Ana Sayfa Blog Sayfa 4

DAT DEV(İ)RİMİ: SANDIKLA GÖNDEREMEZSİNİZ DAT İLE DEVİRİRSİNİZ

 

      Döviz, Alkol, Tütün.  Başlıktaki üç sözcüğün ilk harflerinden çıktı bu DAT devrimi.

Ülkemizi Saray rejiminden kurtarmaya çalışanlar, ellerindeki tek aleti çekiç sananlar misali yalnızca sandığı, seçimi görüyorlar. Bu Dersimli Çoban diyor ki; Millet ittifakının mevcut bileşenleri ve gelecekteki muhtemel tüm bileşenleriyle yapılacak bir seçimde oyların % 95 şini alsalar dahi iktidarı alamazlar. Sarayın başını çektiği Cumhur ittifakı Yüzde beş oy ile barajın altında kalsa dahi iktidarı vermez. Ve der ki, ben yüzde 95 oy aldım. Rakiplerim yüzde beş ile baraj altında kaldılar. Bunu kedi, trafo vb ile rahatlıkla yaparlar. Çünkü buna mecbur ve mahkûmlar. Tarihte hiç kimse sarayını başkalarının (sandığın) söylemesiyle, sarayın çalışanlarına vererek, kendisi de çalışanların kulübelerinde yaşamını sürdürmemiştir.  Onun için boşuna seçim (erken-normal) ile kendinizi avutmayın ve milleti de kandırmayın.

PARASINI PUL EDEN İKTİDARLAR, MİLLETİNİ DE KUL EDERLER.

                                                                                                 Dersimli Çoban.

Alın size dört dörtlük silahsız, kansız, cezasız, zahmetsiz ve masrafsız devrim projesi.

İçkiyi en çok içen kim? Hiç kuşkusuz Millet cephesinin bileşenleri ve solcular.

Bunları sizde evinizde yapabilirsiniz

Peki, içtikleri her şişe içkinin 100 lirasının 85 lirası Saray’a vergi olarak gitmiyor mu? Evet gidiyor. Yani bizim rakı şişemizin çeyreğinden azını biz içerken en büyük kısmını Saray ve yandaşları içiyor. Bu da bana göre saraya oy vermektir.

Tütünü en fazla kim içiyor? Hiç kuşkusuz biz muhalifler. 20 liraya aldığımız ve içinde 20 tane sigara olan paketimizden yalnızca 4 tanesini biz içerken 16 tanesi vergi olarak saray ve yandaşlarına gidiyor. Yine saraya karşı görünerek saraya oy vermiş olmuyor muyuz?

  Kendiniz sarabilirsiniz

Asgari ücretli ve emeklilerimiz dâhil maaşımızı alır almaz paramızı dövize çevirerek ihtiyaçlarımız kadar her gün bozdurarak harcarsak hem kazanır hem de DAT devrimini hızlandırırız.

Bunları alın, hem kazanırsınız hem de devirirsiniz.

Ben tütünü bıraktım. Rakımı kendim yapıyorum ve paramı da dövizde tutarak DAT devrimi mücadelemi başlattım. Yukarıda görüldüğü üzere dövizi alıp, alkolünüzü kendiniz yapar ve tütününüzü bırakır, bırakamıyorsanız kendiniz sararsanız ülkenizde en kolay, en risksiz, en masrafsız devrimi gerçekleştirmiş olursunuz.

Ulusal kurtuluş mücadeleleri her zaman dışardan gelen işgalcilere karşı verilmez.

Günümüzde artık emperyalistler ordularıyla mazlum ülkeleri işgal etmiyorlar.

O mazlum halkların başına diktikleri yerli işbirlikçileri aracılığıyla işgallerini gerçekleştiriyorlar. 12 Eylül faşist darbesi gerçekleştiğinde; Pentagon’un Beyaz Saray’a, “bizim tosuncuklar işi başardı” müjdesi aklı olanların akıllarına kazındı. Yeni ulusal kurtuluş mücadelelerinde artık dışardan işgalci beklemeden önce, bu yerli fakat milli olmayan işgalcilere karşı mücadelelerden geçiyor.

Unutmayın ki; diktatörlerin büyük çoğunluğu narsist olarak işe başlarlar ama sadist olarak işi bitirirler. Narsizm ile sadizm arasındaki perde çok incedir. Perdenin arkasındaki narsist perdenin önüne çıkmak zorunda kalınca sadist olur. Hitler, 1945 te yolun sonuna geldiğinde, yenilgi gerçeğiyle yüzleşince verdiği son emri şuydu; ‘Almanya’da ayakta kalmış her şeyi havaya uçurun, yakın, yıkın’ olmuştu. Buda, Almanların elinden her türlü hayatta kalma olanağını alın demekti. Bana yar olmayanı Almanlara yar etmem diyordu. Devirmezseniz devirilirsiniz.

Yeter ki, siz ALIN, SARIN, YAPIN. Sonucu kontur garantili devrim.

Silahsız, kansız, hapissiz, masrafsız olup aksine kazandıran devrim.

HADİ BAŞLAYALIM DEVRİMİMİZE. DAT, DAT YAPALIM VE DEVİRELİM GİTSİNLER.

MAHPUSSUZ, SİLAHSIZ, KANSIZ, RİSKSİZ,  CEZASIZ VE KAZANÇLI BİR DEVRİM.

Dersimli Çoban

 

UMUR TALU’dan ‘Nehrin Ruhu’ Munzur

 

 

Geçtiğimiz günlerde peş peşe haber olarak yansıyan Hindistanda Ganj ve Yamunasi, Yeni Zelanda’da Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri insan nehirler olarak kabul gördü. “Nehrin ruhu, insan ruhudur” yaklaşımının Munzur’u da kapsaması gerekmektedir. Munzur’a neşter atmak şah damarını kesmektir.

06 Nisan Perşembe 2017   Saat: 02:08

Google Haberlere Abone ol

Belgin Cengiz

“…Ayağımızı vurduk, su çıktı yüze,

İkrar, rahmet deryasında verildi bize,

Abu Zemzem dediler suyumuza,

Bundan başka Kevser yok dediler…”

Başköylü Hasan Efendi.      

 

Bir vakitler Metin Kahraman’la, kendi sitelerinde yayınladığı bir yazı hakkında konuştuğumuzda, Munzur Nehri’nin, İbrahim peygamber ve kendisine gelen iki koç’a (biri siyah, diğeri beyaz) mekândarlık yaptığını anlatmıştı. Munzur Dağı’nın üzerinde “kırk gözlü”, süt gibi akan suyun çıkış yeri, “Munzur’un (ağasından) yakalanmamak için” kaçtığı yerdir. “Her attığı adım da çıkan ak süt gibi”dir Munzur. Kırkıncı adımın da, bastığı yerdeki suyun içinde kaybolur, gider.” Zaten eskiler de öyle anlatır ki; bir tanrıçanın kırk memesinden yahut bir dağın kırk gözünden çıkan, süt gibi beyaz, bembeyaz suya işaret eder anlatımları.

“Cennetin ortasında bir ırmak gördüm. Arş’ın sütunlarında bir yerden akıyordu. Su, süt, bal ve şarap çıkıyordu. Bunların hiçbiri, diğerine karışmıyordu.

Cebrail’e sordum: ‘Bu ne ırmaktır?’ diye; şöyle anlattı: ‘Bu Kevser’dir.’

‘…Cennet’te, rengi kokusu, hiçbir vasfı bozulmayan sudan ırmaklar… Tadına halel gelmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar, süzme baldan ırmaklar vardır.'” (Muhammed Suresi; 47/15)

Hz Muhammet’in Cebrail ile birlikte Miraç dönüşü yaptığı sohbette, ikisi zahir, ikisi batin, dört ırmaktan bahsedilir. Rivayete göre bu ırmaklar zahiren; “Nil ve Fırat/Dicle’yi” işaret ederken, batıni anlamda Kevser ırmağı ve Rahmet deryası olarak adlandırılmaktadır. Kutsal kitaplarda, “Aden Bahçesi” olarak geçen ve yaşamın insan için başladığı yer olarak tariflenen “cennet”ten evvel, rahmet deryası mevcuttu. Rahmet deryası Fatıma Ana’dır. Alevilik inancı başta olmak üzere kadim inançların neredeyse tamamında kabul gören Beş’li, Hamse’nin (Pençei Ali Aba) karşılığı olan mitolojiye kaynaklık eden bu “mekân”, bilmediğimiz vakitlerin varlık mekânıdır.

“…Doğum ile ispat olundu vücut,

Rahmet deryası Fadime’de mevcut,

Cümlemiz birbirimize eyledik sücut,

Talipten öteye yol yok dediler…”

Başköylü Hasan Efendi

Irmaklar, özellikle tatlı su kaynakları, insanlık tarihinde yerleşim, birlikte yaşama, ekip biçme gibi sürdürülebilir yaşam alanları olmaları sebebi ile canlıların uğrak yeri olmuştur dünyanın ilk evrelerinde. Öyle ki, hayatın başlangıcına ilişkin tüm anlatılar, bu önemli yer altı sularının, nehirlerinin bulunduğu yerlere atfedilmiş, nehrin ruhu, suyun kudreti, yaratıcı güç olarak kılavuzluk ettirilmiştir. Tesadüf olmadığı açık olan Mezopotamya Havza’sının iki nehri Fırat ve Dicle, çölleşen Mısır’ın can damarı Nil, Hindistan’da Ganj ve Yamunası, Yeni Zelanda’da Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri ilk başta sıralanacak yaşam kaynaklarıdır. Lakin Mezopotamya’da, dört kitaba kaynaklık eden nehirler ve onların mana karşılıkları izlendiğinde, bizlerin yaşamında başka bir değere sahip olur hikâyeler.

Ana Hita

Munzur, Fırat’ın beslendiği gizli kaynaktır. Öte yandan güncel efsanesinden evvel de başka pek çok efsaneye ev sahipliği etmiştir ki, bunlardan bir diğeri Ana Hita’dır. Zerdüşizm’de “Anahita”, Ermeni, mitolojisinde ise “Anahit” olarak adlandırılan, yaşamın yahut ilahi anlamda “aşkın kaynağı” olan Tanrıça’nın, Munzur gözelerinin bulunduğu yeri mekân tuttuğu söylenir. Rahmetli Sarkis Saropyan, Agos gazetesine yazdığı bir yazıda; “Efsaneler, köylerin bugünkü sakinlerinde de yaşamaya devam ediyor. Torud köylü, çınar boylu, geniş omuzlu, kara gözlü aksakallı Munzur Ağa’nın anlattığına göre, yörede mezraların varlığı ve kendi soyadı ‘Torne Anaye Pili’ eski bir hikâyeyle bağlantılıymış… Bu köy dev kayalıklarla çevrilmiş iki vadinin arasında, güçlü bir ‘Ziyaret’in, yani adak yerinin yakınındaymış ve Munzur Dağı’nın ‘Ana’ süt pınarından güçlü bir kaynağı varmış. Ziyaret iyilik, fazilet ve bereket azizesi ‘Anahit’ (kısaltılmışı Ana) adını taşırmış.”

Ana Hita, doğurganlık, bilgelik ve yaşamın sürdürülebilirliğini temsil eden tanrıça, Sümer’de ve Asur’da İştar – İnanna tanrıçaları olarak da bilinir. Bu tanrıça yahut dişil prensip, yaşamın oluşumundaki gizli sırlara vakıf olan yaratma bilgeliğinin sahibidir. Yeryüzünün oluşumundaki isimlerin belirmesini sağlayan ve onu dünyaya, insanlığa yaygınlaştıran, sabitleştiren ve süreklileştiren O’dur.

Munzur Nehri, gerek Anahit’in memelerinden akan süt pınarlarından çıkmış olsun, gerek çoban Munzur’un hizmet ettiği İbrahim Peygamber’in sürüsü ile ilişkili olsun, her iki durum da da birbirini destekleyen bir izleğe sahiptir, yaşamın kaynağıdır. Etrafında insanlar ve hayvanlar ve diğer tüm canlıların yaşamasına da olanak veren değerler, şifa, adalet ve vicdan işlemektedir.

Söz gelimi, İbrahim Peygamber’in sürüsüne gelip senelik haklarını isteyen kurtlarla Munzur’un karşılaşmasında, “Munzur Hz. İbrahim’in çobanıdır. Bugün gözelerin olduğu yerde, sürüsünü otlatır ve karşısına iki kurt çıkar. Munzur’dan koyun isterler ve o da veremeyeceğini, koyunların sahibinin rızasını alması gerektiğini söyler. Kurt gidip sahibinden izin almasını ister. Munzur ise ‘ben gidip gelinceye kadar siz sürüye saldırırsınız’ der. Kurtlar saldırmayacaklarına yemin ederler. Munzur Hz. İbrahim’e giderken, oda kendisine ‘Madem ki yemin etmişler, git söyle hangisini beğeniyorlarsa onu alsınlar’ der. Kurtlar sürünün içerisinden bir koyun beğenirler o da Munzur’un kendisine ait tek koyunudur. Yedi senedir kısır olan koyun, iki yavruya gebedir. Koyunu alırlar ve uzaklaşırlar. Orada koyunu kuzulatırlar ve yavrularını alarak koyunu serbest bırakırlar.”

Tek tek irdelendiğinde; adalet, ikrar, rızk ve doğanın temel prensipleri yahut “Hakk’ın emir rızasının” somut bir örneği olarak görülebilir, Munzur’un bu efsanesi.

