP li PKK’ye inat Komünist Başkana oy vermeli. Hatta CHP Dersim merkez özelinde bir onurluluk örneği olarak adayını geri çekip Komünist Başkanı desteklemelidir.

ÖNEMLİ NOT VE DİASPORA DERSİMLİLERİNE ÇAĞIRI: Ülkenin ve Dünyanın her yanına savrulmuş Dersimliler ve Dersim dostları ve Devrimciler, sizlere de bu konuda büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. Bu seçimde komünist başkanlar seçildiğinde sevinerek, gururlanacak ve Dersimlilere teşekkür edeceksiniz. Düzen partileri kazandığında ise üzülerek, kızarak bize küfürler edeceksiniz. Karanlığa küfredeceğinize neden bir mum yakmıyorsunuz? TESEV ve TÜİK araştırmalarına göre, şu anda nüfusu 33 bin olan Dersim’in dışarda (diaspora) yaşayan nüfusu 300 bin den fazla. Bu dışarıdaki Dersimlilerin yalnızca %10-15 memleketteki eş, dost, akraba ve yakınlarına bir telefon açar veya mesajla ulaşırsa seçimin de Dersim’inde kaderini değiştirirler. Hiç kimse, ben Dersim’de değilim orada oy kullanmıyorum bana ne diyerek bu sorumluluktan arınamaz. 1 Nisan 2019 zun ONUR’unu da AR’ınıda hepimiz ortak paylaşacağız. Ben bu seçimde Dersim’de komünist adayların kazanmasını çok istedim ama bu konuda hiçbir şey yapmadım akli ve vicdani sorumluluk gerektiren durumdur. Bu soru ve sorumluluk Dünyanın her tarafındaki Dersimlilere, Dernek ve vakıflarına özel ve tüzel kişi ve kurumlarına düşüyor. Dünyanın neresine giderseniz gidin ne siz Dersim’i bırakabilirsiniz, ne de Dersim sizi bırakır. Dersim bir aşktır. Aşkınızı terketmeyin. Dışarıdaki Dersimliler, iç Dersim’e (içinize, yüreğinize) el verin. Ses verin. Nefes verin.

Bu seçim Türkiye’de iki istisnanın dışındaki her yerinde yalnızca yerel seçimdir. İki istisna olarak AKP ve Dersim için kader seçimidir. AKP için zirveden aşağıya yuvarlanmanın başlangıcı olacak mı?

Dersim için de devrimden ve Dersimlilikten, Komünistlikten, devrimcilikten geriye düzen partilerine dönüş olacak mı? Bütün Dünya bu gözle bu seçimde Dersim ve AKP’ni izleyecek.

Bu yazıyı okuduysanız ve katılıyorsanız en geniş şekilde dağılımına katkı koymalısınız.

Bu yazının; face book, twitter, instragam vb diğer sosyal medya araçlarıyla en geniş dağıtımı için her Dersimli ve Dersimlilerin dostlarıyla devrimciler üzerine önemli görevler düşüyor.

08 Mart 2019

Dersimli Çoban

 

NEDEN, NASIL, NEREYE VE NE ZAMANA KADAR ALEVİCİLİK YAPACAĞIZ?

Yüzyıllardır hemen tüm yönetenler ve dinler tarafından Alevilik kötüleniyor. Alevilik kötülenirken, Alevilerde zındık, kafir, dinsiz, mürteci vb hakaretlerle her çağda önce aşağılanıyor ardından katlediliyorlar. Tam onlar (Koçgiri, Dersim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi vb. katliamlar) geride kaldı affedelim ve unutalım derken yeni teşebbüsler geliyor. Geçtiğimiz haftalarda ve aylarda; Maraş, Adıyaman, Çorum, Malatya ve İzmir’de Alevi evlerine x (çarpı) işaretleri konulup, korkutularak tehdit edildiler.

NEDEN ALEVİCİLİK YAPACAĞIZ?