Örneğin dayandığı konu olan İbrahim Peygamber ve onun çobanı olan Munzur ise, İbrani dinlere ilişkin çeşitli soruları beraberinde dile getirir. Munzur, koyunları ile cennetten, Zahir’e, İbrahim Peygamber’e gönderilen koçun çobanı mıdır? Bu durum ikinci soruyu da beraberinde getirir; o zaman beyaz koç zahir de kendini gösterdi ve kurban etti ise siyah koç nerededir? “İnanışa göre Hz. İbrahim’e, oğlu İsmail’e karşılık gökten inen koç kurtların alıp gittiği iki taneden biridir. İkinci koç ise, insanlığın başına gelecek en büyük felakette inecektir…” Siyah koç ulu divan ile birlikte aşikâr olacak kıyam vaktinin malıdır.

Nihayet 124 bin peygamberin temsiliyetinde bir soyun oluşması ve bilinir kılınmasında belirleyici olan İbrahim peygamber, çobanı Munzur’a hayranlığını belli etmek için peşine düştüğü vakit, yerden bembeyaz suyun fışkırdığını görür. Munzur adım atar, bastığı yer bağrından su aşikâr eder; bir anda Munzur ile İbrahim arasında mesafeler ulaşılmaza dönüşür.

İştar

Avesta’da; nehirle ilgili anlatımda geçen Anahita’ya dönecek olursak, “Yaşamı arttıran, sürülerimizi artıran, tüm ülkelere refahı sağlayan, olarak tanımlanmaktadır (5.1).” “Geniş akan ve iyileşen”, “Ahura Mazda’nın hüznüne adamıştır (5.1).” Doğurganlık, erkek tohumlarının saflaştırılması (5.1), kadınların rahimlerinin arındırılması (5.1), yeni doğanlar için süt akışının teşvik edilmesi (5.2) gibi temizlik ve arınma başlıkları ile ilişkilidir. Bir nehir ilahiyatı olarak toprağın verimliliğinden ve hem insanın, hem hayvanın beslenmesine mahsus bitkilerin yetiştirilmesinden “O” sorumludur (5.3). “O”, güzel, güçlü bir kızdır.” diye anlatılır. Aslında İbrahim Peygamber’den evvel varlık gösteren Anahita’nın kutsal su pınarlarının, siyah ve beyaz iki koça ev sahipliği yapan yaşama kaynaklık ettiği anlaşılmaktadır. Bu kutsanma, arınma, temizlenme ve Hak tohumunun açığa çıkması, Rahman ve Rahim arasında ki bağa da işaret eder. İbrahim Peygamber’in çok geç yaşta çocuğunun olması, buna karşılık Hakk’ın seçtiği, çoban Munzur’un Koç’unu kendisine göndermesi, Munzur’un yaşayan/yaşatan nehirlerden olduğuna da ayrıca işaret etmektedir.

Dünyanın deforme edilen alanları dışında kalmaya çalışan ve aslında, lay/line hatları denilen enerji ağlarını, kendi etrafında konumlandıran doğal, kutsal mekanlar, yani dağlar, su kaynakları, vadiler vb. yaşamın Şah Damarları’dır. Yaşamı var eden Şah’ın mekânıdır, Şah’ın süt bahçesi, doğum rahmi, tohum Rahman’ıdır. Oralara dokunmak, o mekanları kirletmek, deforme etmek, maden aramak, altında, ötesinde, berisinde su akışını değiştirmek, suyuna bent örmek, suyundan yapay göletler yapmak, etrafını yol ile oymak yahut delmek… Bunların hepsi evrensel oluşun “şah damarına” atılan çiziklerdir. Munzur, yaradılışın şah damarıdır. Yaratılış deryası, oluş deryası, isimleri değişse bile taşıdıkları mana değeri ile binlerce yıldan bu yana değişmeyen 40 gözesi ile 40 ayrı mananın besin kaynağıdır.

Geçtiğimiz günlerde peş peşe haber olarak yansıyan Hindistanda Ganj ve Yamunasi, Yeni Zelanda’da Maoriler tarafından kutsal sayılan Whanganui Nehri insan nehirler olarak kabul gördü ve koruma altına alındı. Dünya coğrafyasını birbirine bağlayan enerji koridorları yahut hatları arasında yer alan ve insanlığa on binlerce yıldır hizmet eden ağın, pozitif değerler ürettiği, Hakk’ın batıl karşıtı mekânları olduğu açıktır. Gelişkin toplumlarda insani değerlerin yeniden üretilmesi ve dünyanın Hakk’ın mekânı olarak işlevine devam edebilmesi gayreti ile geliştirilen “nehrin ruhu, insan ruhudur” yaklaşımının Munzur’u da kapsaması gerekmektedir. Munzur’a neşter atmak şah damarını kesmektir. Yaşamın dünyanın oluşun durması, kara koçun zahirde aşikâr olmasıdır bu.

Munzur özgür akmalıdır.

 

AHMET ALTAN’DAN DERSİM YAZISI

Hüseyin Aygün’ün Dersim katliamını Atatürk ve CHP yaptı açıklaması sonrası A. Altan’ın 18/11/2011 tarihli yazısı

DERSİM…

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, “Dersim Katliamı’nın sorumlusu devlet ve CHP’dir. Atatürk de bu olaylardan haberdardır” deyince ana muhalefet partisinde kıyamet koptu.
Bazı milletvekilleri Aygün’e karşı ayaklandı.
Parti yönetimi Aygün’ün savunmasını istedi.
Bu konuda yapılan açıklamaları okudum ama ne CHP yönetiminin, ne de CHP’li milletvekillerinin Aygün’e niye itiraz ettiğini anlayabildim.
Aygün’ün yalan söylediğini mi düşünüyorlar?
1937’de gerçekleşen Dersim Katliamı’nın sorumlusu olarak devleti ve CHP’yi görmüyorlar mı?
Dersim Katliamı’nı devlet yapmadı mı?
CHP yönetimi ve milletvekilleri, Dersim Katliamı’nın sorumlusunun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden başka biri olduğunu düşünüyorlarsa, söylesinler.
O katliamı devletten başka kim yaptı?
O tarihte devletin tek sahibi de CHP değil miydi?
Türkiye’de devletten ve devletin sahibi olan CHP’den başka bir güç mü vardı?
Yoksa Atatürk kısmına mı itiraz ediyorlar?
Bence Aygün kibarca söylemiş, “Atatürk de bu olaylardan haberdardı” derken.
Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ün “haberdar” olmaması zaten söz konusu değil ama Atatürk sadece “haberdar” değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planları yapan adamdı.
Trabzon’daki müzeye giderlerse Atatürk’ün üstünde çalıştığı harekât planını da orada görürüler, Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti.

Bunun neresine itiraz ediyorlar?
Dersim Katliamı’nın devlet, CHP ve Atatürk’ten başka “sorumlusu” olabilir mi?
Yoksa buna itiraz etmiyorlar da Dersimde bir “katliam” olduğunun söylenmesine mi itiraz ediyorlar?
“Dersim’de katliam olmadı” mı diyorlar?
Orada binlerce adamın öldürülmesinin adı ne CHP’lilere göre?
Öldürülmediğini mi iddia ediyorlar?
Girsinler internete o katliamın korkunç görüntülerini rahatça bulurlar.
Zaten çok uzağa gitmeye gerek yok.
Dersim konusunu dile getiren eski CHP Milletvekili Onur Öymen’di, Kürtlere karşı sertleşme politikasını savunurken Atatürk’ün Dersim’de yaptıklarını örnek göstermişti.
İsterlerse biraz daha yakına gelsinler.
Dersim Katliamı’yla ilgili sözleri için “savunma” isteyen partilerinin bugünkü başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na doğru yaklaşsınlar.
Ona İhsan Sabri Çağlayangil ile Dersim konusunda neler konuştuklarını sorsunlar.
O konuşmanın kayıtlarını bulsunlar.
Çağlayangil’in tarihe geçen, “İnsanları mağaralarda fareler gibi öldürdük” sözünün altını çizsinler.
Binlerce insanın “mağaralarda fareler gibi öldürülmesinin” katliamdan daha başka bir ismi varsa onu söylesinler.
Askerlerin kesilmiş kafaları ellerinde tutan resimlerine baksınlar.
Sonra kamuoyuna Aygün’ün sözlerine niye itiraz ettiklerini anlatsınlar.
Dersim’de yaşananlar hakkında biraz bilgisi ve bir nebze vicdanı olan hiç kimse Aygün’ün sözlerine itiraz edemez.
İnsanları yakarak, bombalayarak, idam ederek, kafalarını keserek öldürdüler Dersim’de, sonra da utanmadan bunun konuşulmasını yasak ettiler.
Hâlâ gerçekleri susturmaya çalışıyorlar.
Tabii, bu ülkede Dersimlileri bombalayan Sabiha Gökçen’in adı bir havaalanına veriliyorsa sadece CHP değil bütün partiler utansınlar.
Kürtlerin katilinin adını taşıyan bir havaalanından Kürtleri yolculuk etmeye zorlayan bu devlet utansın.
O havaalanının adı bir gün değişecek.
Sivil halkın üstüne bomba atan birinin adı havaalanına verilemez çünkü.
Bu devlet Kürtleri böyle delirtiyor işte, öldürüyor, öldürdüğünün söylenmesini yasaklıyor, öldürdüğü söylendiğinde pişkince reddediyor, katilin adını havaalanına veriyor, sonra da “biz kardeşiz” diyor.
Kardeş olduğumuza hiç inanmıyorum ama eğer kardeşsek de Habil’le Kabil gibi kardeşiz, kardeşlerden biri diğerini öldürdü, defalarca öldürdü.
Sonra da “yoo, öldürmedik” diye gözlerinin içine baka baka alay etti, “öldürdünüz” diyeni cezalandırdı.
Hâlâ da cezalandırıyor.
Belki de Aygün’ü, Dersim Katliamı’nı en yakından bilen insanlardan birinin yönettiği partiden atacaklar.
Dersim’de katliam olmamış mı olacak o zaman?
Yoo, sadece başta Kılıçdaroğlu olmak üzer bütün CHP gerçekleri saklamış, olayları çarpıtmış, yalan söylemiş olacak.
Benim onlara söyleyecek bir sözüm yok.
Ama sanırım Seyit Rıza’nın Kılıçdaroğlu’na bir sözü olacak:
“Ayıptır, zulümdür, cinayettir.”
Bu söz, Aygün’den savunma isteyen Kılıçdaroğlu’na hayatı boyunca yeter.

AHMET ALTAN / Taraf / 18.11.2011

 

MUNZUR BABA EFSANESİ

0

Söylencelerin tarihi, insanlığın tarih sahnesine çıkmasıyla başlar. Arkeolojik araştırmalardan çıkan Asur tabletlerindeki kayıtlara göre Munzur Baba’nın, İ.Ö 2200 ile İ.Ö 1200 arası dönemlerde yaşamına ilişkin bilgiler olup ve İ.Ö 1240 larda MUNZUR adına bu günkü Ovacık merkezli bir devlet kurulduğu anlaşılmaktadır. İbrahim Peygamber’in çağdaşı olduğu ve Tanrıça Anahita ile yakınlığı söylencelerle günümüze kadar gelmiştir.

Son Peygamber Hz. Muhammed’inde bir dönem çobanlık yaptığı gibi; Hz. İbrahim, Hz. Şuayb, Hz. Yakup, Hz. Musa gibi peygamberlerin çobanlık yaptığı ve Peygamberler mesleğine mensup bir çobandır MUNZUR.

Efsaneye göre; “Munzur bugün gözelerin olduğu yerde çobandır. Sürüsünü otarırken karşısına iki kurt çıkar. Aç olduklarını ve yemek için Munzur’dan koyun isterler. Munzur’da emanetçi olduğunu, koyunların sahibinin rızasını almadan veremeyeceğini söyler.

Kurtlar gidip sahibinden izin almasını ister. Munzur ise ben gidip gelinceye kadar siz sürüye saldırırsınız der. Kurtlar saldırmayacaklarına yemin ederler. Munzur ağasına gider ve durumu anlatır. O’da Munzur’a, “Mademki yemin etmişler, git söyle  hangisini beğeniyorlarsa onu alsınlar” der. Kurtlar sürünün içerisinden bir koyun beğenirler. O da Munzur’un kendisine ait tek koyunudur. Yıllardır kısır olan koyun iki yavruya ağır gebedir. Koyunu alırlar ve uzaklaşırlar. Orada koyunu kuzulatırlar ve koyunu alıp, kuzularını “sen bize koyunu verdin, kuzular senindir.” diyerek Munzur’a geri verip giderler. Munzur koyunları sağarken karşıdan gelen ağa sürüdeki koyunların yarısının siyah yarısının beyaz renge büründüğünü görür, gözlerine inanamaz. Munzur’a doğru koşarak “Oğul bu keramet, sana nasıl geldi?” der ve Munzur’a secde ederek elini öpmek ister. Munzur yakalanmamak için kaçar ve her attığı adımda süt dökülen yerde çıkan ak süt gibi su ikisinin arasını böler. Kırkıncı adımında bastığı yerdeki suyun içinde kaybolup gider. İnanışa göre Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban edecekken gökten inen kurbanlık koç, Munzur’un koyunundan kurtların doğurtup iade ettiğidir. İkizi olan diğer koç ise insanlığın başına gelecek en büyük felakette inecektir…“

EY!.. Ziyaretçi siz de takdir edersiniz ki; Efsaneler inandırıcılık yönü ve özellikleri dolayısıyla bulundukları coğrafya halklarının kültürel yapısı üzerinde etkililikleri oranında kalıcılaşırlar.  İ.Ö 2200 yıllarına kadar yaşam izlekleri olan Munzur Baba’ya Dersim halkı halen tüm iman ve inancıyla; bolluk ve bereketin, temizlik ve asilliğin sembolü olarak inanıyor, üzerine yeminler ediyor ve yeni doğan çocuklarına MUNZUR ismi veriyor. O’nun ismini verdikleri Munzur suyunu kirletmiyor, içindeki alabalıklarını onun kutsalları olarak avlamıyor. Munzur suyunu dertlerine deva, hastalıklarına şifa olarak kullanıyor. Yine Munzur’dan adını alan Munzur Dağlarındaki dağ keçilerini O’nun mallarıdır diye avlamayıp koruyor.