Asırlardır süren bu Alevi katliamlarının kendiliğinden durmayacağı aşikardır. Kendiliğinden olmayacak son bulmayacak bu vahşetleri ve tehlikeleri ancak kendimiz durdurabiliriz anlayışının pratiğe yansıtılmasıdır bu site organizasyonu. Hemen baştan belirtelim ki; bizim Aleviciliğimizin dincilik ve mezhepçilikle ilgi alakası yoktur. Bizim Aleviciliğimiz; yüzyıllardır Alevi kimliğimize ve kişiliklerimize karşı devam eden baskı, zülüm, karalama, hakaret ve katliamlara karşı bir savunmadır. Bunlar bittiğinde bizim Aleviciliğimiz de biter.
BİR AFRİKA ATASÖZÜ DİYOR Kİ; “Aslanlar kendi tarihlerini yazıncaya kadar, tarih hep avcıların yalan ve yanlışlarla dolu kahramanlık hikayeleriyle dolu kalacaktır.”
Bu sözü Alevilere uyarlarsak; “Aleviler kendi tarihlerini doğru yazmadıkları sürece düşmanlarının yalan, iftira, karalama ve katliamlarına maruz kalacaklardır.” MY
Bu katliam ve vahşetlerde en büyük pay ve sorumluk devlet yönetimlerinde olmakla beraber, Aleviliklerini gizleyen, saklayan, korkan, kaçan, dönen ve dönek Aleviler de büyük ölçüde sorumludurlar.

NE ZAMANA, NEREYE KADAR ALEVİCİLİK?

• Sus(turul)an saklanan Aleviler seslenip, konuşuncaya, açıklayıncaya ve göğüslerine vurarak BEN ALEVİYİM DEYİNCEYE kadar ALEVİCİLİĞİMİZ SÜRECEK.
• Yok sayılan Aleviler var oluncaya kadar, Bilinmeyen Alevilik bilininceye, bildirilinceye kadar BİZİM ALEVİCİLİĞİMİZ DEVAM EDECEK.
• Alevi olanlar korkmadan, saklanmadan ve saklamadan; “Ben Aleviyim, ben de Aleviyim rozet, kolye, bilezik, bileklik vb ile dolaşıncaya kadar ALEVİCİLİK yapacağız.
• Bu bir Alevi manifestosu olarak ALEVİFESTO’dur.
• Uyutulmuş ve halen uyuyan Alevilere, Aleviliğin ticaretini yapan Alevi tüccarları tarafından satılmış. çalınmış ve çarpıtılmış Aleviliğe, Kürtlerin Kürtleştirmeye, Türklerin Türkleştirmeye çekiştirdikleri Alevilere bir uyanış ve diriliş manifestosudur.

  •  Türkmenleri (Türkçe konuşan Aleviler) Türkleştiren, Kırmançları (Kırmanci=Zazaca=Dersimce=Deylamice) konuşan Alevileri Kürtleştiren algı operasyonu ve kültür faşizmi bitinceye kadar Alevicilik yapacağız.

• İnsan aklı aynı zamanda onun kanatlarıdır. Kanadın birinde bilim, diğerinde hümanizma yüklüdür. Hurafeleri gerçek gibi öğretmek yapılacak en korkunç kötülüktür. Masallar masal, efsaneler efsane olarak anlatılmalıdır. Boş inançları gerçek diye göstermek tehlikelidir. Bunları 1800 yıl önce söyleyen ilk Alevi analarından HYPATİA’dır.


ALEVİ ANASI HYPATİA (MS. 2. YY da İskenderiye’de yaşamış düşünür, matematikçi, filozof kadın.) “Yanlış da olsa düşünmek, hiç düşünmemekten daha iyidir.” Sözü ona aittir.

Farklı kimlikleri (Ermeni, Kürt, Alevi, Hristiyan vb) nedeniyle baskı şiddet vd yollarla dışlanarak ötekileştirilenler bu kimliklerinden kaçarlar. Bu özgün kimliklerinden kaçan insanlar kendilerinden de özlerinden de kaçarlar. Bu kaçış uzun yıllar sürünce de zamanla asimile ve yok olurlar. Aleviyse sunnileşerek, kırmanç ise Türkleşerek aslını unutur. Karadeniz’in Çepni Alevileri en kalabalık alevi kitlesi olmasına rağmen günümüzde tamamen yok olmuşlardır. Günümüz aleviliğinin en önemli bir kısmını da bu kendi olmaya çalışan alevilerle kendinden kaçan alevilerin mücadelesi olarak geçiyor. Bizans ve Osmanlı ile gelip TC ile devam eden Kızılbaşlığa; dinsiz, zındık, mürtedi, kafir, mum söndüren, katli vaciptir vb iğrenç iftira ve aşağılamalar günümüzde de Alevilerin kapılarına katledilecekler olarak X işaretine dönüşerek devam ediyor.
Yukarıdaki baskı ve karalamalardan korkarak saklanarak Aleviliklerini inkar eden Alevilerin bunda sorumlulukları büyüktür. Saklandıkça, gizlendikçe baskı, iftira, karalama ve katliamlar artacaktır. Sus(turul)an Aleviler seslenecek. Konuşacak. Görünmeyen Aleviler görünecek ve görünmeyen, görülmeyen Alevilik görülecek. Yok sayılan alevilik ve Aleviler var olacak. Açıklandıkça, sahiplenildikçe aklanıp akacaktır.

6K:
1. Karşılaşmak
2. Konuşmak.
3. Kavuşmak.
4. Karışmak.
5. Kaynaşmak.
6. Kardeşleşmek.

Kısa bir süre önce İzmir’de kapısı işaretlenen Alevi bir anne.

NASIL BİR ALEVİCİLİK YAPACAĞIZ?

Bizim Aleviciliğimiz mezhepçilik veya dincilik değildir. Alevilik büyük oranda androponidir. Aleviler de filantropisttir. Yönteminde, savaş, silah, şiddet yoktur. Hünkar’ımızın (Bektaşı Veli) yolundan gideceğiz. Gönülleri fethedeceğiz. Akıllara gireceğiz. Uyuyanlarımızı uyandıracağız. Korkaklarımızı yüreklendireceğiz. Dönenlerimizi döndüreceğiz. Düşenlerimizi kal(kın)dıracağız. Asimile olanları asıllarına rücu ettireceğiz. Saklananlarımızı açıklayacağız. Bilmeyenlerimizi bilgilendireceğiz. Kaçanlarımızı geri getireceğiz.

Hünkar Bektaşi Veli

ALEVİLERDE 4U
1- Uyuyan Aleviler Uyandırılmalı.
2- Unutan Alevilere Hatırlatılmalı.
3- Uyutan Aleviler Aşılmalı, Silinmeli.
4- Uyandıracak Aleviler Çalışmalı.
Aleviler ve Alevilik artık birilerinin (CHP-DSP-ÖDP-SHP –PKK-MKP-TİKKO vb) arka bahçesi olmamalılar. Hiçbir kişi ve kurumun arkasından yürümemeli. Kurumların ve yapıların üzerine, önüne geçmeli. Artık arkasından yürüdüklerimiz ardımızdan yürümeli. Birilerini peşinden gitmeyi bırakmalı ve artık birileri Alevilerin yolundan ve peşinden gelmeli, getirilmeli.

AKO ve HAKO: AKO (Alevi Kurtuluş Ordusu); Tamamen fikir ve bilim ordusudur.
HAKO (Hünkar’ın Alevi Kurtuluş Ordusu) Bu ordunun görevi önce Hünkarımızı Hac’dan ve hacılıktan kurtararak arındırarak Pirimizi kurtarmak ve sahiplenmektir. Osmanlı’dan beri ve günümüzdeki Hacı Bektaşi Veli’nin Alevilik ve Alevilerle hiçbir ilgisi yok. Osmanlının türettiği değiştirerek ‘Hacı” yaparak (hiç hacca ve Arap coğrafyasına ayak basmadığı halde) düzene entegre ettiği zattır.
Hararet nardadır sacda değildir
Keramet baştadır tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te Mekke’de hacda değildir.
Diyen kendi sözlerine rağmen Hünkar’ı Arabistan’a götürüp hacı yapan anlayışın Alevilikle ve Hünkar Bektaşi Veli ile ilgisi yoktur. Babai savaşlarında kardeşi Menteş’i şehit verip kendisi de yaralı kurtularak Suluca Karahöyük’e gelip dergahını kurduktan sonra; artık kılıçla, kanla, savaşla ve toprak fetihleriyle yayılmak yok dedi. Bundan böyle ülkeleri değil, ülkelerdeki insanların gönüllerini fethedeceğiz. Bunu da kanla kılıçla değil, iyilik, güzellik, doğruluk, barış ve sevgi ile yapacağız dedi ve kalan tüm ömründe de bunu uyguladı. İşte bu Aleviliğin miladıdır. Alevilerin Hacı Bektaşi Velisi yoktur. Piri Piran konumunda saygın yeri olan HÜNKAR BEKTAŞİ VELİ’si vardır. Hünkar’ın Bektaşilik diye de ne bir derdi ne de bir davası olmuştur. Hünkar’dan 200-300 yıl sonra uydurulmuş iktidar yalanları olup maalesef günümüzde de devam etmektedir. Düzenin Hacılaştırdığı Hünkarımızı geri alıncaya, hacıyı tekrar Hünkarımız, pirimiz yapıncaya kadar mücadelemiz sürecek.