Munzur Baba’ya iyi dilekle gelerek; Munzur’un kayıp (sır) olduğu yerden başlayarak, Munzur Dağı eteğindeki patikadan yürüyerek, ağasından kaçmaya başladığı çayırdaki ilk çeşmenin arkasından dönüp, çayın yazı tarafından geri dönüp (tavaf) yine sır yerinde mumlar yakılıp, lokma, miyaz veya kurban dağıtanlar Munzur Hace’si (hacı değil, hâce okunur.) olur. Hace; üstün insan, insanı kâmil, Tanrıya ulaşma yolculuğuna çıkandır. HACE olanların  dilekleri kabul görür.  Ancak bu ziyaretin araya en az bir yıl süre koyarak ve halen niyeti bozulmamışsa ve dilekleri devam edenlerin ikinci ziyaretinden sonra kabul olacağına ve o kişinin HACE’lik yolculuğunun başlayacağına inanılmaktadır.

HACE MUNZUR İNSANDIR.  MUNZUR SUYU VE MUNZUR DAĞI KUTSALDIR. MUNZUR DOĞADIR.

Dersimli Çoban

 

MUNZUR BABA EFSANESİ

Söylencelerin tarihi, insanlığın tarih sahnesine çıkmasıyla başlar. Arkeolojik araştırmalardan çıkan Asur tabletlerindeki kayıtlara göre Munzur Baba, İ.Ö 2200 ile İ.Ö 1200 arası dönemlerde yaşamına ilişkin bilgiler olup ve aynı dönemde adına bu günkü Ovacık merkezli bir devlet kurulduğu anlaşılmaktadır. İbrahim Peygamber’in çağdaşı olduğu ve Tanrıça Anahita ile yakınlığı söylencelerle günümüze kadar gelmiştir.

Son Peygamber Hz. Muhammed’inde bir dönem çobanlık yaptığı gibi; Hz. İbrahim, Hz. Şuayb, Hz. Yakup, Hz. Musa gibi peygamberlerin çobanlık yaptığı ve Peygamberler mesleğine mensup bir çobandır MUNZUR.

Efsaneye göre; “Munzur bugün gözelerin olduğu yerde çobandır. Sürüsünü otarırken karşısına iki kurt çıkar. Aç olduklarını ve yemek için Munzur’dan koyun isterler. Munzur’da emanetçi olduğunu, koyunların sahibinin rızasını almadan veremeyeceğini söyler.

Kurtlar gidip sahibinden izin almasını ister. Munzur ise ben gidip gelinceye kadar siz sürüye saldırırsınız der. Kurtlar saldırmayacaklarına yemin ederler. Munzur ağasına gider ve durumu anlatır. O’da Munzur’a “Mademki yemin etmişler, git söyle  hangisini beğeniyorlarsa onu alsınlar” der. Kurtlar sürünün içerisinden bir koyun beğenirler. O da Munzur’un kendisine ait tek koyunudur. Yedi senedir kısır olan koyun iki yavruya ağır gebedir. Koyunu alırlar ve uzaklaşırlar. Orada koyunu kuzulatırlar ve koyunu alıp, kuzularını “sen bize koyunu verdin, kuzular senindir.” diyerek Munzur’a geri verip giderler. Munzur koyunları sağarken karşıdan gelen ağa sürüdeki koyunların yarısının siyah yarısının beyaz renge büründüğünü görür, gözlerine inanamaz. Munzur’a doğru koşarak “Oğul, bu keramet sana nasıl geldi” der ve Munzur’a secde ederek elini öpmek ister. Munzur yakalanmamak için kaçar ve her attığı adımda süt dökülen yerde çıkan ak süt gibi su ikisinin arasını böler. Kırkıncı adımında bastığı yerdeki suyun içinde kaybolup gider. İnanışa göre Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban edecekken gökten inen kurbanlık koç, Munzur’un koyunundan kurtların doğurtup iade ettiğidir. İkizi olan diğer koç ise insanlığın başına gelecek en büyük felakette inecektir…“

EY!.. Ziyaretçi siz de takdir edersiniz ki; Efsaneler inandırıcılık yönü ve özellikleri dolayısıyla bulundukları coğrafya halklarının kültürel yapısı üzerinde etkililikleri oranında kalıcılaşırlar.  İ.Ö 2200 yıllarına kadar yaşam izlekleri olan Munzur Baba’ya Dersim halkı halen tüm iman ve inancıyla; bolluk ve bereketin, temizlik ve asilliğin sembolü olarak inanıyor, üzerine yeminler ediyor ve yeni doğan çocuklarına MUNZUR ismi veriyor. O’nun ismini verdikleri Munzur suyunu kirletmiyor, içindeki alabalıklarını onun kutsalları olarak avlamıyor. Munzur suyunu dertlerine deva, hastalıklarına şifa olarak kullanıyor. Yine Munzur’dan adını alan Munzur Dağlarındaki dağ keçilerini O’nun mallarıdır diye avlamayı günah görüp avlamıyor.

Munzur Baba’ya iyi dilekle gelerek; Munzur’un kayıp (sır) olduğu yerden başlayarak, Munzur Dağı eteğindeki patikadan yürüyerek, ağasından kaçmaya başladığı çayırdaki ilk çeşmenin arkasından dönüp, çayın yazı tarafından geri dönüp (tavaf) yine sır yerinde mumlar yakılıp, lokma, miyaz veya kurban dağıtanlar Munzur Xace’si (hacı değil, hâce okunur.) üstün insan, insanı kâmil, Tanrıya ulaşma yolcusu (XACE) olur ve dilekleri kabul görür.  Ancak bu ziyaretin araya en az bir yıl süre koyarak ve halen niyeti bozulmamışsa ve dilekleri devam edenlerin ikinci ziyaretinden sonra kabul olacağına ve o kişinin HACE’lik yolculuğunun başlayacağına inanılmaktadır.

XACE MUNZUR İNSANDIR. KUTSAL MUNZUR SUYU VE MUNZUR DAĞIDIR. MUNZUR DOĞADIR.

Dersimli Çoban

 

ÇOBANDAN SÖZLER

Alevilik inancında tanrı yoktur. HAK vardır. Hak ise; eline, beline, diline ile üç sözcükte özetlenmiştir. Bu da Aleviliğin sonsuz iyilik (iyi ol, iyi kal, iyilik yap) anayasasıdır. Alevilerin bu sonsuzundan bir de alsanız, bin de alsanız eksilmeyip sonsuz yine sonsuzdur. Alevlerde tanrı yok ama tanrılar vardır. Bunlara insanı kâmil ler denir. Bu üç ilkeye uymayanlar da Alevilerin şeytanlarıdır ki, onları hemen düşkün ilan ederek taşlarlar. Alevi inancı bu açıdan bir yaşam felsefesidir. Alevinin dini yaşamıdır, yaşamı da dinidir.

“Dersim Çobanı”

Sularını kurutan milletler, soylarını da kuruturlar.

                                                                                                                                                                       “Dersim Çobanı”

Paralarını pul eden devletler,

Halk(lar)ını da kul ederler.

                                                                      “Dersim Çobanı”

Bu ülkede açlara, fakirlere ekmek verenlere iyi Müslüman diyorlar.

Bunlar neden aç ve fakirler diye soranlara dinsiz komünist diyorlar.

                                                                                    “Dersim Çobanı”

Bizim ülkemizde kitapsavarlar, kitapseverlere egemendir.

 Kitapsavarlar kitapseverlerin kaderini belirler.

                                                                                   “Dersim Çobanı”

Yaşamayı beceremeyenleri yaşam becerir. “Dersim Çobanı”

 

Tunceliler;

Ato’cu,

Apo’cu,

Alo’cu,

İbo’cu,

Emocu (Ermenici) vb herşey oldular.

Fakat Dersimli ol(a)madılar.     “Dersim Çobanı”

 

Okuma pintisi, yazma cömerdi, anlama özürlüsü, bilgi fukarası, fikir zengini bir güruhun çobanıyım.

                                                                                                                                 “Dersim Çobanı”

Sorular sorunların anahtarıdır. Yanlış anahtarla kilit açılmayacağı gibi yanlış sorularla da sorunları çözemeyiz, hatta açmaza götürürüz. “Dersim Çobanı”

İnsan kültür üreten bir canlıysa insandır. Değilse insanımsı yaratıktır.

                                                                                                                                                 “Dersim Çobanı”

Günümüzde çürü(tül)mekte olan insanlıkta, İNSAN olmak da İNSAN kalmakta çok zor. Ama imkansız değil.

                                                                                                                                                                                    “Dersim Çobanı”

Zenginlik cahil eline geçince soysuzlaşarak sapıklaşır. “Dersim Çobanı”

 

Her insan okuduğu kadar büyür ve yazdığı kadar yaşar. “Dersim Çobanı”

 

 

DERSİMLİLERİN Dili, DİNİ VE IRKI-2

 

Dersimlilerin dili konusuna yaşamsal örneklerle başladığım bu çalışmanın ilk makalesinden sonra konuya dil bilimi ve ilişkin diğer bilimsel çalışmaların ışığında devam edeceğim.

Önce bazı adlandırmaları anlamlandırarak ve ayrıştırarak başlamanın yararlı olacağına inanıyorum.

Bu çalışmada “ana dil” ve “ana dili” terimlerinin anlamları ve farkları ile başlamak gerekiyor. Biri birine çok yakın yazılımlarından ötürü kavram karışıklıklarına neden olunuyor.

Ana dil; temel, asıl, esas, ülkenin konuştuğu resmi dil.

Ana dili ise; doğarken annemizden, ailemizden öğrendiğimiz dil. Kısaca anne dilidir. Batılı ülkeler artık bu ayırımı birinci dil ve ikinci olarak ifade etmektedirler. Ben bu çalışmada kavram karışıklığını önlemek için ana dilini anne dili olarak ifade edeceğim. Ana dil’i de çoğunlukla resmi dil olarak yazacağım.

17 Kasım 1999 tarihinde UNESCO, 21 Şubat’ı Uluslararası Anadili Günü olarak ilan etmiş ve 2000 yılından bu yana dünyada kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacıyla “Dünya Anadili Günü” olarak kutlanmaya başlamıştır.

Bu dizi yazıya başlamama neden olan benim; kırmançki, kırmanci, Dersimce olarak adlandırdığım bazılarının da Zazaca olarak kullandıkları dilin konuşulmasına gelen tepkiler ve tehditler oldu.

Çağımızın yaşayan en önde gelen dilbilimcilerinden Dr. Tove Skutnabb-Kangas’ın, ULUSLARARASI PEN’İn organizasyonu ile 2002 de gerçekleşen; “Tehlike Altındaki Dilsel ve Kültürel çeşitlilik ve Tehlike Altındaki Biyoçeşitlilik” başlıklı sunumundan (makale) aktaralım. “Egemen dilin ana diline ek olarak öğretilmesi yerine, egemen dilin çocuğun ana dili pahasına öğretildiği, eksiltici, batıran (ya bat,ya yüz) eğitimin, çocuklarda kavrayışsal, eğitsel, dilsel, psikolojik, toplumsal yönden ve bunun sonucu olarak iş piyasası ve siyasal katılım bakımından ciddi zihinsel hasarlara neden olabileceğini ve çoğu zaman bunun yaşandığını ortaya koyuyorum. Bu tür eğitim, BM Soykırım Sözleşmesi’ndeki beş soykırım tanımından ikisine (11/b ve 11/e) uymaktadır[1].”

Saygın dilbilimci özetle diyor ki; bir halkın dinini baskı ile değiştirdiğinizde o halk yok olmaz. Fakat bir halkın dilini değiştirdiğinizde o halk yok olur. Bu da UNESCO ve Dilbilimcilere göre soykırımdır.

“DİLLER İNSANLIĞIN MANEVİ KÜTÜPHANELERİDİR.”

UNESCO’nun “dillerin yaşama Gücü ve tehlike Altındaki Diller” raporuna göre, insanlığın sahip olduğu 30.000 dilden 6000-7000 dil kaldığını ve günümüzde de dil ölümlerinin hızla devam ettiğini, yaklaşık olarak 15 günde bir dilin öldüğü ve böyle devam ederse dünyada 300-600 arası dilin yaşayabileceğini belirtmektedir.

Bu ölecek dillerin baş sıralarında da benim anne dilim Kırmanc (Zazaca, Dersimce, Kırmançki) gelmektedir. Yok olan dillerin çoğu dilsel soykırım kurbanıdır. Türk Devleti 1937/38 de biz Dersimlilere fiziki soykırım uyguladı. Şimdi de APO’cu Kürt siyasi hareketi ana dilimizi korumak ve konuşmak çabamızı bölücülük olarak görüyor ve tehdit ederek bize dilsel soykırım yapmaya çalışıyor.

Büyük dilbilimci Dr. Tove  “makalesinin “Öldüren Diller” başlığı bölümünde diyor ki; egemen dillerin çoğu, küçük diller karşısında öldüren dil haline gelebilirler. Diller arasında iç içe geçen bir hiyerarşi vardır. Büyük diller küçük dilleri yer. Büyük olanlar da daha büyükleri tarafından yenir. Bir halk konuştukları dili değiştirdiklerinde ve kendi dilleri yok olduğunda, konuşulan yeni dil öldüren dil haline gelir.”[2]

Özetle diyor ki, çocuklara anne dilini öğretmeden anadili (resmi dil) öğretirseniz bu eksiltici (öldürücü) dil olur.  Anne dilini öğrettikten sonra ilave dil olarak öğretirseniz bu artırıcı dil olur.

Bazıları şöyle düşünebilir. Dilsel çeşitliliği korumak gerekli mi? Tüm dünya halkları 3-5 dili konuşsa daha iyi olmaz mı? Herkes biri birini anlar ve daha iyi olur diye düşünebilir. Ama bilim buna da hayır diyor. Tek dilli olmak handikaptır diyor bilim. Çok dilli olmak; yaratıcılığa ve yenileşmeye artırıcı eğitim ve çok dillilikle ulaşılmaktadır.  Dilsel çeşitlilik, biyoçeşitliliğin ve yeryüzündeki yaşamın devam etmesinin ön koşuludur diyor bilim. Yaratıcılığın, yenileşmenin, yatırımların artırıcı öğretimle ve çok dillilikle bağlantılı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Unutmayın ki; dünyaya ticareti öğreten Asurlular mal sattıkları ve mal aldıkları tüm halkların dillerini öğreniyorlardı ve onları da kendi dillerini öğrenmeye mecbur bırakıyorlardı. Dilsel çeşitlilik ve biyoçeşitlilik karşılıklı olarak biri birleriyle et ile tırnak ilişkisindedir. Ayrılamazlar.

Dersim’in en üretken tarihçi ve araştırmacılarından Ali Kaya; İran’ı, Deylem’i karış karış gezerek yaptığı tespitlerle diyor ki; “İştar’i s. 204 ten aktararak: Deylemlilerin kullandığı dilin Arapça ve Farsçadan ayrı olduğunu gösterir. Ali devamla İbni Havkal’a ait çalışmanın 268, sayfasından aktararak; bunların dili Arapça, Farsça ve Ermeniceden ayrıdır.[3]) Ali burada Türklere torpil geçmiş veya atlamış. Çünkü Dersimce (Kırmançki) Türkçeden de ayrı bir dildir.

Bir önceki makalemde yazdım ama anlamayanlar için tekrarda yarar var. Dersimce (Kırmanci, zazaca) Kürtçeden (Qurmanci) den bin yıl önce vardı. Bin yıl önce var olan bu dili de dağlar, kuşlar, böcekler konuşmadığına göre, konuşan bir halk vardı. Dokunmayın dilimize sevgili Kürtler. Biz Dersimliler, Kürt dili ve Kürt halkının özgürlüğü için binlerce gencimizi kurban vermişiz. Bir o kadarı da sakat, sürgün veya hapiste çürüyor.

Biz daha Türklerin emperyal dil işgalinden kendimizi kurtarmaya çalışırken bu kez Kürt dili emperyal işgaline maruz kalıyoruz. Düzgün, Munzur, Haydar, Hıdır, Hızır, Fecire, Fatma, Gevher, Xece vb çocuklarımızın adlarının yerini Baran, Berivan, Berfin, Rojda, Roni vb leriyle Kürt işgaline uğradı.

Biz herkes kendi anne dilini özgürce konuşsun diye mücadele ediyoruz. Sizden  bizim ana dilimizi konuşmamızı destekleyin demiyoruz. Kösteklemeyin yeter. Bizim anadilimizi konuşmamız neden bölücülük oluyor. Bu sözü daha dün siz anne  dilinizi konuşurken Türkler size söylerken biz sizin yanınızdaydık. Şimdi neden Türklerle beraber dilimize, bize saldırıyorsunuz?

Bakın benim kuşağım (68 liler) tek kelime Türkçe bilmeyen annelerden doğduk ve tek kelime kırmanci (anne dili) konuşamayan evlatlar, kuşaklar yetiştirdik. Irkçı, baskıcı Türk zihniyeti bizi buna mahkum etti. Şimdi yeni bir dirilişle dilimizi sahiplenerek yaşatmak istiyoruz. Dün Türklerin bize, size yaptıklarını şimdi siz bize yapmaya çalışıyorsunuz. Yapmayın ayıptır, günahtır, zulümdür.

Unutmayın ki; Dünya Hristiyanlık alemi için Roma ve Vatikan ne ifade ediyorsa, Dünya Aleviliği için de Dersim aynı şeyi ifade ediyor.

BAKIN SİZİN DİNİNİZ, BİZİM DİLİMİZ İÇİN NE DİYOR?

Evet bilimsel yaklaşımı kısaca aktardıktan sonra bir de dinsel (İslami) yaklaşıma bakalım. Türkiye’nin %99 zunun Müslüman olduğuyla övünen Türk ve Kürt kardeşlerim. Bakın sizin dininiz bu dil konusunda ne diyor.

“Allah isteseydi sizi bir tek milletten yaratırdı” (Maide süresi 48.Ayet.[4])

“Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Sonra birbirinizi tanımanız için kabilelere ayırdık” (Hucurat süresi, 13.ayet[5])

Diller mozaiğinin yer aldığı Kur’an’nın Rum Süresinin 22. Ayetinde şöyle diyor. “Dillerinizin birbirinden farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir[6]

İbrahim süresinin 4. Ayeti de diyor ki; “Biz hiçbir Peygamberi kendi kavminin dilinden başka bir dille göndermedik.[7]

Tanrı Kürtlerin ilk peygamberi olan Zerdüşt’e Avestayı Avestaca, İsrailoğullarının Peygamberi Musa’ya Tevratı İbranice, Kürtlerden ve Türklerden önce Arapların peygamberi olan Hz. Muhammed’e Kur’an’ı Arapça diliyle gönderdi. Kuran diyor ki, her dil Kur’an’ın bir ayetidir, o halde herhangi bir dile yapılacak bir müdahale Kur’an’a yapılmış sayılır ve sizi doğrudan cehennemlik yapar.

Bu makalenin sınırlı ölçüleri içinde dilin önemini ve değerini bilimsel ve dinsel açıdan açıklamaya  çalıştım. Sevgili Kürt kardeşlerim siz bu ülkenin en dindar, en Müslüman halkısınız. Daha Türklerin baskısından dilimizi kurtaramamışken birde siz dilimizle uğraşmayın. Bakınız dininizin kutsal kitabı Kur’an’dan birkaç ayet verdim. Daha da verebilirim. Bilimden kolaylıkla vaz geçebilirsiniz ama Kur’an’dan dinden vaz geçmeyeceğinizi biliyorum.

Kürt kardeşlerim Allah’ınızı, peygamberinizi seviyorsanız ve Kur’an’a inanıyorsanız Dersimlilerin ve Zazaların dilinden ve dininden elinizi çekin. Yoksa Cehennemde yanarsınız.

                                                                                                                Dersimli Çoban.

 

[1] Dr. Tove Skutnabb-Kangas’ın, ULUSLARARASI PEN’İn organizasyonu ile 2002 de gerçekleşen; “Tehlike Altındaki Dilsel ve Kültürel çeşitlilik ve Tehlike Altındaki Biyoçeşitlilik” makalesi. Kovara Bir. Hejmar, sayı:3 Payij 2005. S.7/8

[2] Age. S.11

[3] Kaya,Ali: Deylem’den Dersim’e, İran’a seyahat. Can Y.2. basakı.2002.s.30

[4] Elmalılı Hamdi Yazır. Kuran-ı Kerim.

[5] Age. Elmalılı.

[6] Age. Elmalılı.

[7] Age. Elmalılı.

DERSİMLİLERİN Dili, DİNİ VE IRKI-1

Sahibi olan halkın Kırmanci dediği Dersim(ce) diline bazıları da Zazaca diyor. Son zamanlarda bu dile Deza-Par üzerinden yoğun bir saldırı var. Bardağı taşıran son damla ise Deza-Par Elazığ İl Başkanının bu nedenle çocuklarını öldürmekle tehdit edilmesi oldu. Yaklaşmakta olan 21 Şubat “Uluslararası Dünya Anadili Günü” nü de vesile ederek bu konuda bir dizi yazmaya karar verdim. Bu ilk yazıda annelerimizin ve daha da önceki ebeveynlerimizin kendilerini ve anadillerini nasıl yaşadıklarına içkin ve yine atalarımızın üslubu ile aktaracağım. Dizinin devamı ise akademik çalışma olacağından kısmen bilim lisanıyla kronolojik ve metodolojik olarak aktarılmaya çalışılacaktır.

                                                                             

YAŞAMSAL ÖRNEK-1: 2018 yılı bir yaz günü Dersim, Ovacık, Çağperi Köyündeki evimin verandasında konuklarımla oturuyordum. Üç konuğum var ve üçü de il dışından. Üçü de ayrı ırktan olup TC vatandaşlık kimliği taşıyorlar. Konuklarımla yoğun bir tartışmanın içindeyiz. Konu Dersim halkının ırkı, dini ve dili etrafında dönüyor. Fakat bir türlü uzlaşamıyoruz. Bu esnada bahçenin kapısında birkaç ay önce 94 yaşında ölen annem bastonuyla belirdi. Yanımıza gelerek konuklara hoş geldiniz dedikten sonra yüzüme misafirlerimi tanıtmamı isteyen bir ifadeyle baktı. Şimdi orada anneme yaptığım bu konuk tanıştırmamı aynen aktarıyor ve kararı size bırakıyorum.

İki erkek ve bir bayandan oluşan konuklarımı anneme takdimimdir.

Ane, no Tırko. Ye izmir’iyo. Ucara amo. (Anne bu Türk. İzmirli ve İzmir’den geliyor.)

Ane, noykı Qurro. Ye Diyarbakır’ıyo. Ucara yeno. (Anne, bu da Kürt. Diyarbakırlı ve oradan geliyor.)

Ane, na marua, kırmanca mua, ye Dersim’iya, Mameki’yra. Ankara’dı nisena ro. ( Ane, bu bizden. Bizim kırmançlardan. Dersim Mameki’den ama Ankara’da oturuyor.)

Bu tanıtım ve tercümeyi tam üç kez konuklarım bana tercüme ettirdikten sonra Türk konuğum bana hak verdi. Kürt konuğum sessizliğe gömüldü. Saatlerdir kitaplardan ve değişik kaynaklardan örnekler vererek Dersim halkının Kürt ve Türk olmadıklarını, dillerinin de Kürtçe ve Türkçe ile alakası olmadıklarını, ayrı bir millet ve ayrı bir dile sahip olduklarını anlatmaya çalışıyordum, fakat başarılı olamıyordum. Ama 94 yaşında ve tek kelime Türkçe bilmeyen annem imdadıma yetişmiş beni kurtarmıştı. Buraya kadar sessizce bizi dinleyen Dersimli Avukat Hanım söze şöyle girdi. “Arkadaşlar ben, her ikisi de Dersimli olan öğretmen anne ve babanın ilk çocuğuyum. Ama anne dilimi tek kelime ne konuşabiliyorum ne de anlayabiliyorum.  Kendimi ne Kürt ne de Türk hissedemiyorum. Anne ve babamın memuriyeti nedeniyle hep Dersim dışında yaşadım. Kürtlerin içinde yaşarken ben kendimi Kürt hissetmeye çalışırken Kürtler buna izin vermedi. Hep Kızılbaş olduğum için Kürt olamayacağım hissettirilerek ötelendim, dışlandım. Türklerin içinde yaşarken de Türkler beni hep Kürt diye dışladılar. Bizim ısrarımız üzerine Mehmet abenin yaptığı anne tanıştırılmamızın tekrarından açıkça görülüyor ki; teyze yani bu halk diyor ki, biz sizden değiliz, si de bizden değilsiniz. Siz sizsiniz, biz de biziz. Herkes kendisini hissettiği gibi diniyle, diliyle, özgür ve kardeşçe ama eşitçe yaşasın. Bu nedenle ben Mehmet abeye katılıyorum. Çünkü öyle hissediyorum dedi. Gerisini senin yorumuna bırakıyorum ey okur.

YAŞAMSAL ÖRNEK-2: Geçtiğimiz 2021 Ağustos ayında bizim pansiyona Mardin’in Derik ilçesinden iki aile konuk geldi.  Eşleriyle gelenler 40-45 yaş arası gençler. Dilleri Qurmanci, İnançları Şafii, ırkları Kürt olmuş bizim Dersimli Kızılbaş, Kırmançlar. Araştırmışlar, soruşturmuşlar atalarının 500 yıl önceki Çaldıran savaşında Dersim’den geldiğini öğrenmişler. Ben de onlara bizim Hozat’ın Derik köyünden giderek Mardin’de aynı adla kendi köylerini kurduklarını söyledim. Çoğalıp büyüyerek bu günkü Mardin Derik ilçesini oluşturmuşlar. Onlara asıl atalarının Hozat’ın Derik köyünden olduğunu ve köylerinin ve akrabalarının halen Derik’te yaşamaya devam ettiklerini açıkladım. Kimi akrabaları da Mardin’in Kızıltepe ilçesi yakınlarına gitmişler. Onlarda orada Derik köyünü kurmuşlar ve halen aynı adla orada Kürtleşmiş, Şafiileşmiş olarak yaşıyorlar. Ben dostlarım aracılığıyla Derik köyünden birilerini bulup onları kendi ata yurtları Derik’e gönderdim. Gidip görüşmüş ve memnun kalmışlardı.

Benim kuşağım (68 li) anne dili dışındaki ilk yabancı dil olan Türkçeyi ilkokulda dayak ve falaka zoruyla öğrendi. Maalesef ben de dahil bizim kuşağın çocukları kendi anne dillerini konuşamıyor.  Önce Türkler dilimizi yasaklayarak inkâr ve imhaya çalıştılar. Son kırk yıldır da başta Apocular olmak üzere Kürt siyasi hareketi dilimizi inkâr ve imhaya çalışıyor. Dersim Halkının çocuklarına verdikleri Munzur, Düzgün, Haydar, Xece, Seme, Ruke, Qume vb isimlerinin yerini artık Baver, Baran, Rojin, Berivan, Berfin vb Kürt isimleri aldı. Unutmayın ki; her ne şekilde olursa olsun, bir dili yok etmek o dilin sahibi halkıda yok etmektir. UNESCO Soykırım Sözleşmesi dil kırımını (yok edilmesini) soykırım sayıyor. Bu konuyu devamı yazılarımda kaynak ve kanıtlarla işleyeceğimden şimdilik geçiyorum.