“Hakikata inanmamak Hak’ka inanmamaktan dah büyük günahtır.” Mehmet Yürek

Aleviliğin kuramı hümanizmdir. Aleviler hümanisttir. Her alevinin hedefi üstün insan (İnsanı kamil) olmaktır. 3 tür Alevi vardır.
1. Alevi doğanlar. (Bel Alevileri, doğma Aleviler)
2. Alevi olanlar. (El Alevileri, olma Aleviler)
3. Alevi kalanlar. (Yol Alevileri. Alevilik yolunu sürerek alevi kalanlar. Yaşam biçimleri Alevilik olanlar.) Asıl olan Alevi kalmaktır.

Diline, boğazına beline hakim ol. ANAKHARSİS (MÖ-650) Kafkas İskitlerindendir. Atina’ya giderek aklı ve felsefesiyle Antik Yunan’ın en büyük 7 bilgesinden biri olmuştur. Bu sözü söylediğinde; Hz. Muhammed ve Hz. Ali’nin doğmasına 1000 yıl, Hünkar Bektaş’ı Velin doğmasına da 1500 yıl vardı.

Özetlersem; Alevilik ve Dersimlilik benim seçimim ve tercihim olmayan kimliklerimdir. Sizler bu iki kimliğime söverek, döverek, sürerek ve kırarak yok etmeye çalıştınız. Beni de; sarılarak, sahiplenerek, tanımlayarak, tanıtarak ve savunarak Alevici ve Dersimci olmaya mecbur ve mahkum ettiniz. Sizin bu dışlamanız ve horlamanızla Aleviliğimiz Aleviciliğimize, Dersimliliğimiz Dersimciliğimize dönüştü. Artık Aleviliğimiz Dersimliliğimiz, Dersimliliğimiz de Aleviliğimizdir.

ALEVİLER ALEVİCİLİK YAPMALIDIR.

• Herkes Alevileri Alevi olarak doğru anlayana kadar,
• Alevilere sapkın, zındık, mürteci, kafir vb küfür ve hakaretlerden vazgeçinceye kadar,
• Alevilerin kapılarına X işareti koymaktan vaz geçirilinceye kadar,
• Koçgiri, Dersim, Madımak, Maraş, Çorum, Malatya, Gazi Mahallesi vb Alevi katliamlarından vazgeçirilinceye kadar.
• Gerçek Aleviye (İnsanı Kamil=Üstün İnsan) baktıklarında Tanrıyı, Tanrıyı aradıklarında gerçek Alevinin görülmesi sağlanıncaya kadar.
• Irkçılık, ulusalcılık, dincilik, mezhepçilik, milliyetçilik yok edilip yerine İNSANCILLIK (Hümanizm) ikame edilinceye kadar.
• Devlet yönetimi dinden, mezhepten, ırktan uzaklaştırılıp eşitlik, özgürlük, adalet esasına oturtuluncaya kadar.

ALEVİCİLİĞİMİZ DEVAM EDECEKTİR. YOL DA BU, YÖNTEM DE BU. GELENLER BUYURSUN GÖNLÜMÜZ VE KAPIMIZ AÇIK.