Başta doğu dilleri uzmanı Rus dilbilimci V. Minorski olmak üzere doğu ve batı dilleri uzmanı dilbilimcilerin büyük çoğunluğu Dersimlilerin konuştuğu kırmanc(k)i (Zazaca, Dersimce vd) Kürtçeden (Qurmanci) bin yıl daha eski (önceki) bir dil olduğunu kanıtladılar. Daha ortada Kürtçe yokken bin yıl önce var olan bu dili dağlar, taşlar, kuş ve böcekler konuşmuyordu herhalde. Bunu konuşan bir halk vardı. Ne istiyorsunuz bu halktan. Kırmanç, Zaza ne derseniz deyin ama dillerine karışmayın. Bu halk diğer dilleri yasaklıyoruz, herkes bizim dilimizi konuşmak zorunda demiyor. Bu halk diyor ki, ben kendi anne dilimi, anadilim yaparak konuşmak istiyorum. Bundan neden rahatsız oluyorsunuz? Deza Par Elazığ İl Başkanına, çocuklarına neden saldırıyorsunuz? Bu halkın anadilini konuşma hakkını neden bölücülük olarak değerlendiriyorsunuz?       O zaman siz yasaklı Kürtçenizi konuşmak için mücadele ederken bu bölücülüktür diyen Türkçüleri haklı çıkarmıyor musunuz?  Apocular her ne hikmet ise AKP-MHP iktidarını bırakmış Deza-Par ile uğraşıyorlar.

Almanların Almanca, Fransızların Fransızca, İngilizlerin İngilizce konuştuğu gibi, Dersimliler Dersimce (Kırmaci) Zazalar Zazaca konuşurlar. Bu en temel ve doğal haklarıdır. Bunu engellemeye çalışanları bilim faşist olarak tanımlıyor.

Ben Deza-Parlı değilim. Ama bugün seçim olsa yalnız şu bir tek şey için, dilimin mücadelesini verdiğinden dolayı oyumu seçime kendi başına girerse DEZA-PAR’a veririm. Çünkü AKP-MHP teokratik iktidarı gitse de yerine gelmesi muhtemel CHP-İYİ P.- SP vd lerinin halkımıza demokrasi, iş, aş, ekmek, hak, hukuk, özgürlük ve eşitlik konularında hiçbir şey vermeyeceğini biliyorum. Takke-takunya faşizminden çıkıp kasket-Postal faşizmine dönmeye niyetim yok. Bu camici ve kışlacı zihniyetin benim Kızılbaş, Kırmanç kimliklerimin karşısında kışla ve cami kardeşliğiyle bir ve beraber olacaklarını biliyorum. O nedenle bana hiçbir şey vermeyeceklerinden emin olduğum, aksine elimdeki hakların da bir kısmını fırsat bulduğunda alacaklarından emin olduğum cami ve kışla kardeşlerindense Deza- Par’a bir tek dilim için olsa da oy vermeyi düşünüyorum. Diğer boyutuyla da önümüzdeki seçim sandığı Kırmançlar, Zazalar, Goran, Soranlar için bir tür nüfus sayımıdır. Bakalım biz ne kadarız. Kendimizi görelim.

Konunun bu ilk yazısına son verirken; Dersimliler Zaza değildir. Kırmançtırlar. Zazaların %90 nı Dersimli Kırmançtır.  Zazalar ve Zazaca araştırmacıların taktığı, yakıştırdığı isimlerdir. Büyük çoğunlukla Dersimli ve Alevi olan bu halk, Kürtlerin içine gidenleri etki ve baskı ile Kürtleşmiş, ve Şafiileşmişlerdir. Türklerin içine gidenleri ise yine etki ve baskı ile Türkleşmiş ve Hanifiileşmişlerdir.

Friedrich Nietzsche, “insan insanın kurdudur” demişti. Ben de Niçe’nin izniyle kırmanç, kırmancın kurdu olmasın diyorum. 1937-38 soy kırımında Dersimli, Dersimlimin kurdu oldu ve acılarını hala yaşıyoruz.

Türkler ve Kürtler sizde dışardan bu işe karışmayın. Bu halk sizin gibi kendi anne dilini konuşmak istiyor. Sizin dilinize de,  dininize de karışmıyor. Siz de onlarınkine karışmayın. Tenkid edebilirsiniz, fakat tehdit edemezsiniz. Yapmayın, ayıptır, zulümdür, günahtır.

                                                                                                 DERSİMLİ ÇOBAN

DERSİMLİ İSMAİL HAKKI KARADAYI

0

Emekli Genel Kurmay Başkanı (GKB) İsmail Hakkı Karadayı ölünce yedi yıl önce yazdığım bir konu medyada yoğun tartışmalara neden oldu. Ulusal, yerel ve sosyal medyada çok yoğun tartışıldı. Bana da bu konuda çok soru ve bilgi geldi. Hiç birini yanıtlamadım. Ancak bu yanıtlayacağım yazı bir Pülümürlüden ve http://pulumur.org adlı bir siteden olup; yalan, yanlış ve iftiralarla dolu olunca yanıtlama gereği duydum.

05/06/2020 de Hasan Canerik imzasıyla yukarıdaki sitede yayımlanmış. Kendisini tanımıyorum. Bu şahıs bu yazıyı yazarken eğer öfkesiyle değil de aklıyla hareket etseydi, o kadar ithamda bulunmadan önce bana bir telefon açıp konuyla ilgili sorular sorduktan sonra yazması daha doğru ve daha hak kani olurdu. Veya basit bir google taraması yaparak yazdıklarımdan ve hakkımda yazılmışlardan oluşan yaklaşık kırk bin sayfa arasından daha sağlıklı bilgilere ulaşabilirdi. Veya İsmet Kemal Karadayı’nın hayatta olan eşi ve çocuklarından sorabilirdi. Birkaç yıl önce bir konu için Pülümür’e giderek belgeselci Caner Canerik ile görüşmüştüm. Ben de son derece makul ve mantıklı bir izlenim bırakan Caner Canerik’in akrabası mı bilemiyorum. Yalnız soyadı benzerliği de olsa biraz araştırma zahmetine katlansa Caner Canerik’ten bana ulaşabilirdi. Neyse bunlar çok önemli değil. Benim için önemli olan Hasan Canerik adlı Pülümürlü arkadaşın konuyu çarpıtarak yalan ve yanlışlarla beni karalamaya çalıştığı konuları aydınlatmak. Yoksa Karadayı konusunu yeniden yazmak değil.

1987 Yılında ITM (international tourism magazine) gazetesinde önce köşe yazarı, daha sonra da Ege Bölge temsilciliği ile başladığım gazetecilik yaşamım, Kenan Evren ile davalaştığım 2004 yılına kadar aktif olarak sürdü. Takiben ve halen çeşitli yayın organlarında ve kendi web sitemde yazmaya devam ediyorum. (https://www.dersimcobani.com)

Yazar dersem yazarlara hakaret olur kaygısıyla Hasan Canerik’e yazıcı diye hitap ederek, iddia ve karalamalarını aydınlatayım.

Ben 1973 yılından 12 Eylül 1980 darbesinin ilk gününe kadar İstanbul Şile’de öğretmenlik yaptım. Öğretmenliğim de yalnız sınıf öğretmenliği değildi. 1970 li yılların başlarında İbrahim Kaypakkaya ile ve daha sonra Halkın Gücü, devamında TKPML-TİKKO ile süren legal ve illegal devrimciliğim de 1984 yılına kadar sürdü.

Yazıcı Canerik yazısının; “KARADAYI GERÇEĞİ VE YALANLAR” başlıklı bölümünde şu soruları cevaplamamı istiyor ve şu karalamaları yazıyor.

  • Mehmet Yürek Şile’de öğretmenlik yapmış mı?
  • İsmet Kemal Karadayı ile tanışmış mı? Tanışsa bile henüz askerliğini yapmamış yirmili yaşlarındaki bu genç öğretmene bu bilgileri verir mi?
  • Mehmet Yürek İsmail Hakkı Karadayı ile birlikte İsmet Kemal Karadayı’yı da yıpratıyor.
  • Mehmet Yürek bu bilgileri Mehmet Baransu’ya niçin verdiğini yanıtlasın.
  • Mehmet Yürek Atatürk’e hakaretten mahkum olmuş biri.
  • Yürek 1975 yılında İsmet Kemal Karadayı’nın yılın hukukçusu seçildiğini yazıyor, bu yanlış.
  • Mehmet Yürek Şile’de öğretmenlik yapmış mı? Aslında bu kadar mantıksız soru sorana yanıt verilmez. Ama neylersiniz ki, bu soruyu soranın okurlarının bir kısmı da bu düzeyde oldukları için yanıtlamam gerekiyor. Ben Şile’de evsanevi bir öğretmenlik yaptım. 12 Eylül darbesi olduğunda dört kooperatifin yönetim kurulunda ve birinin de başkanıydım. Ayrıca memurlar derneğinin de yöneticisiydim. Bunun yüzlerce tanığı ve belgesi olduğu için geçiyorum.

 

  • İsmet Kemal Karadayı ile tanışmış mı? Tanışsa bile henüz askerliğini yapmamış yirmili yaşlarındaki bu genç öğretmene bu bilgileri verir mi? İsmet abi Şile’ye atanınca ve hemşerim olduğunu öğrenince hemen makamına gidip tanıştım. İsmet abi evini İstanbul’dan Şile’ye getirmediğinden Pazartesi sabahları İstanbul’dan işe gelir, Cuma akşamları da otobüsle dönerdi. Hafta içinde istisnai günlerde gitse de genellikle Şile’de kalırdı. Ben de o dönem öğretmenliğimin yaz tatillerinde Esentepe Tandır gazinosu diye büyük bir mekan açmıştım. Bir ucu deniz ve plaj, diğer ucu tepeye kadar çıkan 40 dönümlük bir mekandı. Restoran, çadır kampı, masa, ve şezlong kiralama vb işler yapıyorduk. Yaptığımız Dersim tandırında iki kuzuyu aynı anda pişiriyorduk. Bu bizi çok popüler yapmıştı. O sıralarda Yaşar Kemal’de Şile Değirmen Otelde kalarak Deniz Küstü romanını yazıyordu. Dinlenmelerinde bizim küçük Töb-Der bürosuna gelip bizlerle sohbet ederdi. Akşamları da çoğunlukla bizim mekana gelir sohbetle birlikte yemek yerdik. Tüm bunları birlikte yaşadığımız o günkü Töb-Der Başkanı Yusuf İlhan, Ağrılı Fikret hoca ve Şiranlı Özcan halen Şile’de yerleşik emekli hayatı yaşadıklarından ve daha yüzlerce tanıkla teyid edilebilir. Süreç içinde İsmet abi ile çok samimi olmuştuk. İsmet abiye Yaşar Kemal ile tanışmak istermisin dedim. Evet çok iyi olur dedi. Tanıştırdım ve ondan sonra da çoğunlukla akşam yemeklerinde birlikte olduk.

Ben askerliğimi Tunceli, Çemişgezek, Toratlı köyünde er öğretmen olarak yapıp gelmiştim. İkinci Çocuğum 1979 Şile doğumludur. Dolaysıyla yazıcının iddiası yalan ve yanlıştır. Süreç içinde İsmet beyle ile abi kardeşleştik. Şile’den gidince de bağımı koparmadım. Ben İstanbul’dan ayrılıp Marmaris’e yerleşince de ilişkimiz azalarak da olsa sürdü. Çünkü İsmet abi de yazları bazen Datça Aktur tatil köyüne tatile gelirdi ve Marmaris’e indiğinde bana uğrardı.


İsmet Abinin oğlu Av. Haldun Karadayı’nın imzalayarak bana gönderdiği kitap.

Yazıcı Hasan Canerik keşke o satırları yazmadan zahmet edip halen Antalya Demre’de avukatlık yapan İsmet abenin oğlu Haldun Karadayı’ya bir telefon açıp sorsaydı. Ben Haldun beyi fazla tanımam. İsmet abe beni iki defa oğlunun Kadıköy’deki yazıhanesine götürmüştü. Birinde yoktu, diğerinde ise ayaküstü tanıştırıldım işi vardı ve gitti. Haldun beyi bu kitabın basına tanıtım kokteyli nedeniyle arayıp sitem ettim. Haberim olsaydı çok iyi olurdu. Ortak çok anılarımız var dedim. Haldun beyde babası gibi asaleti davranarak yazmamı ve yeni baskıda değerlendirileceğini söyleyerek kitapı imzalayarak Bodrum’daki adresime gönderme nezaketi gösterdi. Haldun beye bu kitabı gönderdiği için teşekkür telefonu açtığımda annesini sordum, iyiydi. İsmet abinin eşi Vasfiye abla samimiyetimizin en yakın tanığı idi. İsmet abe baypas olduktan sonra da arada alıp içkili yemeklere götürünce bana, buna içki içirirsen kafanı kırarım diye tehdit ederdi. Bende çok saygı duyduğumdan çekinirdim. Yazıcı Hasan Canerik Vasfiye ablaya bir telefon açma zahmetine girseydi bunları yazamazdı.

İsmet abi ile tanıkları bol bir-iki anımı anlatayım.

Seksenli yılların ortalarında öğretmenlikten ayrılmış ve holdinglerde üst düzey yönetici olarak çalışıyordum. Turgut Özal Başbakanlığı döneminde Malatyalılar Vakfını kurdurunca, bende Tunceliler Vakfı çalışmalarına başladım. Kendim bir mektup ve bir vakıf senedi taslağı hazırlayarak yurt içi ve dışında çok sayıda Tunceliliye ulaştırdım. Vakfın kuruluş çalışmalarının ilkini Beyazit’de, polislikten ayrılma Hıdır Yüksel’in Oskar Otelinde yaptık. Bu toplantıda İsmet abinin yanı sıra otelin işletmecisi Hıdır Yüksel, Av. Hasan Gülşan ile beraber Mersin’den, Avrupadan gelen bir çok arkadaş katılmıştı. Hıdır Yüksel ve Av. Hasan Gülşen’in hayatta olduklarını bildiğim için onları özellikle zikrettim. Toplantıda benim yazdığım vakıf senedi taslağının düzenlenmesi için İsmet Kemal Karadayı’ya verilmesi ve bir sonraki toplantı için somut adımlar kararlaştırıldı. Bu arada İsmet abinin İstanbul’a gelişinden sonra İsmet abi beni Cemal Süreya ile tanıştırmıştı. Üçlü bir çok beraberliğimiz olmuştu. Siyasi olarak ikisi ile de tam tezattım. Çünkü ikisi de Kemalist’ti. Ama ben ikisini de çok seviyor ve saygı duyuyordum. Onlarında beni sevdiklerinden emindim. İkisiyle de senli benliydik. Ruhi Su’nun cenazesine İsmet Abi, Asım Bezirci ve iki kişi daha beraber katılmıştık. Zincirlikuyu Mezarlığında, Aziz Nesin mezar başındaki konuşmasını bitirir bitirmez, kapıyı tutan polisler halkı coplamaya başladı. Ben atletik olduğum için mezarlığın duvarına atlayıp kaçmaya çalışınca İsmet Abinin “ulan Memo nereye gidiyorsun oğlum. Bizi linç ederler, gel bizi de çıkar” dediğini duyunca duvardan geri atlayıp onları da duvardan geçirdim. Asım Bezirci’nin kurşun gibi ağır olan kamburundan tutup yukarı zor çıkardım. Hemen bir taksiyi polis diye durdurup öne ben arkaya da onları oturtarak Şişli Caminin yakına park ettiğim arabamın yanına getirip bindirdim ve bir meyhaneye gidip içkili bir yemekle sohbet ettik. Sohbet sırasında Asım Bezirci, İsmet hemşerinin sayesinde polis copundan kurtulduk deyince abi hemşeri değiliz. O Tuncelili ben Dersimliyim deyince, o ne demek dedi? O cevabın ne anlama geldiğini orada anlattım. Ne demek istediğimi anlamak isteyenler şu linkten okuyabilirler.

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/eyup-can/pkk-bir-devrimciyi-nasil-cildirtti-1106101/

  • Mehmet Yürek İsmail Hakkı Karadayı ile birlikte İsmet Kemal Karadayı’yı da yıpratıyor. Yazıcı Canerik bunu da iddia ediyor. Ben İsmet Kemal Karadayı ve Cemal Süreya’nın siyasi (Atatürkçü) düşüncelerine asla katılma samda, ikisini de çok seviyor ve saygı duyuyordum. Onların da benim siyasi düşüncelerime karşı olmalarına rağmen beni sevdiklerinden emindim. Onları yıpratmak hayatta yapmayacağım bir şey. İsmail Hakkı Karadayı meselesini İsmet abe bana ve Cemal Süreya’ya söylemişti. En azından ben böyle biliyordum. Üçümüzde açıklamama sözü vermiştik. Ama ben daha sonra bu sözü İsmet abenin de izniyle siz ölünceye kadara dönüştürdüm. Uzun yıllar dost ve abe-kardeş yaşadığım bundan da onur duyduğum İsmet abe ve Cemal Süreya’yı yıpratmak asla yapmayacağım bir şey.
  • Neden açıkladığım konusuna gelirsek: Mehmet Baransu İsmail Hakkı Karadayı’nın Dersimli olduğunu yazınca medyada kıyamet koptu. Ben de telefon açarak yazdıkların doğru evlat dedim ve bildiklerimi anlattım. Baransu’da benden bunları yazıp göndermemi rica etti. Ben de yazıp gönderdim. Baransu da yazdıklarımın harfine dokunmadan köşesinde yayımladı. Neden yazdığım konusuna gelince; 1- Artık İsmet abe ve Cemal Süreya abe hayatta değillerdi ve onlara verdiğim sözü tutmuştum. 2- Asıl önemli gerekçem, ben Dersimlilerin ve Alevilerin baskı ve zulüme maruz kalmalarından Dersimliliğini ve Aleviliğini gizleyenleri de sorumlu tutuyorum.

Bunun açıklaması da şu linkte. https://www.dersimcobani.com/neden-nasil-nereye-kadar-ne-zamana-kadar-alevicilik-yapacagiz/ Pülümürlülerin birçoğu kendilerini Erzincanlıyız diye gizlerler. Burada asıl amaç Dersimlilerin mağduriyet ve travmalarını anlatmaktı. Bu konuda Mesut Özcan Hoca M. Baransu’ya en güzel cevabı o günlerde vermişti. https://www.yenisafak.com/yazarlar/murataksoy/baransunun-alevileri-35980             Mesut Özcan’nın konuya ilişkin yazısını okumak için yukarıdaki link tıklanabilir.

  • Mehmet Yürek Atatürk’e hakaretten mahkum olmuş biri. Yazıcı Canerik’in yazdığı tek doğru bu. Evet ben Atatürk’e hakaretten mahkumiyet aldım. Yazıcı Canerik’in bilmediği veya bilipte yaz(a)madığı diğer adli sicilimin de bir kısmını yazayım.
  • Cumhurbaşkanlığı ve Gen. Kur. Başkanlığı yapmış diktatör Kenan Evren’nin rütbesiz er olarak gitmesi süreci Marmaris’te benimle olan davayla başladı. Yani ilk taşı ben attım.
  • Kamer Genç’i Tunceli mahkemelerinde mahkum ettim. Yazıcı Canerik bunu da bu davadaki avukatım olan Hüseyin Aygün’e sorabilir.
  • Atatürk’ü sevmeyen ülkeyi terk etsin diyen Kemal Kılıçdaroğlu’na Tunceli Adliyesinde açtığım dava, Çorlu Ağır ceza, Erzincan Ağır Ceza vd dolaşarak Ankara’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gitti. 15 Temmuz darbe girişiminde Kılıçdaroğlu darbecilere karşı durunca ve hatırlı dostların ricalarıyla dosyayı yıllar sonra geri çektim. (Tunceli Asliye Hukuk Mahkemesinde 2013/57 esas nolu dava)
  • Atatürk ile olan davam ise yazdığım bir makalemin Marmarisli bir avukatın ihbarıyla başladı. Tarihi gerçekler ve açığa çıkan devlet belgelerinin gösterdiği üzere Atatürk; 1926 Koçuşağı kırımının, 1930 Pülümür kırımının ve 1937/38 Dersim kırımının birinci dereceden yetkili ve sorumlusudur. Ben bunları 15 ay mahkumiyet alarak (bu 15-25 yıl da olabilirdi.) bunu mahkeme tutanaklarına geçirdim. Daha birkaç adli sicilim daha var ama uzatmamak için geçiyorum. Ama tamamı siyasi olup tek adi ve adli davam yoktur. Çocuklarıma ve torunlarıma bıraktığım en büyük manevi mirasım da bu ve yukarıdaki davalarımdır.

Yazdıklarından anladığım kadarıyla yazıcı Canerik Ato’cudur. Apo’cuların değişik bir versiyonudur. Tıpkı Apo’nun ben MİT ajanıydım demesine rağmen, müritlerinin hayır Apo ajan değildir dedikleri gibi. Yazıcı Canerik’te, açığa çıkan belgelerle 1926 Koçuşağı katliamı, 1930 Pülümür katliamı ve 1937/38 Dersim kırımının baş yetkilisi ve sorumlusu Ato’suna toz kondurmuyor ve aynı şekilde bağlı görünüyor.

Evet sonuca gelirsek İsmail Hakkı Karadayı Pülümürlü bir Alevidir. Kimliği bilinseydi bu mertebelere gelebilir miydi? İsmail Hakkı Karadayı aslını inkar ederek yaşasa da Dersimli özü onu bırakmamıştır. Gericiliğe karşı en büyük mücadeleyi vermiştir. O’nun döneminde orduya yeniden Aleviler alınabilmiştir. Makamını yine Bozüyüklü ve ataları Alevi gelenekten gelen, Osmanlı’nın kuruluş ve gelişimine katkıları olan bir aileden gelen Hüseyin Kıvrıkoğlu’na bırakarak ayrılmıştır. Hüseyin Kıvrıkoğlu’na bu nedenle biri Kıbrıs’da, biride Marmaris Aksaz üssünde iki suikast girişimi yapıldı. “Marmaris Aksaz Deniz Üs Komutanlığı’nda yapılan toplantı devam ederken komutanlar arasında mezhep tartışması başlar. Bu esnada bir orgeneral, tabancasını çekerek bir başka orgenerale doğrultup, “Türkiye’yi Suriye’ye çevirmenize müsaade etmem. Burada Aleviliğe dayalı bir Baas rejimi kuramazsınız.” diye bağırır.” Bu ve benzerleri Zihni Çakır’ın, Ergenekon’un Çöküşü 1-2 ve şu linkten okunabilir. https://www.dunyabulteni.net/arsiv/ergenekon-kivrikoglunu-oldurmek-istedi-h33955.html

Yazıcı Canerik’e soruyorum. Benim Dersimli Karadayı yazımın üzerinden yedi yıl geçti. Karadayı daha geçen hafta öldü. Bu yedi yılda Karadayı’nın bu iddiayı yalanladığı veya red ettiği görüldü mü? Görüldüyse ve ben atladıysam yazıcı Hasan Canerik açıklasın.

Benim konuyu yazarken ne şahısları ne de Pülümürlüleri hedef almam söz konusu değildir. Amacım Dersimlilerin yaşadığı mağduriyetlerin ve faillerinin açığa çıkarılmasıdır. Ayrıca hala kendilerini saklayan gizleyen Dersimli ve Alevilerin de kendilerini açıklama korkularından arın(dırıl)malarıdır.

Bu vesileyle 1930 Pülümür kırımına da kısaca değineyim. Her nedense Dersim soy kırım araştırmalarını yapanların hemen tamamı 1937/38 in üzerinde dururlar ama bunun öncüsü olan 1926 Koçuşağı ve 1930 Pülümür kırımını görmezden gelirler. Dr. Suat Akgül’ün “Amerika ve İngiliz Gizli Raporlarında Dersim Hadisesi” kitabında (2001 deki baskısı) çok önemli bilgiler var. M. Kemal Diyarbakır’da 16. Kolordu komutanıyken 1916 ve 1918 de Padişah Vahdettin tarafından özel görevle Dersim’de liderlerle görüşmekle görevlendirilir. 1916 da Zeranik’te (o zamanki ilçe merkezimiz, Munzur Gözelerinin yakınında) Seyit Rıza, Mahmut Ağa, Kasımoğlu, İdare İbrahim ve dedem Çolak’ın (Hüseyin) aralarında bulunduğu heyetle görüşmeler yapar. Görüşme sonrasında Mustafa Kemal, damat adayı olduğu Padişah Vahdettin’e verdiği raporda şunları önerir. “ Binlerce yıldır doğal bir kale konumundaki Dersim’e hiçbir güç girememiştir. Girsede kısa süre sonra çıkmak zorunda kalmıştır. Bu memleket dışarıdan fethedilemez. Ancak içeriden fethedilebilir. Bunun için devlet bütçesinin durumuna bakılmadan içeriden çok sayıda milis tutulmalı ve bunlara ödemeleri aksatılmadan yapılmalıdır. Önce Dersim’in batı kapısını tutan savaşçı Koçuşağı aşireti halledilmeli, ardından da doğu kapısını tutan Pülümür’deki yiğit savaşçılar olan Haydaran ve Demenan aşiretleri yok edilmelidir.” Yukarıda zikrettiğim bu kitap Datça’daki evimde kaldığından aynen aktaramadım. Fakat mealen %90 böyledir. Yazıcı Hasan Canerik ve diğer ilgili arkadaşlar bu kitabın 42 ve 43. Sayfalarını özellikle okumalıdırlar. Mustafa Kemal, Padişah Vahdettin’e yaptıramadıklarını kendisi 1926 da Koçuşağını, 1930 dada Pülümür kırımını yaptıktan sonra, 1937/38 de kolayca Dersimlileri kırdırarak kendisi uygulayabilmiştir.

Mustafa Kemal’in emri ile Bakanlar Kurulunun; “12 ekim 1930 tarihli tedip (yola getirme, uslandırma) kararını takiben, Albay Rüştü komutasında; 11. Piyade alayı, dört toplu bir dağ bataryası ve iki toplu bir dağ obüs bataryası, dört uçaklı bir tayyare bölüğü, Erzincan ilinin bu komutanlık emrine tertip edeceği jandarma ve milislerle ilk harekat başladı.[i] İkinci harekat ise General Ömer Halis kumandasında, 10-13 Kasım 1930 da; 11. Ve 7. Alay ile 74 subay, 1664 er, 1217 tüfek, 62 hafif makineli tüfek, 23 ağır makineli tüfek, 6 top, 379 hayvan vardı. Kürk, Danzig, Dağbey, Baluşağı, Lulalı, yardımlarına gelen Abbasuşağı, Nazımiye’den gelen Haydaranlı, Mazgirtten gelen Demenanlı ve daha birçok aşirete mensup insan katledildi.” Yazıcı Hasan Canerik’in internetten copy pestle yazısına koyduğu o kitabın 22. Sayfasını okursa, Mustafa Kemal’in Gen. Kurmayı şunu görür. “11. Alayın iki taburu öğle vakti Kürk köyüne girmiş, Kürk deresine sıkıştırılan eşkiyayı tamamen imha etmiş ve Kürk Köyünü kamilen yakmıştır.”[ii] Mustafa Kemal’in Genel Kurmayının cümlesi aynen böyle sayın Canerik. Köyü kamilen yakan bu orantısız güç acaba içindeki köylüleri de kebap mı yaptı diye düşünmeden edemiyor insan. Öyle senin dediğin gibi yalnızca tek seferde 2-3 köyle sınırlı bir harekat değil. Biri Ekim ayında diğeri de Kasım ayında olmak üzere iki harekat yapıldı Pülümür’e. Birinci harekatta Haydaran ağaları Hıdır ve Kamer ağalar ve sülalesi hedeflendi. Kasım’daki ikinci harekatta ise genel temizlikle imha yapıldı. Tıpkı 1937 de direnen altı Dersim aşiretini yok ettikten sonra 1938 de de kendilerine destek olanlar da dahil diğer Dersimlilerin zalimce kırımı ve sürgünü gibidir. Özetle 1930 Ekimindeki ilk sefer Pülümür’ün 1937 si, Kasımdaki ikinci harekat ise Dersim’in 1938 idir. Mustafa Kemal daha önce de 1926 da bunu Koçuşağı’nda yaptığından deneyimlidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazıcı Hasan Canerik ve ilgililerin bu iki kitapları okumasını öneririm.

Şimdi bir iki basit soru da ben sorayım Hasan Canerik efendiye. Devletler halkının parasıyla aldıkları savaş uçaklarını düşman ülkeleri bombalamak için mi alırlar? Yoksa kendi halkını, kendi topraklarında bombalamak için mi? Yukarıdaki dört Türk savaş uçağı Pülümür’ü neden bombalıyorlardı? Pülümür’ü kendi ülkesi, Pülümürlüleri de kendi halkından değil düşman gördüklerinden olabilir mi? Pülümür’den 11 yıl sonra da Dersim’i bombalayarak Dünya tarihine ilk kadın savaş pilotu olarak geçen Atatürk yetiştirmesi Sabiha Gökçen hangi ülkeyi, hangi düşmanı bombalıyordu?

Evet Canerik efendi, SEN; TCD kurucu iradesi ve tek yetkilisi olan Atatürk ve Kemalist ekibinin 1930 da senin ilçen Pülümür’ü, 1937/38 de tüm Dersim’i bombalayarak Dersimlilerin katledilmesini makul gördüğünden TCD’nin makbulüsün. Ben de bunu mahsurlu görüp karşı durduğum için mahpusuyum.

SON OLARAK: Bildiklerim, gördüklerim ve öğrendiklerim İsmail Hakkı Karadayı’nın Dersim Pülümür’den Çankırı’ya göçürülmüş Dersim mağduru bir ailenin çocuğu olduğunu teyit ediyor. Hakkımda yalan ve iftiraları sormadan sorgulamadan yayınlayan pulumur.org sitesi, hakkımızda başlığında şu ilkesini yazıyor. “ Haber, yorumlarımızda dile özen göstermek, insanı incitmemek ve dürüst davranmak önceliklerimizdir. Doğrultamadığımız haberlere yer vermemek, olası yanlışları anında düzeltmek, ve gerektiğinde özür dilemek, ödün veremeyeceğimiz yayın ilkelerindendir.” Yazının altına yorum yazan Nadir adlı okurunuzda soruyor. İsmet Kemal Karadayı’nın eşi ve çocukları hayatta değil mi? Bunlar onlara sorularak teyit edilemez miydi? Ben de aynısını soruyorum ve yukarıda açıkladığınız yayın ilkeniz (namusunuz) doğrultusunda cevabımın virgülüne dokunmadan yayınlamanızı bekliyorum. Ya iddialarınızı ispat edersiniz, ya da yayın ilkelerinizin gereğini yerine getirerek benden özür dilersiniz. Sayın Hasan Canerik, yalancılıkla itham ettiğin bu satırların yazarının en nefret ettiği yalan ve yalancılardır. İbrahim Kaypakkaya katledilmeden evimizde kalırken O’nun Kemalizm eleştirisi yazdığını fark edince yoğun tartışmalara girdikten sonra uyanmış ve içindeki Kemalizm sevgisi tersine dönüşmüş biridir. 1972 yılından itibaren zorunlu kimlik bilgileri dışında Tuncelili sözünü kullanmaz, hep her zaman ve her yerde Dersimliyim der ve öyle yazar. 12 Eylül darbesi diktatörü Kenan Evren’in memleketi Manisa ve İlçesi Alaşehir’de elleri titreyerek okuduğu “ bakın, bakın, beni ve arkadaşlarımı öldüreceklermiş. Eğer birimizin kılına helal gelirse içerdekilerin tamamını öldürürüz” cümlesinin geçtiği bildiriyi TİKKO adına kaleme alan üç kişiden biridir. 1982 Anayasasına açıktan kullandığı hayır oyundan bu güne kadar perde arkasına girmeden açıkta oy kullanır. Deniz Gezmiş ile aynı somunu paylaşmış, İbrahim Kaypakkaya ile aynı tastan çorba kaşıklamıştır. Halen sapına kadar Dersimli ve Devrimcidir.

Bu karalamaları yapan Tuncelili Hasan Canerik bey. Benim ne Pülümürlülere, ne de sevip saydığım, uzun yıllar abe-kardeş ilişkisi yaşadığım dostum İsmet Kemal Karadayı’a zarar verme düşüncem olmaz, olamaz. Şimdiki devrimci görevimi öncelikli olarak Dersimcilik ve Alevicilik olarak önceliyor ve önemsiyorum. Nedenini, nasılını merak edenler yukarıda linki verilen web sayfamda görebilirler.

Böyle yapmayın. Ayıptır, zulümdür, günahtır. İnsaf yahu! Edep yahu!…

MEHMET YÜREK

Dersimli Çoban

[i] Genelkurmay Belgelerinde Kürt isyanlar-2, kaynak yayınları.1992. 2.baskı. s.14

[ii] Age. s. 22

Büyük Krallar-1 BÜYÜK İSKENDER

Büyük İskender
Jona LenderingKRONİK KİTAP

“İnsanları dar kafalıların yaptığı gibi barbarlar veya Yunanlılar diye ayırmam hiçbir zaman, kökenleri ya da ırkları beni ilgilendirmez. Benim için önemli olan erdemdir. Gözümde her iyi yabancı, bir Yunanlıdır; her kötü yunanlı da bir barbardan beter olan kişidir.” Büyük İskender.[1]

40 Yıl önce okuduğum bir İskender kitabı çok ilgimi çekti. İlgim de merakımı artırdı. Giderek İskender okumaları ve araştırmalarına yoğunlaştım. Benim doğup yetiştiğim Kızılbaş Alevilerin Dersim coğrafyasında dedeler dua ederken İskender-i Zulkarneyn diye dua ediyorlardı.

Nedir, kimdir bu İskender?

Dersimle Alevilikle ilişkisi nedir?

İskender kendisinden 1000 yıl sonra doğan İslam Peygamberi’ne gelen vahiye ve Kutsal Kitabı Kur’an’a nasıl girmişti?

Evet aklımı karıştıran bu ve benzeri sorular arttıkça bende İskender’in yaşamını, savaşlarını, ahlakını ve eğitimi karıştırdım.

Gördüm ki; İskender’i büyük yapan kılıcından önce öğrenme hevesi, çabası, aklı ve yüreği imiş.

Küçük yaşta babası Kral Filip tarafından o günün ve hatta günümüzün de en büyük filozoflarından olan Aristoteles’e eğitimi için teslim etmiş. Azimli, hırslı ve gayretli olan İskender, daha çocuk yaşta iken; “ben önce dünyadaki tüm bilgiye, sonra da dünyanın tamamına sahip olacağım” demiş.

Ve düşünceleriyle dünyayı fetheden ADAM, kılıcıyla dünyayı fethedecek adamı eğitmeye başlamış. Unutulmamalıdır ki; Aristo Platon’un, Platon’da Sokrates’in öğrencisidir. Böylece gelmiş geçmiş bu üç büyük dünya akıl ve bilgi devlerinin yüksek ışığıyla ışınlanmış İskender.

İskender merakım İskender okumalarıyla yoğunlaştı. Yaşayan en büyük İskender uzmanlarından İtalyan asıllı Prof Valerio Massimo Manfredi’nin üç ciltlik Büyük İskender (Can Yayınlar) kitaplarını okudum. 1990 yıllarının başında Avustralya Melbrön Üniversitesinde misafir profösör iken aynı Üniversitede Doçent olan Sivas’lı Alevi bir arkadaş sayesinde iletişim kurdum. (bu iletişimi kurmamı sağlayan Salman Kaya’nın akrabası Bekir Kaya’ya minnet ve şükranlarımı sunuyorum)

2000 Yılı başında İskender filmi İstanbul’daki sinemalarda gösterime girince Marmaris’ten kalkıp bu film için İstanbul’a gittim. O günlerde İstanbul Fenerbahçe Orduevinde asker olan yeğenim Baver Yürek’e de izin alarak beraber izledik. (Yönetmen Oliver Stone ,Oyuncular: Colin Farrell, Angelina Jolie, Val Kilmer.)

Daha sonra Droysen’in 3 ciltlik Büyük İskender’ini (sosyal yayınları) okudum. Uzatmayayım halen kütüphanemde 40 kadar okuduğum iskender kitabı var. Ama ben burada en fazla bir kitaptan söz edeceğim. Harold Lamb’ın MAKEDONYALI İSKENDER, “Kralın Dünyanın sonuna yolculuğu” alt başlıklı kitabından bahsedeceğim.

Çünkü Harold Lamb’ın çalışması tamamen İskender ile beraber olayları, savaşları 8- 10 yıl boyunca yaşayan, hatta bazıları Aristo eğitiminde öğrenci arkadaşlarıyken sonrada onunla beraber ordu komutanlığı yapanların günümüze kadar ulaşabilmiş günlüklerine dayanıyor. Bu kitabın büyük kısmı değişik kişiler tarafından savaş sırasında yazılan notlardan aktarılmıştır.

  Büyük İskender
Harold LambYURT KİTAP YAYIN

”İnsan doğru olanı takip etmek için gayret göstermelidir, belirlenmiş olanı değil.” diyordu öğretmeni Aristo.

Unutmayalım ki, barbarlığın egemen olduğu bir çağdı ve o çağ insanlarının büyük kesimi geçimlerini savaş ekonomisiyle, yağmalarla, haraçlarla (vergi) sağlıyorlardı. Çok azı da üretim ve ticaretle geçiniyordu. “Savaştan sonra barışı sağlamak o savaşı kazanmaktan daha zordur.” Demişti hocası.

Afganistan ve Pakistan’ın kuzeyinde Himalyaların kar ve buzla kaplı kalesinde zorlu bir milletle karşılaşmıştı. Gerilla savaşı veren bu halk kartal yuvasına benzeyen yüksek dağ zirvesinde ki bir kalede yaşıyordu. İskender’in tüm vaadlerine ve iyi niyet çağırılarına rağmen teslim olmuyorlardı. Biz yönetilmeye değil, yönetmeye alışkınız diyorlardı. Zerdüşti olan bu insanlar, biz hiçbir tanrının putu önünde diz çökmeyiz diyorlardı. O anda İskender’in aklına hocası Aristo’nun, “İnsanların yaşadıkları coğrafyaya göre şekillendiklerini ve yaşadıkları coğrafyada verdikleri hayat mücadelesinin de ruhlarına asalet kazandırdığını söylediği”[2] geldi. 7 ay süren zorlu kuşatmadan sonra fethettiği bu kaleden karşısına çıkan ‘amazon’ kızı Roksana’yı kendisine ilk eş seçti.

Roksana’yı isim olarak telaffuz ettikçe, kişilik ve karakter yapısı onu bizim Dersimli Ruke veya Dersim’in yiğit devrimcisi Dr. Şivan’ın (Sait Kırmızıtoprak) kızı Ruken ve oğlu Dara’yı (Darius) çağrıştırdı. Madem saygı ve minnetle andığım ve tanışıp sohbet etme şansı yakalıdığım Sait abi bu yazıya karıştı, onu tanımayanlara tanıtmak, unutanlara hatırlatmak için kısaca bahsedeyim. Dr. Şivan’ın iki çocuğu da 1960 -1970 arası doğumlu. O günün Türkiyesinde bırakın bilgisayarı, cep telefonunu fax cihazı dahi yok. İskender çevirileri henüz doğru düzgün yapılmamış. Dr Şivan dünyanın kurulan ilk en büyük imparatorluğunun kralının adını oğluna Dara (Dariyus) olarak nasıl verdi? Yine dünyanın ikinci büyük imparatorluğu ve ikinci büyük kralı Büyük İskender’in eşinin adını Ruken (Roksana) olarak kızına verdi. Ruke, Ruken bayan ismi olarak Dersim’de bolca var. Ama geleneksel olarak veriliyor. Neyse Dr. Şivan’ı size kısaca tanıtmak istedim ama baktım ki, bu büyük ADAM’ı kısa tanıtmanın olanağı yok. Vaz geçtim ve bu makaleyi takiben O’na yakışan bir Dr. Şivan yazısı yazacağım. Çünkü bazı yazarların Kürtlerin Che Guaverası dedikleri, benimde Dersim’den çıkan son Büyük Darius ve/ya Büyük İskender dediğim Dr. Şivan detaylı yazılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Evet, yeniden döndük konumuz İskender’e. Bu yüksek dağ zirvelerinde güç bela ele geçirdikleri bu mecusi dağlılar; “Yunanlı bilginler ve Kaldeli matematikçilerle  yaptıkları bilgi alışverişlerinde onları şaşkına dönüştürüyorlardı. Bu dağlıların sahip oldukları engin bilgi birikimi karşısında kendilerini geri kafalılar olarak görmeye başladılar. Ayrıca Yunan ve Pers dillerinin benzirliğini de fark ettiler.”[3]

Tabiri caizse şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere. Yukarıda Büyük İskender ve beraberindeki Yunanlı bilginleri bilgileriyle şaşırtan bu coğrafyaya günümüzde Bedahşan bölgesi deniliyor. Afganıstan’ın kuzeyi, kısmen Pakistan’nın kuzeyi ve ağırlıklı olarak Tacıkistan’da bulunuyor. Doğusunda Çin var.

Büyük İskender’den 2440 yıl sonra akıllı ve yiğit bir Anadolu kadını Dr. Zahide AY (Konya, N. Erbakan Ün. Sosyal ve beşeri Bilimler Fakültesi, Tarih Bölümü Öğrt. Üyesi) yalnız başına defalarca buralara gidiyor. Araştırmalar yapıyor, kitaplar yazıyor. Çocuklarımdan da küçük olan elleri öpülesi günümüzün amazonu bu büyük kadın bize ışık tutuyor. Bu konuların yaşayan en büyüğü olan Prf. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın akademik ışığında aydınlanmış ve pişmiş. Aynı yıllarda (2005/2006) benim bir erkek olarak korku ve ürkerek gezdiğim Orta Asya coğrafyasındaki zorlukları bilen biri olarak söyleyebilirim ki, çok istememe rağmen Bedahşan bölgesine gitmeye cesaret edemedim. Ancak tesadüfler bir yılı aşkın süredir yatalak anneme bakıcılık yapan bu bölgeden bir kadının evimize girmesi ve eşinin ve kızının ziyaretlerine gelmesinden sonra cesaretlenerek bu önümüzdeki yaz gitmeyi planlıyorum.

 

Nasır-ı Hüsrev ve Sonrasında Bedahşan İsmailileri (10.-15. Yüzyıllar)

Doç. Dr. Zahide AyTARİH VAKFI YURT YAYINLARI

 

Zahide Ay’ın bu çalışmasını[4] okuyunca İskender’in evlilik yaptığı Roksana’nın bizim köydeki Ruke ile Dr. Şivan’ın kızı Ruken’in aynı kişiler olduklarını görüyorum. Yüksek akıl, temiz yürek ve yüce ruhlarıyla gürül, gürül Anadoluya akarak aydınlatan Mevlanaların, Şemsi Tebrizi, Hünkar Bektaşi Veliler, Sarısaltuklar, Yunus, Babailer, Kalenderiler ve Haydariler ve daha nice nice erenlerin pınarına varıyorsunuz. İran’da Hasan Sabbah, Suriye İsmaileri, Mısır’ın Fatimi İsmaileri, Yemen’e Zeydi olarak inenleri, Ege’de Luvi, Trakya’da Bogomil, Batı Avrupada (Fransa, İspanya, iskoçya, İrlanda vd) katharlar olarak anılmış bu halkların serçeşmesine ulaşıyorsunuz.

Zahide Ay’ın bu harika çalışmasından öğreniyoruz ki; “Marco Polo’nun verdiği bilgiye göre bu Bedahşan’lılar soylarını Büyük İskender’e dayandırdıkları ve İskender’ide Muhammed el-Zulkarneyn olarak adlandırdıkları görülmektedir.”[5]

Tüm Anadolu Erenlerinin bağlanmak istendiği Ahmet Yesevi’nin de Bedahşan’dan Türkistan Daisi olarak görevli geldiği belirtilmektedir.[6] Bu bilgi hatalıdır. Çünkü benim birkaç kez gittiğim Hoca Ahmet Yesevi Çimkent (Türkistan) doğumludur. Ancak Ahmet Yesevi’yi araştırırken babasını, annesini ve doğduğu köye giderek ve anne- babasının köyündeki türbelerini resimleyerek gazetem değişimde 2006 da yazdım. Benim yerinde araştırmalarım Ahmet Yesevi’nin değil, atalarının babası ve annesinin Bedahşan’dan geldiklerini gösterdi. Bu Bedahşan ismailileri Hünkar Bektaşı Veliyi, Mevlana’yı, Şemsi Tebrizi’yi İsmaili sayarlar.[7]

 

4- Mehmet Yürek Çimkent’in köyünde Ahmet Yesevi’nin Anne ve Babasının Türbesinde (2006)

Mehmet Yürek Çimkent’te Hz. Hüseyin Vakfında yöneticileriyle (2006)

 

Mehmet Yürek Ahmet Yesevi’nin türbesinde (2006)

Yeni arkeolojik araştırmalar ve özellikle gençlerin yaptıkları doktora ve yüksek lisans tezleri bu konuları giderek daha fazla aydınlatıyor ve aydınlatmaya devam edecek. Erken bir öngörü gibi görülebilir fakat benim araştırmalarımdan gördüğüm; Bedahşan ve Pamir bölgesinde günümüzde yaşayan bu halkın, Makedon kralı Büyük İskender’den iki yüz yıl önce Pers kıralı Büyük Darius tarafından Adadolu’dan Çorum, Amasya, Dersim’den götürüldükleridir. Kaşkaların, İskitlerin (Sakalar), ardılları ve günümüz Dersim Kızılbaşlarının proto ataları olmaları kuvvetle muhtemeldir.

Büyük Darius döneminde (Persler- Ahameniş) ile M.Ö. 550-330 arasında; batıya Avrupa ve Yunan coğrafyasına doğunun; bilgisi, kültürü, dini, dili ve ırkı (evlilikler) geldi. Tapınaklar, manastırlar karıştı, karıştırıldı. Mesafeler kaldırıldı. M.Ö. 330 da da bu kez aynı şey Büyük İskender (Makedon-Yunan) ile bu etkileşim, ekim, karışım ters yönde gerçekleşti. M.Ö 600-550 li yıllarda Perslerle başlayıp İskender (Makedonlar) ve sonrasında Roma ve Bizansla, ondan sonrada Selçuklu ve Osmanlılarla M.S 1900 lere kadar 2500 yıl süresince bu coğrafyadaki halklar karıştılar ve kaynaştılar. Biribirlerini etkiledir ve etkilendiler. Çanakkale boğazını 30-40 bin kişilik orduyla geçen İskender’in ordusu İran coğrafyasına ulaştığında ikiyüz bini savaşçı asker, elli bini de hizmetlilerden olmak üzere ikiyüz elli bin kişiye ulaşmıştı. Hizmetlilerde tarım, ziraat ve hayvancılıkla uğraşanlar, doktorlar, mimarlar, bilginler, ressam, heykeltraş, müzisyen vd. dalların sanatçıları vb leriyle yürüyen şehir gibiydiler. Yunanistan’da yetişen ama İran’da olmayan bir meyve İran’a getirilip yetiştirilirken, İran’da olup da Yunan’da olmayanı da oraya götürülüyordu. İskender’in Orta Asya  dağlarında gördüğü tüylü ve güçlü bir sığır ırkından sürü yaparak Yunanistan gönderdiği bilinmektedir. Aynı şeyler daha önce de Persler tarafından yapılmıştır.

Özetle İskender Tuna, Menderes nehri, Dicle, Fırat, Nil, Ganj, Amuderya, Siriderya arasında 62764 km yol yürüdü. Bu nehirlerin aktığı tüm coğrafyalarda yaşayan; Kelt, Makedon, Yunan, Rum, Ermeni, Alevi, Süryani, Türk, Kürt, Arap, Acem, Pers, Hint, Yahudi vd halklar, savaşarak, sevişerek, ırkları, dinleri, dilleri, kültürleri, doğruları ve yanlışları vb. karıştılar.

İskender günümüz Kızılbaş Alevilerinin proto ataları olan halkın kızı Roksana ile evlenmesiyle diğer komutanlarda yerel halkların kızlarıyla evlilikler yaptı. Arkadaşı Ceraterus Roksana’nın kızkardeşiyle evlenerek İskender’le bacanak oldu. Hephaestion Darius’un küçük kızıyla evlendi. İskender ve komutan arkadaşlarının başlattığı bu hareketle aynı günlerde en az onbin asker doğulu yerel kadınlarla evlendi.[8] Roksana İskender’e bir erkek evlat verdi. İskender’in ölümünden sonra imparatorluk komutan arkadaşları arasında paylaşıldı. Roksana oğlu ile birlikte Makedonya’ya İskender’in annesi Olimpiya’ın yanına gitti. İskender’in oğlu 12 yaşına geldiğinde (M.Ö.310) Antipater’in İskender’e düşman olan oğlu Cassander iyice yaşlanmış olan Olimpiya’yı, torununu ve oğlunu kendi elleriyle boğdu. Çünkü emir vermesine rağmen hiçbir askeri bu işi yapmadı ve yapamadı.[9]

İskender bu 8 yıllık seferleri süresinde bizim İskenderun’umuzdan başlayarak 13 ü kendi adıyla (İskenderiye) olmak üzere yetmişe yakın yeni şehir inşa ettirdi. Bunlardan çok azı günümüze kadar gelebildi. Dünya bilim, ilim, bilgi başkenti olarak kurduğu İskenderi’ye İslam gelinceye kadar Dünya bilim ve bilgi başkentliğini Atına’nın elinden almıştı. İskender’den sonra Mısır kralı olan üvey kardeşi ve ordu komutanı Ptolemy İskenderiye kütüphanesini sağlam temeller üzerinde güçlendirerek yüzyıllarca dünyayı aydınlatmasını sağladı. Yeryezünün tüm ölçümünü yapmaya çalışan Eratoshenes, geometrinin babası Öklid, coğrafyacılar, ünlü matematikçiler, Arşimet vb birçok bilim adamının hepsi çalışmalarını İskenderiye bilim merkezli yürütüyorlardı. Bu ekolün önemli devamcılarından öncü Alevi kadın Hipatiya’yı bir önceki makalede yazmıştım. (https://www.dersimcobani.com/hipatiya-hypatia/) linki tıklayarak okuyabilirsiniz.

Günümüzden 2500 yıl önce iki büyük adam (Darius ve İskender) tüm dünya halklarını tek bir devlet (imparatorluk) altında toplayarak yönetmeye kalktılar. Önemli mesafeler kaydettiler. Eksileri-artıları, günahları- sevapları, yanlışları- doğrularıyla insanlığa büyük izler bıraktılar. Onlarca din ve 72 ırka mensup milleti tek yönetime sokan bu krallar insanların dinlerine, dillerine, kültürlerine, örf ve adetlerine karışmadılar. Yönetimleririnde ödün vermedikleri tek şey; hak, hakkaniyet, doğruluk üzerine kurmaya çalıştıkları siyasi yönetim tarzıydı. Herkes bu yönetim tarzına uymakla mükellefti. Darius ve İskenderle 2500 yıl önce başlayan bu yönetim anlayışı yüz yıl önceki Osmanlı’ya kadar değişik yönetimlerce devam etti. Osmanlı’nın çökerek tarihten silinmesinin baş sorumlusu İttihatçılar Osmanlı’dan bakiye kalan bu topraklarda kurdukları devlette yukarıdaki anlayışın tam tersini yaptılar. Ne yazıktır ki, bu anlayış hala günümüzde de devam ettirilmeye çalışılıyor.

Nedir bu İT (İttihat Terakki) anlayışı? Onlarca din ve inancı, 72 ırktan oluşan halkları red ve inkar etmek. İkna ederek (asimile), direnenleri imha ederek, tek ırk(Türk), tek din (İslam), tek mezhep (Hanifi-Sünni) yapmak. Bu halkaları ikna (asimile) ve imha etmede büyük başarı da elde ettiler. Ama yüz yıldır tüm çabalarına rağmen Kürt ve Kırmanç (Zaza) iki halkı ikna ve imha edemiyorlar. Kırmanç Alevi Kızılbaşları din konusunda, Kürtler ise dinde birleşmelerine rağmen ırklarından vazgeçmeyip Türkleşmeye direniyorlar. Yüz yıldır kanlı savaşlara, acılara neden olan bu sakat ırkçı İT anlayışı halen devam ediyor.

Bundan 2650 yıl önce bu topraklara bu cağrafyadaki halkları yöneten iki büyük kral Darius ve İskender kurdukları yönetimlerde halkların, dinlerine, dillerine, inanç ve kültürlerine karışmıyorlardı. Halklar kendiliğinden karışıyor, kaynaşıyor, kardeşleşiyor, etkiliyor ve etkileniyorlardı. Batının Zeus’u, Mısır’ın Hermes’i, Doğunun Ahura Mazda’sı, Orta Asya’nın Kam’ı (Şaman) ve Hintlilerin Buda’sı nıda karıştırıp kaynaştırıp kardeşleştiriyorlardı.

2650 Yıl devam eden bu özgün, özel ve güzel yönetim anlayışı bundan 100 yıl önce bizim İT’lerin İT’çi anlayışıyla bozuldu. Dünyada olmayan ve hiç var olmamış Türk diye bir ırk uydurdular. Olmayan adressiz halka Türk tarihi uydurdular. Tarihi yapanlar susturuldular. Tarihi yazanlar yalan ve yanlışlarını tarih olarak dayattılar. Herkesi Türk, Müslüman, Hanefi-Sünni yapma faşizmi değişik versiyonlarla günümüzde de hala devam ediyor.

Bu anlayış yok edilmedikçe var olamıyoruz.[i]

 

 

[1] Büyük İskender. Ali Murat Seymen, Maviçatı y. 2017. S,132

[2] Harold Lamb, MAKEDONYALI İSKENDER. Parola Y. 2014. S,289

[3] Age. S, 295

[4] AY, Zahide. NASIR-I HÜSREV VE SONRASINDA BEDAHŞAN İSMAİLİLERİ. (10.15. YY) Tarih Vakfı Yurt Y. 1. Basım-2014

[5] AY Zahide. Age. s, 5

[6] Age. s,15

[7] Age. s,8

[8] Harold Lamb, MAKEDONYALI İSKENDER. Parola Y. 2014. S,447-448

[9] Age. s,474

[i] Bu makaleyi takiben Dünyanın ilk büyük kralı Darius’ u yazdıktan sonra Türkler konusunu yazacağım.